SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2014 Perşembe

TÜRK GÖZ DOKTORUNUN ÜSTÜN BAŞARISI



Almanya’da iki yılda bir düzenlenen ‘Dr. Georg’ ödülünü geçen yıl Türk asıllı doktor  Harun Akgül kazandı.
Alman göz doktoru Fritz  Georg tarafından 1960 yılında kurulan Doktor  Georg Körler Vakfı adına düzenlenen  bu ödül , göz cerrahisi  konusunda çalışmalar yapan başarılı doktorlara veriliyor. Almanya'nın prestijli ödülleri arasında yer alan Dr. Georg ödülü uluslararası ortamlarda da   tanınıyor.
Dr. Harun Akgül Malatya kökenli ve  Almanya çalışmak amacıyla gitmiş bir ailenin çocuğu. Almanya'nın Walldorf kasabasında doğup büyüdü.  Heidelberg Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra göz hastalıkları konusunda uzmanlık eğitimini  tamamlayarak  göz doktoru oldu. Neden göz doktorluğunu seçtiği konusunda kendisine yöneltilen bir soruyu ‘Gözün mükemmel ötesi bir organ olması nedeniyle ihtisasımı bu konuda yaptım. Benim başarımda önemli olan azimdir. Ben yabancıyım, önümü keserler diye hiçbir zaman  düşünmedim ve yılmadım. Çalıştıktan sonra başarı geliyor. Amacım yurt dışındaki  insanlarımıza hizmet etmek, onlara yardımcı  olmak. Bu  amaçla   Almanya’nın Köln şehrinde özel bir klinik açmayı düşünüyorum ' diye yanıtladı.

                             23 gram ağırlığında  bir  alet
Bu gün 32 yaşında olan Dr. Harun Akgül , Essen Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları  Kliniği'nde yedi yıldan beri başhekim yardımcısı  olarak çalışıyor. Akgül göz tümörleri üzerine yaptığı çalışmaları ile tüm dünyada tanınıyor. Bu ödül  kendisine  özel  çabalarıyla geliştirdiği  23 gram ağırlığında, çift başlı olarak tasarlanmış bir alet nedeniyle verildi. Bu alet  göz tümörlü hastaların   gözüne  zarar vermeden parça yani biyopsi almaya yarıyor.  Akgül, yakında açıklayacağı ve   lazerle göz hastalıklarının tedavileri  konusunda başka çalışmaları da olduğunu ifade etti.

                       Ödül ilk kez göçmen bir doktora verildi
 Dr. Akgül, Ren-Vestfalen Göz Doktorları Birliği (RWA) tarafından Bonn'daki Maritim Oteli'nde 172.'si düzenlenen seminerde 10 bin Euro değerindeki ödülünü RWA Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Scheider'in elinden aldı. Ödülden ötürü mutluluğunu dile getiren Dr. Akgül, “İlk kez göçmen kökenli bir doktora verilen bu ödülünden dolayı  büyük mutluluk duydum. Bana destek veren ailem ve hastanedeki çalışma arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Aldığım bu başarını Türk gençlerine de örnek olmasını isterim” dedi. Ödül töreninde Türk doktorun ailesinin yanı sıra Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa ve Niederrhein TürkAkademisyenler Birliği Başkanı Davut Karapınar da hazır bulundu. Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa'da Harun Akgül'ün konuşmasından çok duygulandığını ve Akgül gibi başarılı Türkleri toplumun tanımasının önemli olduğunu belirtti. Göçmen bir ailenin çocuğu olarak Dr. Akgül'ün elde ettiği başarının önemini vurgulayan Basa, gençlerin Akgül'ü örnek alarak eğitime daha fazla önem vermelerini istedi.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

MELANKOLİ





Düşünme akışının birden kesilmesi , sıkıntı, mutsuzluk , kötü düşüncelerin yarattığı karamsarlık ile karakterize derin depresyon durumuna melankoli veya melankolik depresyon ismi verilir. Halk arasında toplumdan kaçıp,içine kapanma hali olarak bilinmesine karşın aslında ciddi ve tedavi edilebilen bir hastalıktır. İnsan beyninde kalıtsal olduğu düşünülen bir takım kimyasal değişikler sonucunda ortaya çıkar. Başlangıcı oldukça sinsi olup ilk dikkat çeken bulgusu mizaç ve karakter değişikliğidir. Kişi eskiye göre  daha hassas olup, en ufak olaylar karşısında saatlerce ağlamakta ,normal hareketlerinde ise  belirgin bir yavaşlama göze çarpmaktadır. Günlük işlerini ihmal etmeye başlar. Çalışma hayatında verimi hızla düşer. Uykusuzluk ve iştah kaybı tüm olgularda görülen değişmez bir bulgudur. Baş ağrısı, kabızlık, ellerde titreme ve kilo kaybı sık rastlanan diğer belirtilerdir. Tüm yaşantısını korku ve endişe sardığı zaman melankolinin tamamen yerleştiği söylenebilir.

                                       HASTALARIN   GÖRÜNTÜSÜ
Hastaların karakteristik bir yüz ifadesi ve görünümü  vardır. Vücudu ve başı öne doğru eğik  omuzları düşük, gözleri sürekli  yere dikilidir. Yavaş hareket eder. Az konuşur sesi kısıktır. Sesinin  zorlukla çıktığı bile  düşünülebilir. Çoğu kere ne dediğini anlamak güçtür. Yüzünde pek mimik görülmez. Genellikle iki kaşının arasında omega harfine benzer bir kırışıklık vardır. Melankolik kişi hareket etmek istediği halde gerekli enerjiyi kendisinde bulamadığı için hareketsizdir.

                                  KORKULAN  TEPKİ = İNTİHAR
Melankoliklerdeki intihar arzusunun üzerinde özellikle durmak gerekir. Eğer kendi kendisini  şuçlama şeklinde de  bir düşüncesi varsa intihar  kendisini cezalandırmadır.Kişi kendisini suçlu ve işe yaramaz  hisseder.Ailesine  yük olduğunu düşünmektedir.Kimse tarafından sevilmediğini ve yaşamının gereksiz olduğu inanır.İntihar arzusu oluşunca bunu  çevreye hissettirilmez. Fırsat bulunduğu anda ise bunu gerçekleştirir. Bu nedenle fikir oluştumu intihara engel olmak son derece güç hatta imkansızdır. İntihar için çeşitli araçlar kullanılır. En sık görülen kendini asma şeklinde olandır. Diğerleri ilaç ve çeşitli zehirlerdir.
                
                                ÇOK ESKİDEN TANIMLANMIŞTI                              
Eski zamanlardan beri bilinen bu hastalığı Aristotales doğaları gereği bu tür   yaşam tarzını seçenleri melankolik olarak kabul edilmemesi gerektiğini söyler. Hipokrat  melankolik hastaların kendi dünyaları içerisinde acıdan kıvrandıklarından bahseder. Ünlü Alman filozofu Nietzsche ise melankoliklerin herkes gibi yaşamak istemediklerini gözlemiş. Ona göre bu tür hastalar içsel kuvvetlerini kaybetmiş olan kişilerdir.

                                           TEDAVİ
Melankolik hastaların  tedavisinin  psikiyatri kliniklerinde yapılmalıdır. Ayaktan tedavi ile şifa bulması zor hatta imkansız olduğundan hastanın bir müddet  hastanede  yatırılması şarttır. İlk önlenmesi gereken intihar dürtüsüdür. Diğer taraftan kişilerde oluşan gıda reddi ciddi  bir  beslenme problemini de beraber getirir. Buda  hastane ortamında çözülmesi gereken  bir sorundur. İlaç tedavisinin  doktor  kontrolunda ve sürekli izlenerek yapılması hasta için faydalıdır. İlaç tedavisinde dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi de intiharın önlenmesidir. Çünkü melankolik hastalarda ilaç tedavisinin sağladığı iyilik hastanın intihar düşüncesinin artmasına neden olur. Bu nedenle  iyileşme dönemlerinde  çok dikkatli olarak gözlenmelidir.



1 Ağustos 2014 Cuma

TÜMÖRLERİN BELİRLENMESİNDE KAN ANALİZLERİ

Tümör belirleyicileri  veya diğer isimleriyle  markerler organizmada  tümör dokusunun  varlığında  kanda saptanan  çeşitli biyokimyasal parametrelerdir. Bu markerler  ya tümör dokusundan salgılanır veya onun  neden olduğu metabolik değişimler sonucunda oluşurlar. Saptanan  yüksek  değerler  genellikle malign bir oluşumun ( kanserin ) göstergesidir. Yaklaşık bir saat sonra sonucunu alabileceğiniz bu analizleri yılda bir kere baktırmanızı tavsiye ederim.

                            Başlıca tümör belirleyicileri

CEA  ( Karsino Embriyojenik Antijen ) :  İyi tanımlanmış bir tümör belirleyicisidir. İlk olarak kalın bağırsak kanseri olan bir hastanın serumundan izole edilmiştir. Günümüzde başta bağırsak kanseri olmak üzere sindirim sisteminin tüm kanser olgularında, rahim kanserleriyle bazı  akciğer kanserlerinin erken teşhisinde faydalı bir teşhis aracıdır. 
Analiz sonucunda sigara kullanan kişilerde kısmi bir yükseklik görülür. Bu nedenle analizden önce sigara içilip içilmediğinin bilinmesi normal değerlerin saptanması açısından çok önemlidir.

CA 125  :  Kadınların kan analizlerinde   rahim,  yumurtalık ve fallop tüplerinin kanserlerinde yüksek olarak seyreder. Erkeklerde bakılması anlamlı değildir.

CA 19.9 : Genellikle sindirim sisteminin kanserlerinde  yüksek değerler saptanır. Yemek borusu, bağırsak, pankreas ve mide tümörlerin saptanmasında veya hastalığın izlenmesi sırasında kullanılan değerli bir tümör belirleyicidir.

CA 15.3 :  Kadın ve erkeklerde meme kanserlerinin saptanmasında faydalanılan kan testidir. Bu tahlil yapılacaksa önce kan alınmalı daha sonra meme muayenesi yapılmalı, analizi yaptıracak olanın son iki gün sıkı sütyen giymemesi gereklidir.

AFP : (Alfa Feto Protein ) Anne karnındaki bebeklerin karaciğerinden imal edilen  bir proteindir. Bebekten anneye geçebildiğinden hamilelikte yüksek değerlerdedir. Hamilelikte ölçümlerinde normal değerlerin belirlenmesi için hamilelik haftasının da bilinmesi gerekir. AFP’nin hamiler de beklenenden yüksek çıkması bebekte  bir anomali olduğunun bir göstergesi olabildiğinden bu tür bulgularda ileri tetkik gereklidir. Erişkinde yüksek çıkması erkeklerde testis, kadınlarda ise yumurtalık kanserinin bir göstergesi olabileceği bilinmelidir.

PSA  : ( Prostata spesifik antijen )  Prostat hücrelerinden salgılandıktan sonra kana geçen protein yapısında olan bir tümör belirleyicidir. Prostata özgü iltihabi hastalıklarda serumda az miktarda yükseldiği gözlenmiştir. Prostat kanserinde ise  çok yüksektir. Normalin on mislinden yüksek olan değerler prostat kanseri tanısı koymak için yeterlidir. Kanda serbest ve bağlı olmak üzere iki şekilde bulunur. Serbest PSA / Total PSA oranının 0.25 ten düşük, özellikle 0.10 dan küçük olması prostat kanseri tanısı için bir ipucu verir.

KALSİTONİN : Tiroit bezinin hücrelerinde sentez edilen bir hormondur. Kemik dokusuna etki ederek kalsiyumun kemik tarafından tutulmasını sağlar. Tiroit kanserlerinde   kan değeri yüksek olarak saptanır. Ameliyat olmuş hastalarda kalsitoninin artmaya devam etmesi tümörün aynı bölgede tekrar oluştuğunun bir göstergesi olarak kabul edilir. 

HCG  :   Normal kişilerde hamilelik sırasında kan ve idrarda yüksek olarak saptanan protein yapısında olan bir hormondur. Hamilelik haftası arttıkça  değerleri yükselir. Hamilelik testi olarak ve hamilelik haftasının belirlenmesinde  kullanılan bir testtir. Bunun haricinde kadınlara ait bazı rahim hastalıklarıyla bu bölgedeki kanserler ile erkeklerde testis tümörlerinde yüksek değerlerdedir. 

31 Temmuz 2014 Perşembe

İNSÜLİN DİRENCİ

Pankreas tarafından salgılanan insülin hormonu organizmada kan şekerini düşüren tek hormondur. Gıdaların sindirim uğradıktan sonra dönüştükleri glukoz organizmanın başlıca enerji kaynağını oluşturur.
Kandaki glukoz düzeyi yükseldikçe , pankreasın kana verdiği insülin miktarında da artış olur.
Glukoz, hücreler tarafından kullanılabilmek için kandan ayrılarak vücut hücrelerinin özellikle kas ve karaciğer hücrelerinin içerisine girmesi gerekir. İnsülin hormonu bu geçişi sağlar. Hücre içerisine giren glukoz burada başlıca hareket olmak üzere organizmanın tüm yaşam enerjisini sağlar.
İnsülin direncinde, hücrelerde insüline duyarsızlık oluşur. Metabolizmanın insüline gereksinmesi olduğundan pankreas daha fazla insülin salgılamak zorunda kalır. Kişinin kan şekeri normal olduğu halde kan insülin seviyeleri gün geçtikçe yükselir. Bu yüksekliğin uzun sürmesi ve önlem alınmaması halinde insülin pankreas hücrelerine zarar vermeye başlar. Yapısı bozulan hücreler yeterince insülin salgılayamaz ve kanda şeker yükselmeye başlar. Bir müddet sonra kişi artık şeker hastasıdır.
Şeker hastalığının oluşumunun yanı sıra insülin hormonunun metabolizmada sürekli yüksek olmasının istenmeyen bir sonucu da kilo alma üzerine olan etkisidir.
İnsülin sürekli yüksek olması iştahın artmasına ve yağ depolanmasını artmasına neden olur. Bunlarda kilo almayı artırıcı ve vermeyi zorlaştırıcı etkenlerdir. Bu nedenle insülin direnci bulunan kişilerin kilo vermeleri oldukça güçtür.
Ülkemizde bir ilaç firmasının desteği ile yapılan 4000 kişi üzerinde Metsar adı altındaki çalışma sonucunda araştırmaya katılanların
yüzde 36 sında obezite bulunduğu saptandı. İki milyon altıyüze elli bin diyabetli bulunan ülkemizde yaklaşık üç milyon kişinin de risk grubu içerisinde bulunduğu düşünülürse insülin direnci analizinin önemi anlaşılıyor. Erken olarak ve de bir şikayet yokken saptanan insülin direnci yaklaşmakta olan şeker hastalığının ilk belirtisi olması açısından önemlidir.
İnsülin direncinin saptanması
İnsülin direnci analizi başlıca parametreleri açlık kan şekeri ile insülin olan bir indekstir. HOMA-IR olarak ta bilinen bu indeksin 2.5 altında olan değerleri negatif olarak kabul edilir. 2.5 üzerindeki değerler insülin direncinin varlığını gösterir.


ŞEKER HASTALIĞI


Şekerli diabet veya tıp deyimiyle diabetes mellitus kanda şeker (glikoz) seviyesinin artışı ile karakterize bir metabolizma hastalığıdır. Hastalığa pankreas bezi tarafından salgılanan insülin hormonunun azlığı veya yokluğu neden olur.
Şeker hastalığı tarihin çok eski zamanlarından beri biliniyordu. Hastalığa diabet ismini 2000 yıl kadar önce Romalı hekim Areteaus vermişti. 1859’ da bu hastalıkta kanda glikoz seviyesinin yükseldiği saptandı. Bundan yaklaşık on yıl kadar sonra ise bu hastalığının nedeninin insülin noksanlığı olduğu görüldü. 1920 li yıllarda ise ilk defa insülin tedavisine başlandı.

Sıklığı : Diabet sık rastlanan bir hastalıktır. Yaş ilerledikçe görülme oranı artar. 55-65 yaş aralığında görülme sıklığı 100 kişide 7-8 civarındadır. Genetik olarak aile fertlerine geçtiği kabul edilir. Anne veya babanın birinde hastalık olmasında çocuklarında diabet olasılığı % 30 , her ikisinde de bulunması halinde ise bu oran % 65 olarak saptanmıştır.

Diabetin belirtileri : Hastalığın üç esas belirtisi vardır. Bunlar çok idrara çıkma ( poliüri), çok yemek yemek ( polifaji) ve su içme ( polidipsi) dir. Kan şekerinin yükselmesi idrara çok miktarda şekerin geçmesine neden olur. İdrara geçen bu şeker kendisi ile birlikte çok miktarda suyu da beraber sürüklediğinden idrar miktarında çoğalmaya neden olur. Dokular arası sıvının yüksek glikoz konsantrasyonu susuzluk hissini uyandırıp çok su içilmesine neden olur. Sürekli idrarla şeker kaybedilmesi nedeniyle enerji gereksinmesi sağlanamadığından diabetli hasta bunu gidermek amacıyla normalden fazla yemek yer. Kişi sürekli olarak halsizdir.Kas spazmları, görme bozuklukları, baş dönmesi ve adet düzensizlikleri sık olarak görülür.Hastalık ilerledikçe kilo kaybı kaçılmaz bir bulgu olarak ortaya çıkar.

Diabetin komplikasyonları: Hastalık tedavi edilmediği taktirde çeşitli ek hastalıklara yol açar. En belirgin olanları damar sistemi üzerinde görülenlerdir. Başlıca etkilenen göz ve böbrek damarlarıdır. Zaman içerisinde çeşitli derecede göz bozukluklarının nedeni olabildiği gibi görme yeteneğinin tamamen kaybolmasına da sebep olabilir. Ayrıca böbrek damarlarında oluşan hasar zaman içerisinde böbrek yetersizliğine dönüşür. Diabetli hastalarda damar sertliği olarak bilinen ateroskleroz’un daha çabuk geliştiği saptanmıştır. Sinir sistemi üzerindeki olumsuz etkileri duyu ve his kaybına yol açar. Bu oluşunca ayakta karıncalaşmalar, düzensiz ağrılar ve refleks azalması gibi şikayetlerle kendisini belli eder. Kanın geç pıhtılaşması, çeşitli deri lezyonları, enfeksiyonlara direncin azalması ve diabet koması tedavi olmamış hastalarda görülebilecek bulgulardır. Gebelik şeker hastalığını ortaya çıkışını kolaylaştırıcı bir faktördür. Bu nedenle hamilelerde diabet araştırılması yapılması gereklidir.

           Şeker hastalığının tanısında kullanılan başlıca testler
Açlık kan şekeri tayini : 8 ile 12 saat arası aç kalındıktan sonra alınan kanda şeker düzeyi 70 – 110 mg/dl arasında olmalıdır. 130 mg/dl üzerindeki değerler ciddi olarak araştırılmalıdır.
Tokluk kan şekeri : Karbonhidratlı bir yemekten iki saat sonra kandaki şeker düzeyidir. İyi çalışan bir pankreas bu sürede kan şekerini açlık sınırları içerisine çeker.
Şeker yükleme : 50,75 veya100 gr şeker verildikten sonra çeşitli zamanlarda bakılan kan şekeri düzeyidir. Hamilelerde genellikle 50 gr yeterli görülür.
Kanda İnsülin düzeyi : Açlık veya tokluk insülin düzeyinin ölçülmesi bu hormon hakkında fikir sahibi olunmasını sağlar.
İdrarda şeker ve keton tayini : Kandaki glikoz düzeyi 180 mg/dl düzeyini geçtikten sonra böbrek eşiğini aşarak idrara geçer. Şeker hastalarında idrarlarında keton görülmesi şeker komasına yaklaşıldığını gösteren bulgulardan bir tanesidir.
HbA1C : Hemoglobin A1C analizi son üç aydaki kandaki şeker düzeyi hakkında bilgi sahibi olunmasını sağladığından tanıda ve tedavinin gidişatını izlemede kullanılan değerli bir testtir.
İdrarda Mikroalbümin : Bir kerede alınan veya 24 saatlik idrarda bakılan mikroalbümin düzeyi bu hastalıktan böbreklerin etkilenip etkilenmediğini gösteren ilk bulgulardan birisidir.


Tedavisi : Diabet hastalığının tedavi edilmesi şarttır. Tedavi edilmediği taktirde komaya kadar gidebilen olumsuzluklar olabildiği gibi karşılaşılan komplikasyonlar kişiyi kaliteli bir yaşam düzeyinden yoksun bırakır. Tedavinin amacı hastanın uygun bir kiloda kalması ve kan şekeri düzeyinin normal sınırlar içerisinde tutulmasıdır. Tedavi sırasında hipoglisemiden de kaçınmak gerekir. Diyabetli kişilere hastalık açık açık anlatılmalı tüm ayrıntılar konusunda bilgi verilmelidir. Hastanın da doktor tarafından belirlenecek özel Diyet’e uyması gerekir. Bu çok önemli bir kuraldır. Hasta yaşantısında şekerli gıdalardan kaçınıp suni tatlandırıcılar kullanmaya alışmalıdır. Bunun haricinde kan şekerini düşürücü etkisi olan ağızdan alınan ilaç , ilerlemiş hastalarda ise insülin tedavisi gereklidir. Böyle durumda hastaya insülin yapmayı da öğretmek gereklidir.

M E L A N K O L İ

Düşünme akışının birden kesilmesi , sıkıntı, mutsuzluk , kötü düşüncelerin yarattığı karamsarlık ile karakterize derin depresyon durumuna melankoli veya melankolik depresyon ismi verilir. Halk arasında toplumdan kaçıp,içine kapanma hali olarak bilinmesine karşın aslında ciddi ve tedavi edilebilen bir hastalıktır. İnsan beyninde kalıtsal olduğu düşünülen bir takım kimyasal değişikler sonucunda ortaya çıkar. Başlangıcı oldukça sinsi olup ilk dikkat çeken bulgusu mizaç ve karakter değişikliğidir. Kişi eskiye göre daha hassas olup, en ufak olaylar karşısında saatlerce ağlamakta ,normal hareketlerinde ise belirgin bir yavaşlama göze çarpmaktadır. Günlük işlerini ihmal etmeye başlar. Çalışma hayatında verimi hızla düşer. Uykusuzluk ve iştah kaybı tüm olgularda görülen değişmez bir bulgudur. Baş ağrısı, kabızlık, ellerde titreme ve kilo kaybı sık rastlanan diğer belirtilerdir. Tüm yaşantısını korku ve endişe sardığı zaman melankolinin tamamen yerleştiği söylenebilir.

HASTALARIN GÖRÜNTÜSÜ
Hastaların karakteristik bir yüz ifadesi ve görünümü vardır. Vücudu ve başı öne doğru eğik omuzları düşük, gözleri sürekli yere dikilidir. Yavaş hareket eder. Az konuşur sesi kısıktır. Sesinin zorlukla çıktığı bile düşünülebilir. Çoğu kere ne dediğini anlamak güçtür. Yüzünde pek mimik görülmez. Genellikle iki kaşının arasında omega harfine benzer bir kırışıklık vardır. Melankolik kişi hareket etmek istediği halde gerekli enerjiyi kendisinde bulamadığı için hareketsizdir.

KORKULAN TEPKİ = İNTİHAR
Melankoliklerdeki intihar arzusunun üzerinde özellikle durmak gerekir. Eğer kendi kendisini şuçlama şeklinde de bir düşüncesi varsa intihar kendisini cezalandırmadır.Kişi kendisini suçlu ve işe yaramaz hisseder.Ailesine yük olduğunu düşünmektedir.Kimse tarafından sevilmediğini ve yaşamının gereksiz olduğu inanır.İntihar arzusu oluşunca bunu çevreye hissettirilmez. Fırsat bulunduğu anda ise bunu gerçekleştirir. Bu nedenle fikir oluştumu intihara engel olmak son derece güç hatta imkansızdır. İntihar için çeşitli araçlar kullanılır. En sık görülen kendini asma şeklinde olandır. Diğerleri ilaç ve çeşitli zehirlerdir.
ÇOK ESKİDEN TANIMLANMIŞTI
Eski zamanlardan beri bilinen bu hastalığı Aristotales doğaları gereği bu tür yaşam tarzını seçenleri melankolik olarak kabul edilmemesi gerektiğini söyler. Hipokrat melankolik hastaların kendi dünyaları içerisinde acıdan kıvrandıklarından bahseder. Ünlü Alman filozofu Nietzsche ise melankoliklerin herkes gibi yaşamak istemediklerini gözlemiş. Ona göre bu tür hastalar içsel kuvvetlerini kaybetmiş olan kişilerdir.

TEDAVİ
Melankolik hastaların tedavisinin psikiyatri kliniklerinde yapılmalıdır. Ayaktan tedavi ile şifa bulması zor hatta imkansız olduğundan hastanın bir müddet hastanede yatırılması şarttır. İlk önlenmesi gereken intihar dürtüsüdür. Diğer taraftan kişilerde oluşan gıda reddi ciddi bir beslenme problemini de beraber getirir. Buda hastane ortamında çözülmesi gereken bir sorundur. İlaç tedavisinin doktor kontrolunda ve sürekli izlenerek yapılması hasta için faydalıdır. İlaç tedavisinde dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi de intiharın önlenmesidir. Çünkü melankolik hastalarda ilaç tedavisinin sağladığı iyilik hastanın intihar düşüncesinin artmasına neden olur. Bu nedenle iyileşme dönemlerinde çok dikkatli olarak gözlenmelidir.





Ş İ Z O F R E N İ

Gerçek olmayan düşünceler, hayal görme, ortama adaptasyon noksanlığı ile seyredip kişinin gerçeklerden uzaklaştığı bir akıl hastalığıdır.

Şizofreni kelimesi Yunancada bölünmüş anlamına gelen ‘sizo’ve akıl anlamına gelen ‘ frenos’ sözcüklerinin birleşiminden oluşur. İlk olarak 1833 yılında Benedict Morel tarafından daha çok genç yaşlarda görülmesi üzerine demence precace (erken bunama ) hastalığı olarak tanımlanmıştır.

Yurdumuz da 600000 kadar kişide bu hastalığın varlığı biliniyor. Yavaş ve sinsi olarak başlar. Basit şeklinde sadece olaylara duyarsızlık, çekingenlik, insanlar arası ilişkilerde zayıflama vardır. Hastalık ilerledikçe düşüncede değişiklik, hallüsinasyonlar, olayları değerlendirme yanlışlık, yürüme ve konuşma bozuklukları, bazı hastalarda ise agressif hareketler dikkat çeker.

HASTALARIN İLK ŞİKAYETLERİ

Hasta kendisini genel bir çöküntü içerisinde hissetmektedir. Halsizdir. İş yapmaya gücü yoktur, her zaman yatmak ister. Sürekli canının sıkıldığından bahseder. Bu durumu ’ Hareketlerim yavaşladı,kolumu kaldıracak gücüm yok’ şeklinde ifade eder. Yaşamdan zevk alamamaktadır.

Yabancılık hissi vardır. Aynaya baktığı zamanlarda bile kendisini tanımadığını söyler. Bu his yalnız kendisi için değil tanıdığı başka insanlar içinde geçerlidir.

Konuşurken başkası konuşuyor gibi bir düşüncededir.

Kafasında bir sersemlik vardır.’Ben kimim ?’ gibi sorular son zamanlarda zihnini doldurmaktadır. Bazı zamanlarda olayları bir perdenin arkasından gördüğünü rüya ile gerçeği ayırmada sorun yaşadığından bahseder. Yeni korkuları oluşmaya başlamıştır.Bunların en sık rastlananları ölüm korkusu,yalnız kalma ve karanlık korkusudur.

Öğrenciyse okuldaki başarısının düştüğünden söz edilir. Ders aralarında herkes den uzak tek başına bir köşeye çekilir. Arkadaşlarına ve ailesine karşı zaman zaman hırçın ve saldırgandır.

Bazı kişiler de hastalık yemek yeme alışkanlığının değişikliği veya çeşitli ağrı şikayetleriyle başlayabilir.

HASTALIĞIN OLUŞUMU

Hastalık sıklıkla 18-30 yaşları arasında başlar. Araştırmalar hastalığın oluşmasında kalıtımsal faktörlerin rolü olduğunu göstermektedir . Hastalık belirli bir genle nakledilen beyindeki bazı kimyasal maddelerin ve enzimlerin yetersizliği sonucunda oluşur. Sosyal baskı ve yaşamsal sıkıntı hastalığın oluşturmaz. Ancak var olan hastalığın ortaya çıkmasını hızlandırır.

                İLERLEMİŞ HASTALARDA RASTLANAN BULGULAR

Şizofren hastanın dış görünüşü klinik tablonun şekline ve hastalığın safhalarına göre değişik şekiller gösterir. Genel olarak üstüne başına pek bakmaz. Pis ve dağınık bir görüntüsü vardır. Yüz mimiklerin anlamsızdır. Her şeye olumsuz bakan bir negativizm sık görülür.Davranış ve düşünceleri ilkeldir. Bazı kişilerde konuşma az veya ileri derecede bozulmuş olup tüm vücut kaslarını tutan bir kasılma da görülebilir. Karşısında duran kişinin hareketlerini taklit etmesi sık görülür. Bazen de anlamsız ve gereksiz hareketler yapar. Tedavi edilmemiş hastalarda ses ve duyu halüsinasyonları sık olarak görülür. Sosyal adaptasyon kaybolmuştur. İlerlemiş hastaların manyetik rezonans (MR ) ve pozitron emisyon tomografisi (PET) tetkiklerinde beyinde ufalma ile karakterize bir takım değişiklikler saptanmıştır.

                                                  TEDAVİ

Şizofreni için spesifik ve her hastaya tatbik edilebilen standart bir tedavi yoktur. Doktor tedavisini hasta ile kurduğu diyalog sonucunda belirler. Bu nedenle hastanın bir psikiyatri kliniğine yatırılarak tedavi edilmesi şarttır. Hasta klinik içerisinde yakından ve dikkatle izlenir. Bu arada kişinin hastalığını kabul etmesi ve bir süreliğine yattığı kliniği evi olarak benimsemesi gereklidir. Hasta olduğunu kabul etmeyen ve kliniğe yatmayan veya yattığı halde ‘Benim burada ne işim var?’ diyerek saldırgan davranışlarda bulunan hastaların tedavisi mümkün değildir. Hastaneye yatan hasta tedavisi yapılırken bir oyalantı ile ilgilenmesi sağlanır. Karakalemle resim yapmaya ve kitap okumaya yönlendirmek en çok tercih edilenleridir. Etrafında bulunan diğer hastalarla düzgün diyalog kurması tedavinin gidişatı açısından çok önemlidir. Bilinmelidir ki hastaneden taburcu olduktan sonrada tedavisi devam edecektir. Gerekli olan ilaç kullanımı ve bunların dozajlarının ayarlanması psikiyatri hekimlerini sık sık ziyaret etmesini gerektirecektir. Sosyal hayata yeniden adapte olmasını sağlamak ailenin başlıca görevleri arasındadır. Bu adaptasyon uygulamaları ilaç tedavisi ile birlikte düzenli bir şekilde yapıldığında iyileşme yüzdesi yüksek olmaktadır.

Kanserden korunmak için altın öğütler

1. Sigara içmeyin ve içilen ortamlarda bulunmayın. Sigara Akciğer ve gırtlak kanserlerinin bir numaralı sorumlusudur. Ayrıca sindirim sisteminin tüm organlarıyla mesane ve böbrek dokularında kanser gelişmesini arttırır.
2. Fazla güneşte kalmayın. Deri kanseri dünyada en fazla görülen kanser türlerinden birisidir. Bilindiği gibi özellikle yaz aylarında öğlen saatleri güneş ışıklarının cilde en çok zarar verdikleri zamandır.
3. Vücudunuz da yeni oluşan değişimleri mutlaka doktorunuza danışın. Bunların başlıcaları akıntı, olağan dışı kanama ( özellikle menopoz sonrası), uzun süren kuru öksürük, vücudunuzun her hangi bir yerinde şişlik, idrar zorluğu, iştahsızlık, halsizliktir. Bunlar kötü bir hastalığın ilk belirtileri olabilir.
4. Yıllık sağlık kontrollerinizi mutlaka yaptırın. Bir şikayetiniz olmasada yılda en az bir kere doktorunuza muayene olun. Kan ve idrar analizlerinizi yaptırın. Menopoz döneminde iseniz yılda bir kere mamografi ve smear analizi ile tümör belirleyici kan analizlerinize baktırın.
5.Gıdalarınıza dikkat edin. Hormonlu, GDO ‘lı, tarım ilaçlı, aşırı koruyucu madde ve boya kullanılan gıdalardan kaçının. Tarım ilacı kullanılma olasılığı nedeniyle meyve sebzeleri bol su ile yıkayın. Son kullanma tarihi geçmiş gıdaları kullanmayın. Açıkta satılan gıdaları almayın. Tüp gaz ile pişmiş, yanık etleri, aşırı yağlı ve kalorili gıdaları tüketmeyin. Kızartmalardan ve aşırı tuzdan uzak durun. Fazla turşu ve fast foot tüketmeyin. Yıllarca bekletilmiş kuru gıdaları kullanmayın. Kızartma yağlarını tekrar kullanmayın. Lifli gıdalar ile bol meyve ve sebze tüketin. Kilo almaktan kaçının.
6.Stres, uyku, egzersiz çok önemlidir. Stresli ortamlarda bulunmaktan kaçının. Günlük 6-7 saatlik düzenli uykunuzu ihmal etmeyin. Sürekli uykusuzluk ve stresli ortamlarda bulunmak, bol kafein tüketmek ve hareketsizlik kanser oluşumunu artırır. Mümkün olduğu kadar spor yapmaya gayret edin. Bunlar basit şekliyle yürüyüş , merdiven çıkma dahi olabilir. Yaşamda aktif olun olaylara olumlu bırakın.
7. Bol su için. Bol su ve yeşil çay içmek böbreklerinizin iyi çalışmasını sağlar. Bol miktarda ve çok sıcak içilen içecekler sindirim sisteminize zarar verebilir. Ondan çay ve kahve gibi içecekleri çok sıcak olarak tüketmeyin. Kullandığınız suyun temiz olmasına dikkat edin. Plastik ve pet suları buzlukta dondurmayın. Dondurulduysa tüketmeyin.
8. Giyiminize dikkat edin . Yüzde yüz organik olan pamuk, keten, kenevir ve yünden yapılmış giyim eşyaları kullanın. Petrol bazlı sentetiklerden olan ve içerisinde plastik kullanılmış giyim eşyaları ile kimyasal madde kullanılarak beyazlatılmış giyim eşyalarını kullanmayın.
9. Fazla alkol kullanmayın. Sık alınan alkolun sindirim sistemi ve karaciğer kanserini arttırıcı etkisi olduğu saptanmıştır. Alkol tüketilecekse Kırmızı şarap tercih edilmeli ve bu günde iki kadehi geçmemelidir.

10. Ortam . Mümkün olduğu kadar elektromanyetik alanlarda bulunmayın. Yaşadığınızı ortamı sık sık havalandırın. Havasız, karanlık ve rutubetli ortamlardan ve yoğun çevre kirliliği bulunan ortamlarda yaşamaktan kaçının.

Aşırı şüphecilikle karakterize kişilik bozukluğu P A R A N O Y A

Genellikle ileri yaşlarda ortaya çıkıp kişide karmaşık ruhsal düşüncelerin bulunduğu bir hastalıktır. Oluşumunda kalıtımsal ve çevresel faktörlerin rolü olduğu düşünülmektedir.
Paranoyak kişilerin öne sürdüğü varsayımlar konusunda mantıki tartışmaya girmek doğru değildir. Tedavi edilmemiş kişiler kendilerine ait düşünceleri asla değişmez. Kesinlikle hasta olduklarını kabul etmezler. Fazla üzerine varırsanız sizi de"düşman" bellerler. 

Paranoid kişilerde rastlanan bulgular
- Kişi sürekli olarak tedirginlik ve korku içerisinde yaşamını sürdürür.
- Etrafındaki kişilerin onu öldürmek istediğinden şüphelenir.
- Zekasında azalama veya değişim söz konusu değildir.
- Her zaman izlendiğini düşünür. Pencereden baktığında yoldaki kişilerin onu beklediği veya takip ettiği kanısındadır.
- Yiyecek ve içeceklerine zehir katıldığını düşünerek başkasının hazırladığı yemekleri yemez.
- Kişilerin sıradan hareketleri kendisi için olağan üstü anlatımlar ifade edebilir.
- Kafası hep karışık olup,düzenli bir düşünce akışı yoktur.
- Zaman zaman eşinin onu aldattığından şüphelenir. Hatta işine gitmeyip eşini izler.
- Kendisine yönelik gerçek dışı tehlikeler vardır.Bunlardan korunmak için ciddi önlemler alır.
- Hak iddiası paranoyasına kapılanlar tüm zamanlarını mahkemede geçirir. Her konuda ve herkes den davacı olur. Sürekli olarak haklarının gasp edildiğini düşünmektedir.
- Büyüklük paranoyasına kapılanlar kendilerini peygamber veya mehdi olarak görmektedir.
- Keşif paranoyasında kişi ya hayali icatları olduğunu söylemekte veya mevcut buluşların kendisi tarafından keşfedildiğini söylemektedir.


TEDAVİSİ : Paranoya ciddi bir ruhsal hastalık olmasına rağmen tedavisi kolay değildir. Kişilere dürüst olmak gerekir.Otoriter ve kaba tavır hastalığın tedavisini güçleştirir.Bazı ağır hastaların psikiyatri kliniklerinde yatırılarak tedavisi gerekebilir.Günümüzde gelişmiş olan ilaç tedavisinin yanı sıra uzun süreli psikolojik tedavi hastaya fayda sağlar. 

Organlarımızın kendi aralarında haberleşmeleri .. HORMONLARIMIZ


Vücudumuzda hücreler arası iletişimi sağlayan kimyasal maddelere hormon ismi verilir. Hormonlar iç salgı bezi olarak isimlendirilen organlardan salgılanıp, kan dolaşımına katıldıktan sonra, hedefi olan hücrelerdeki metabolik olayları ve kimyasal reaksiyonları düzenleyip hücrelerin büyüme ve salgılama işlevlerini kontrol altında tutarlar.

                        Başlıca Hormonlarımız

Büyüme ( Somatotrop ) Hormonu : Büyüme çağındaki kişilerde etkisi ile tüm vücut organlarının , daha ileri yaşlarda ise bazı doku ve organların büyümesini sağlayan bir hormondur. Büyüme çağında eksikliğinde cücelik, fazla salgılanmasında ise aşırı uzun boy oluşur. Yetişkinde fazlalığında el, ayak,çene ve yüzün belirli kısımlarında kemik büyümelerine neden olur.

FSH ( Folikül Stimülan Hormon ) : Kadınlarda yumurta hücrelerinin olgunlaşmasını sağlar. Erkeklerde ise testislerde sperm hücrelerinin üretimine katkıda bulunur.     Düşük FSH değerlerine yumurtalığın kistik hastalıklarında            ( polikistik over ), adet düzensizliklerinde ve doğum kontrol hapı kullananlarda rastlanır. Yüksek FSH değerlerine menapozda, kadınlarda yumurta üreten hücrelerin(erkeklerde ise testis) yokluğu veya yetersizliğinde görülür.

LH ( Lüteinizan Hormon ) : Kadınlarda yumurtanın gelişmesini ve ovülasyonu ( gelişen yumurta hücresinin yumurtalıktan ayrılmasını ) sağlar. Erkeklerde ise erkeklik hormonlarının oluşmasına katkıda bulunur. LH noksanlığında yumurtlama oluşamaz. Azlığında ise yumurtanın gelişmesi tam olmaz. Yüksek LH düzeyinin yumurtlama mekanizmasına zarar verdiği saptanmıştır.

Prolaktin : Hamililiğin beşinci haftasından itibaren sürekli olarak artarak doğumdan sonra maksimum değerlerine ulaşır. Bu devrede meme dokusuna etki ederek memelerden süt gelmesini sağlar. Prolaktinin yükselmesi adet düzensizliğine ve adet azalmasına neden olabilir. Erkeklerde ise prolaktin yüksekliğinin sperm oluşumunu olumsuz olarak etkilediği bilinmektedir. Ayrıca bazı beyin tümörlerinde kanda yüksek değerlerde bulunur.

Tiroit Hormonları : Tiroit hormonlarının , önemli bazı metabolik olayların düzenlenmesinde, hücrelerin gelişimi ve gıdaların emilimi ile sinir sisteminin düzgün çalışmasında önemli aktiviteleri vardır. Tiroit hormonlarının fazlalığında ellerde titreme, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı terleme, çarpıntı, kilo kaybı ila birlikte konsantrasyon bozukluğu ve fikir dağınıklılığı sık görülen bulgulardır. Bu hormonların yetersiz salgılanmalarında ise adet düzensizliği, metabolizmanın yavaşlaması, soğuğa tahammülsüzlük, kolay yorulma, zeka azalması ile birlikte uykuya eğilimin arttığı görülür. Tiroit bezinin büyümesine guatr denilir. Guatrın nedenlerinden bir tanesinin de tiroit hormonlarının salgılanmasındaki düzensizlik olduğu bilinmektedir.
Tiroit hormonlarının oluşması beyinden salgılanan TSH hormonunun etkisiyle olur. Bu uyarı ile tiroit bezi içerisindeki tiroksin hormonu üç veya dört adet iyot ile birleşerek T3 veya T4 hormonlarını oluşturur. Bu mekanizma ile oluşan T3 ve T4 hormonlarının bir kısmı kanda serbest olarak bulunduğu için bunlara serbest (free ) T3 ve T4 denilir. Kretenizm yeni doğan bebeklerde veya çocukluk döneminde tiroit hormonlarının yetersizliği sonucunda oluşup zeka azlığı ile birlikte fiziksel gelişme bozuklunun bulunduğu önemli bir hastalıktır.

Kortizol : Böbreküstü bezinde oluşan önemli bir hormondur. Kanda kortizol fazlalığı özelikle yüz, ense ve göbek bölgesinde yağ birikimine sebep olur. Kişilerde cinsel istek oldukça azalır. Kadınlarda adet düzensizliği ve yüzde kıllanma dikkat çekicidir. Kortizolun azlığında ise aşırı terleme, iştah kaybı, deride lekeler, halsizlik, kilo kaybı, baş ağrısı ve uyku bozuklukları görülür.

İnsülin : Pankreasta üretilip kana verilen bir hormondur. Karbonhidrat metabolizması üzerine etki ederek kan şekeri düzeyini düşürür. İnsülin hormonunun tam veya kısmi yetersizliğinde kan şekerinin yüksekliği ile karakterize şeker hastalığı ( Diabetes mellitus) oluşur. Bu hastalıkta şeker organizmada tam olarak kullanamadığı için hasta fazla yemek yeme, çok su içme ve çok idrara gitme ihtiyacı hisseder.

Erkek cinsiyet hormonları :Testosteron, Androstenedion ve Dehidroepiandrostenodion (DHEA-DHEAS) hormonları erkek cinsiyet organlarının ve erkek cinsiyet karakterlerinin gelişmesini sağlar. En önemli erkek cinsiyet hormonu olan testosteron erkek eşem hücreleri olan spermatozoidlerin gelişmesini sağlar. Testosteron hormonu kanda proteinlere bağlı olarak taşınabildiği gibi az bir kısmı ise serbest olarak bulunur. Kanda serbest olarak bulunan testosterona serbest veya free testosteron denilir. Bu hormonlar kadınlarda az miktarda sentez edilir. Oluşumlarının artması kadınlarda aşırı kıllanma oluşturur.

Dişi cinsiyet hormonları : Östrojen ve progesteron en önemli dişi cinsiyet hormonlarıdır.
Progesteron : Kadınların yumurtalıklarında oluşur. Menstrüel ( adet ) siklüsünün ikinci yarısında yumurtanın gelişimini sağlayıp, uterusu ( rahmi ) hamilelik için hazır hale getiren bir hormondur. Hamilik oluşmaz ise kandaki seviyesi hızla düşer. Hamilelik oluşursa hamileliğin sonuna kadar seviyesi yüksek olarak devam eder. Kanda düşük düzeydeki progesteron’a yumurtanın gelişememesi ile karakterize düzensiz adet bozukluklarında, hamileliğinde sürekli düşük oluşan kadınlarda ve Turner sendromu olarak bilinen ve kromozon anomalisiyle birlikte adet görememe hali olan kişilerde rastlanır.
Östrojen : Kadınların yumurtalığında üretilen diğer bir hormondur. Adetin oluşmasını, düzenini ve uterusun hamilelik için uygun hale gelmesini sağlar. Cinsel olgunluğun devamlılığı sağlar. Kadın üreme organlarının düzgün çalışması için gerekli olan hormonlardan birisidir. Östrojen hormonunun normalden az üretilmesinde adet düzensizliği sık görülen bir bulgudur.

Beta HCG : Hamilelik ile birlikte anne ile çocuk arasındaki kan alış verişini sağlayan plasenta organı oluşurken salgılanmaya başlayan bir hormondur. Hamilelik oluştuktan 8-9 gün sonra kanda seviyesi yükselmeye başlar. Hamilelik haftasının artmasıyla birlikte kandaki düzeyi hızla artar. Kanda hamilelik testi olarak kullanılabildiği gibi normal hamileliği dış gebelikten ayırt etmek amacıyla da kullanılır. ( Dış gebelikte HCG artışı beklenenden daha düşüktür.)

YENİ VE KORKUNÇ BİR UYUŞTURUCU.. BONZAİ, JAMAİKA, JAMO

2004 yılında Avrupa devletlerinde piyasaya sürülen sentetik bir uyuşturucudur. İlk olarak Jamaika’da sentez edildiği düşünüldüğünden kullanıcılar arasında Jamaika veya kısaca Jamo diye de bilinen bu uyuşturucunun yaygın isimlerinden biriside Bonzai’dir.
Bonzai isimli bitkinin yapraklarına bazı kimyasal maddelerin emdirilmesiyle oluşmuş, esrara benzeyen yeşil renkli bitki kırıntıları görünümündedir.
Güçlü uyuşturucu etkisiyle tanınan bu madde dünyada hızlı bir yayılma göstermiş kısa bir süre sonrada yurdumuza ulaşıp geniş bir kullanıcı çevresi bulmuştur. Kaçakçılık ve organize suçlar müdürlüğü ( KOM ) ülkemizde bonzai’nin ilk olarak 2010 yılında girdiğini belirtiyor. Ülkemize Avrupa ülkeleri, Çin ve KKTC den gelmektedir. KOM ‘un son yayınladığı ayrıntılı raporlarda bu maddeye yönelik olarak 2011 yılı içerisinde toplam 77 operasyon yapıldığı ve 48 kg bonzai ele geçirildiği açıklandı. KOM önümüzdeki yıllarda bu maddenin tüketiminin artabileceğinden bahsediyor.
İlk piyasaya sürüldüğü yıllarda esrar benzeri olarak tanıtılmasına rağmen sentetik olması ve dolayısıyla laboratuvarlarda elde edilmesi nedeniyle esrardan farklı bir maddedir. Esas olarak esrarda, bonzai gibi zararlı ve bundan dolayı kullanımı yasak olan bir maddedir.
Bonzai kullanan kişide halüsinasyonlarla başlayan uyuşturucu etkisi ağız kuruluğu, terleme, nefes almada zorluk, hareketlerde yavaşlama ve zihin bulanıklılığıyla etkisini gösterir. İlk andaki mutluluk kısa bir sürede panik atak şeklinde devam eden bir ölüm korkusuna dönüşür. Çok miktarda alınması halinde ise bad trip denilen ve ölüme kadar giden bir durum ile karşılaşılır. Kişi nefes almada zorluk çekmekte hareketlerinde gittikçe yavaşlama görülmektedir. Bu durumda olduğu görülen bağımlı derhal hastaneye kaldırılmalıdır. Hastaneye götürülmelerine rağmen bad trip durumunda olan kişilerin çoğunu yaşama döndürmek mümkün olamamaktadır.
Bonzai genellikle sigaranın tütününe karıştırılarak içilebildiği gibi dumanının kapalı bir kap içerisinde biriktirildikten sonra nefes yoluyla çekilmesiyle de kullanılabilir. Genellikle esrar ile başlayan uyuşturucu alışkanlığının bir devamı olarak görülür. Buna rağmen ilk defa bonzai kullananlarda bile ölüm meydana gelen vakalar bildirilmiştir. Bonzai’nin alkol ile birlikte kullanılması halinde etkisi daha da artmakta korkulan son olan bad trip durumuna girmeyi kolaylaştırmaktadır. Uzun süre kullananlarda zamanla açlık hissi kaybolduğundan kişi gün geçtikçe zayıflamaktadır. Sürekli halsizlik hissedip hayata küskünlük gözlenir. Uyuşturucuyu kullanmadığı veya bulamadığı zamanlarda saldırgan, kavgacı ve geçimsizdir. Uyuşturucular konusundaki araştırmalarıyla tanınan kimya profesörü John W. Huffman bonzai kullananları hiç anlamadığını tek dozla ölüm olabilen bu uyuşturucuyu kullananların çok düşüncesiz olduklarından bahseder.
Tedavi
Tüm uyuşturucu maddelerde olduğu gibi bonzai kullananların özel bir tedavisi yoktur. İlk olarak ölümü önlemek için tedbirler alınmalıdır. Kişi derhal en yakın sağlık kuruluşunun acil servisine götürülmelidir. Burada rahat nefes alması sağlanmalı, gerekirse akciğer cihazına bağlanarak bu fonksiyonu açık tutulmalıdır. Bağımlının tedavisi sakin bir odada yapılırken kişiye anlayışlı bir yaklaşım şarttır. Aile fertleri tedavi uygulanan bölümün dışında beklemeli ve tedaviye müdahale etmemelidir.
İkinci aşamada kişinin vücudunda bulunan uyuşturucunun ortamdan uzaklaştırılmasına yönelik olarak kişiye serum takviyesi yanında mümkünse bol miktarda su içirilmelidir. Uzun süre uyuşturucu kullanılması, iştah kaybı ve vücudun genel bitkinliği nedeniyle ortaya çıkan metabolik eksikleri giderilmeli tüm bu süre içerisinde kişinin psikolojisinin yüksek tutulması sağlanmalıdır.
Acil tedavi tamamlandıktan sonra kişinin bu bağımlılığından kurtulması için çalışmalar yapılmalıdır. Kişinin bunu gönüllü olarak istemesi ve aile de bu durumu anlayışla karşılaması tedavinin başarısı için şarttır. Evde tedavinin yetersiz olduğu durumlarda özel kliniklerden yardım istenmelidir. Tedavi sonrası kişinin bir iş ile oyalanması sağlanmalı, uyuşturucu kullandığı ortamlardan uzaklaştırılmalıdır.

Bonzai kullanılmasının ölüme kadar giden ciddi sorunlara yol açtığı biliniyor. Kişinin vücuduna zarar veren kimyasal bir madde olduğu her zaman akılda tutulmalıdır. İlk başlarda kurtulması kolaydır. Bonzai ve diğer uyuşturucu kullananlara tavsiyem en kısa sürede bu alışkanlığınızdan kurtulun. Eğer bunu başaramıyorsanız ailenizden ve uyuşturucu ile mücadele derneklerinden ve size an yakın hastaneden yardım isteyiniz. Uyuşturucu maddeler sizin için gerekli değil, bunların olmadığı yaşamınızın daha güzel ve anlamlı olacağına emin olun. 

UYUŞTURUCU ve MADDE BAĞIMLILIĞINDA YANLIŞ BİLİNENLER

Uyuşturucu kullanıyorum. Ceza alacağımdan dolayı tedavi olmak amacıyla bir sağlık kuruluşuna başvurmaya çekiniyorum.
Uyuşturucu kullananlar kendi isteğiyle tedavi olmak amacıyla bir sağlık kuruluşuna baş vurursa ceza almaz. Ayrıca uyuşturucu konusunda cezai işlem uygulanmayan başka durumlarda Türk Ceza Kanunu tarafından belirlenmiştir.
Türk Ceza Kanunun konu ile ilgili 192 maddesi
  1. Uyuşturucu veya uyuşturucu madde imali ve ticareti suçlarına iştirak etmiş olan kişi uyuşturucu saklanan ve imal edilen yerleri bildirir ve bunların yakalanmasını sağlarsa ceza verilmez.
  2. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi bu maddeleri temin ettiği kişileri yetkililere bildirirse ceza verilmez.
  3. Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında savcılıkta soruşturma başlatılmadan önce tedavi olmak için bir sağlık kuruluşuna baş vurursa tedavisine başlanır, ceza verilmez.

Esrar kullanan diğer uyuşturuculara geçmez. Sadece esrar kullanır.
Yapılan çalışmalar ağır uyuşturucu kullananlar ilk deneyimlerini esrar ile yaparlar. Bir müddet esrar kullandıktan sonra diğer uyuşturuculara geçtikleri bilinmektedir.

Uyuşturucu zihni açar.
İlk andaki flash uyarı zamanla kaybolur. Sürekli kullananların zamanla zihni bulanır, karar verme yetenekleri azalarak iş yapamaz duruma gelirler.

Benim çocuğum asla uyuşturucu kullanmaz.
Herkes için risk vardır. Uyuşturucu kullananlar başlangıç deneyimlerini ailelerinden gizli olarak yaparlar.

Ben bağımlı olmam.
Herkes bağımlı olabilir. Kullanan herkeste bu risk vardır.

Bir kere denemek için kullanan bağımlı olmaz.
Bu yanlış bir bilgidir. Herkesin metabolizması farklı olduğundan dışardan aldığınız maddenin sizde nasıl etkili olacağını bilinmez. Bazı kişilerin bir kere kullanmasıyla bağımlılık oluşabilir.

Esrar bir ot olduğu için zararlı değildir.
Esrar bir ot olmasına rağmen bağımlılık yapan bir maddedir. Ayrıca bazı zehirlerin otlardan elde edildiği unutulmamalıdır.

Esrar kullanımın cezası yoktur.
5237 sayılı TCK 191. maddesine göre esrar kullananlar bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Uyuşturucu kullanıyorum. Asla bırakamam. Tedavi olamam
Evet uyuşturucu kullananların tedavisi zordur. Ancak tedavi edilmeyeceği anlamına gelmez. Tedavi olmayı istemek en önemli başlangıçtır. Bunun bilinmesi önemlidir.

İstediğim zaman uyuşturucu kullanırım. İstemediğimde içmem. Asla bağımlı olmam.
Bu uyuşturucuya yeni bağlayanların düşüncesi olup kimse ben içeyim de bağımlı olayım diye düşünmeyeceği kesindir..

Uyuşturucu kullanan kişi sadece kendisine zarar verir
Uyuşturucu kullananlar kendilerine zarar verdikleri gibi topluma da zarar verirler.

Arkadaşlarım kullansa da ben uyuşturucu kullanmam
İlk uyuşturucu deneyimi genellikle arkadaş çevresinde merak, ortama uyma, kendini ispat etme veya arkadaş edinmek için başladığı bilinmektedir.

Bir kere bağımlı olduktan sonra kurtuluş yoktur.
Bağımlılıktan kendi isteği ile kurtulanların tekrar bağımlı hale gelmeleri düşük bir olasılıktır.

Uyuşturucu stresi giderir
Uyuşturucular sadece problemlerle yüzleşmeyi geciktirir. Uzun kullanıldıkları zaman hayata ilgisizlik ve depresyona neden olurlar.





UYUŞTURUCU İLE MÜCADELE GÜNÜ


Dünyada uyuşturucu alışkanlığında sürekli artış olması ve bunun insanlık için büyük bir tehlike oluşturduğu gerçeğinden hareket eden Birleşmiş Milletler genel kurulu 1987 yılında aldığı bir karar ile 26 haziranı uyuşturucu kullanımı ve kaçakçılığı ile mücadele günü olarak ilan etti. Buradaki amaç uyuşturucu kullanımı olmayan temiz bir toplum hedefine ulaşma, uluslar arası alanda eylem ve işbirliğini güçlendirmek ve artık uluslar arası boyutlarda olan uyuşturucu kaçakçılığını önlemektir. 26 Haziranda tüm dünya ülkelerinde bu konu ile ilgili etkinlikler yapılmakta seminer ve konferanslar düzenlenerek yapılabilecek çalışmalar tartışılmaktadır.
Uyuşturucu maddelerin kullanımı ve bağımlılığı ortaya çıkarttığı sonuçlar nedeniyle sadece kullanan kişiyi etkilemeyip, başta yakın çevresi olmak üzere tüm toplumda önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya sağlık örgütü de ( WHO) madde kullanımı ve bağımlılığın dünya çapında bir tehlike olduğunu vurgulayarak önemler almaya yönelik girişimleri desteklemektedir. Uyuşturucu ticaretinden büyük maddi imkanlar sağlayan ve bunun devamlılığı için organize hale gelen suç örgütleriyle mücadele etmek zorunda kalan ülkelerin uluslar arası işbirliğine çok fazla gereksinmeleri vardır.
Sosyoekonomik düzeye, toplumsal değerlere ve diğer bazı etkenlere bağlı olarak etkileri değişebilse de dünya üzerinde uyuşturucunun verdiği zararlardan etkilenmeyen hiçbir toplum yoktur. Gelişmiş ülkeler bu konu ile mücadeleye bilimsel olarak yaklaşıp daha çok maddi imkan ayırabilseler de bu ciddi sorunu tamamen ortadan kaldırma konusunda başarılı olamamışlardır.
Uyuşturucu maddeler arasında en yaygın olanları esrar, extasy , uyuşturucu haplar, morfin ve eroindir.Ülkemiz açısından incelendiğinde ise en sık kullanım alanı bulan güney doğudan getirerek iç piyasaya sürülen esrar dır.Başlıca üretim merkezleri Belçika ve Bulgaristan olan extasy de yasa dışı yollardan ülkemize getirilip   gece kulüplerinde ve barlarda geniş bir kullanıcı kitlesine sunulur.Eroin ise daha çok Afganistan ‘da yetiştirilmekte olan haşhaş bitkisinden elde edilir.
Günümüzde uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadele etmek amacıyla gerek yurt içi ve uluslar arası düzeyde organize çalışmalara gerek duyulmaktadır. Bunun en önemli kısmı ise geniş çaplı bir iletişim ve organizasyon ağının kurulmasıyla sağlanabilir. Bu amaçla ülkemizin 65 ülke ile uyuşturucu takip ve işbirliği anlaşması bulunuyor. Ayrıca düzenlenen uluslar arası toplantılarla bu işbirliğinin arttırılmasına da çalışılmaktadır.

Ülkemizin uyuşturucu ile mücadele konusunda gurur kaynağı
                                                   TADOC

( Turkish internatıonal aganist drugs and organized crime )
(Uyuşturucu ve organize suçlara karşı uluslar arası işbirliği akademisi)

Uyuşturucu kaçakçılığı ve satışının sağladığı büyük maddi imkanlar ve kolay kazanç yolu bu suç örgütlerinin önemli oranda yapılaşmasını ve organize olmasını sağlamıştır. Bunlarla mücadele etmek zorunda kalan ülkeler bir yandan bunlarla her yönde mücadele edebilecek bilinçli ve bilgili personel yetiştirme, diğer yandan da uluslar arası ortak mücadele etkinliklerini arttırma yönünde çalışmalar yapmak zorundadır.
Ülkemizde 90’lı yıllardan itibaren uyuşturucu madde kaçakçılığı ve bu konu ile ilgili organize suçlarla mücadele konusunda önemli başarılar göstermiş ve uluslar arası düzeyde bu konuda yapılan her türlü çalışmayı desteklemiştir.
Dünyada uyuşturucu ile mücadele günü olarak kutlanan 26 haziran 2000 tarihinde Ankara’da ülkemizin ilk uyuşturucu ile mücadele kurum akademisi olan ‘Türkiye Uluslar Arası Uyuşturucu ve Organize suçlarla mücadele akademisi olan TADOC kurulmuştur. Eylül 2000 tarihi itibariyle eğitim programlarını uygulamaya başlayan akademi uyuşturucu madde kullanımı ile mücadele,bu konularla ilgili olarak diğer ülkelerle işbirliğini geliştirme, kaçakçılığın önlenmesi,istihbarat ağını geliştirme ve diğer organize suçlar ortaya çıkarma konusunda bilinçlendirme yapılarak 1.5 yıl süren bir eğitim verilmektedir.Bu akademi uluslar arasında taktir görmüş buradan yetişen uzman personelin özellikle uyuşturucu ile mücadele konusundaki başarıları dünyanın pek çok ülkesinde taktirle karşılanmıştır.


TUBİM ( Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi )


Yurdumuzda madde bağımlılığı ve uyuşturucu ile mücadele çeşitli bakanlıkların sorumluluğu altında olması nedeniyle bir takım karışıklıklar yaşandığı bir gerçektir.  Uyuşturucu kullananların tedavisi Sağlık Bakanlığında, hukuki süreç adalet bakanlığında, kullanan veya satanların belirlenmesi iç işleri bakanlığında, konu hakkında araştırma yapmak ise üniversitelerimizin görevleri içerisinde yer alır.  Ayrıca pek çok özel ve vakıf kuruluşun da uyuşturucu ve madde bağımlılığı konusunda çalışma yapmaktadır. Aynı konuda sıkıntıları olan Avrupa ve Amerika’daki bazı ülkeler ise bu kargaşayı ortadan kaldırmak ve tüm çalışmaların tek merkezden yönetilmesi amacıyla ulusal uyuşturucu izleme merkezleri kurdular. Özellikle 2000 li yıllara gelindiğinde bu merkezlerin sayısında ciddi anlamda artış oldu. Ayrıca uyuşturucu konusundaki bilgilerimizin artmasına karşın toplum üzerindeki olgusu gün geçtikçe değişmekte olduğu da bir gerçek. Tüm bunların yanı sıra Avrupa topluluğu uyum gereği yurdumuzda böyle bir merkezin kurulma gereksinimi gün geçtikçe önem kazandı. Konu ile ilgili çalışmaların 2002 yılında tamamlanmasından sonra başbakanlığa bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzlememe Merkezi (TUBİM ) kuruldu.

BİRİNCİ ULUSAL EYLEM PLANI
TUBİM 2007 yılı içerisinde ‘Uyuşturucu madde bağımlılığı ile mücadelede ulusal politika ve strateji ‘ konulu çalışmayı tamamladı. İlk beş yıl içerisinde uyuşturucu ile mücadelede yapılması gereken eylemleri ve bu projeye katkıda bulunacak bakanlık ve devlet kurumları belirledi. Birinci Ulusal Eylem Planı olarak adlandırılan bu ilk çalışmaların başlıca amacı uyuşturucu ve diğer bağımlılık yapan maddelerin kullanımın azaltılması, topluma verdikleri zararların önlenmesi ve uyuşturucu ile tedavi olanaklarının geliştirilmesidir. Planın diğer ve çok önemli bir kısmını ise uyuşturucu kaçakçılığının önlenmesi amacıyla alınması gerekli olan önlemleri araştırmaktır. Uyuşturucu kullananların rehabilitasyonu ile topluma yeniden kazandırma yöntemleri de bu eylem planı içerisinde ele alındı. Tüm bu çalışmadan ve devletin kurumlarından gelecek uyuşturucu bilgilerin bir arada toplanmasını sağlamak amacıyla gerekli donanım kuruldu ve merkez çalışmalarına başladı.

TUBİM eylem planının öncelikleri
  1. Her türlü uyuşturucu ve alışkanlık yapan maddelerin yurdumuza girişinin önlemek. Bu amaçla gümrük noktalarında özel önlemler alınıp, gerektiğinde mobil müdahale ekipleri oluşturmak. Bu noktalarda görev yapan personele gerekli eğitimi vermek , araç ve gereç yönünden ihtiyaçların sağlamak.
  2. Deniz yoluyla yapılabilecek kaçakçılığı önlemek amacıyla dış ülkelerle bilgi alış verişinde bulunmak.
  3. TUBİM tarafından hazırlanacak raporlar doğrultusunda mevcut yasaların güncel hale getirilmesi için TBMM’de ilgili kurullarda çalışma yapmak.
  4. Bilişim ağı üzerinden yapılan narkotik ve psikotrop madde ticare-tinin önlenmesi için gerekli önlemleri almak. Bu alanda çalışan uluslar arası kurumlardan eğitim desteği sağlamak.
  5. Narko Terör bağlantılarının araştırılması ve bunu önlemeye yönelik çalışmalarda bulunmak.
  6. Yasa dışı madde imalatında kullanılan kimyasalların listesinin hazırlanması. Denetime tabi olmayan ancak uyuşturucu madde imalinde de kullanılan bazı maddelerin sıkı kontrol edilmelerini sağlamak.
  7. Bilindiği gibi uyuşturucuların kimyasal içerikleri ve saflık derecelerinin araştırılması bunların imal yeri hakkında fikir verir. Bunu sağlamak amacıyla kriminal laboratuarlar arasında bir bilgi ağı ve bilgi toplama merkezi kurmak.
  8. Ülke içindeki uyuşturucu sevk noktaları belirlenip, narkotik takip elemanı yetersiz olan illere gerekli takviyeler yapılmasına yardımcı olmak.
  9. Risk gruplarının korunmasına yönelik olarak okullarda ve kurumlarda uyuşturucu ve madde kullanımın zararları konusunda seminerler düzenlenmesi ve toplumun bilinçlendirilmesi amacıyla toplantılar yapmak. Uyuşturucu ile mücadele konusunda çalışma yapan özel kuruluşla yardımcı olmak.
  10. Bağımlı kişilerde ortaya çıkan ruhsal ve sosyal sorunların bilinciyle hareket ederek bu kişileri madde alışkanlığından vaz geçirilmesi ve madde alma isteğinin önlenmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını sağlamak.
  11. Her yıl Brüksel’de yapılan ve Avrupa yıllık uyuşturucu raporu ile bununla mücadele konularını içeren kongreye üst düzeyde katılarak burada alınan kararları ilgili kuruluşlara bildirmek.
  12. Uzman personel ve dedektör köpek eğitimleri için eğitim merkezleri kurmak.
  13. Yıllık istatistiksel bilgilerin değerlendirmek.
  14. Özellikle sokakta yaşayan çocuklara arasında yaygın olan tiner alışkanlığını önlemek için çalışmalar yapmak.
  15. Ulusal yayın yapan televizyonlar, radyolar ile askeri kuruluşlar ve diyanet işleri başkanlığının hazırladığı çeşitli programlarda konunun işlenmesini sağlamak.
  16. Tedavi merkezlerinin sayılarının arttırılması. Mevcut kuruluşların kapasitesinin daha verimli hale getirilmesi ve daha çok kişinin bu merkezlerde tedavisinin sağlamak. Mümkün olan yerlerde ayaktan tedavi merkezlerini faaliyete geçirmek..
  17. Madde bağımlılığı merkezlerinde çalışacak görevlilerin eğitiminin sağlanması için belirli zamanlarda kurslar düzenlemek eğitim süresi sonunda başarılı personele sertifika vermek.
  18. Madde bağımlısı olduğu saptanan tutuklu ve hükümlülerin ayrı bölümlerde psikiyatri uzmanının denetiminde tedavilerine devam etmeleri için gerekli çalışmaları yapmak.
  19. TUBİM tarafından altı ayda bir yayınlanacak bir dergi çıkartarak bunun tüm yurda dağıtılmasını sağlamak.