DOKTOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOKTOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2014 Salı
16 Ağustos 2014 Cumartesi
ALTMIŞ YILLIK DOKTORDU
Yaşı
seksenin üzerinde olan bir doktordan bahsetmek istiyorum. Yaşı gereği yürüme
problemi çektiğinden iki elinde de birer bastonla yürümeye çalışıyor. Yıllar yıpratmış
tabi.. Fakat her sabah hiç bıkmadan ve de yılmadan bu haliyle bile
muayenehanesine gidiyor. Otobüs durağına kadar bu iki bastonuyla zar zor yürüyüp,
belirli yaşın üzerindekilere bedava olan belediye otobüsüne zorlukla ve de mutlaka etraftan
yardım edenlerin gayretleriyle binip, gene başkalarının yardımlarıyla inmeyi
başarıyor. İki bastonun yardımıyla muayenehanesine gidiyor. Muayenehanesine
yıllardır el değmemiş. 1960 lı yıllardan beri sanki hiç değişmemiş. Eski mobilyalar,
bir tıp müzesine konacak kadar eski aletler. Altmış yıllık doktor. Para sorunu
yok. Çocuklarını okutmuş evlendirmiş. Emekli maaşı ve bir çok kira getiren
mülkü var. Hala bu para kazanma hırsı nedir? Onu anlamadım. Konuşmaya
kalksanız, mantıklı konuşmaktan uzak, aklı bir gidiyor, bir geliyor. Kendisinin
sağlıklı olmadığı malum. Ama para kazanma hırsı hiç eksilmemiş. Tabi ondan
fayda ummaya çalışanlarda ayrı konu. Hastalarına nasıl faydalı olacağını bilen
de yok.
7 Ağustos 2014 Perşembe
DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI - 6
Hasta
adam
Bu sözcük ilk olarak Rus İmparatoru 1. Nikola
tarafından kullanıldı. 9 Ocak 1853 tarihin de bir konserden çıkarken sohbet
etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Hamilton Seymour'a Osmanlı
İmparatorluğu için "hasta
adam" terimini kullanır. Aslında yakında dağılıp
parçalanmasını beklediği bu ülkenin
topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu
değerlendirmeyi Londra'ya rapor edince I. Nikola'nın bu sözleri hızla yayıldı.
Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için yakıştırılan "hasta adam" deyimi Avrupalıların
çok hoşuna gitti. Bundan sonra fırsat
buldukça bu terimi kullanmaktan
çekinmediler.
Rus Çarı'nın "hasta" diye ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun
sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya
modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten
de bir türlü kendisini toparlayamıyor zor günler geçiriyordu.
Tavlayı
kim buldu ?
Eski
zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu Pers İmparatoruna, hediye olarak gönderir. Bu yeni oyunu ona
gönderdiğini kendisinin de bir oyun icat ederek ona göndermesini ister.
İran şahı Nevşiyann’de veziri Büzur
Mehir’e yeni bir oyun bulmasını söyler.Çok akıllı olan vezir 10 gün içerisinde tavla
oyununu icat eder. Zaman
kavramından alınan ilhamla tasarlandığı bilinmektedir.Tavlanın içindeki
karşılıklı 6'şar hane 12 ayı temsil eder.15 açık ve 15 koyu renkli pul, Ayın 15
gece ve 15 gündüzünü simgeler. Karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatidir. Tavlada,
4500 civarında hamle ihtimali bulunur.
Ancak zar faktörüde önemli olduğundan
oyunu kazanmak için şans ta önemli bir
faktördür.
Osmanlı
köşesi
Osmanlı
devletinin bir dünya devleti olmaya aday olduğu 15. ve 16.yy lar da Avrupa’daki
evlerde Osmanlı Köşesi adı altında bir
bölüm yapmak moda olmuştu. Genellikle oymalı ve sedef kakmalı mobilyalar,el
dokuması halılar, tütün içmekte kullanılan çubuklar, el yapımı kaseler ve yemek
yemekte kullanılan bakır siniler başlıca dekor malzemesi olarak kullanılırdı.
Kendinizi Türklere emanet edin
Moldova’lıların 1352 yılında kurdukları Boğdan Beyliği tarihte kurulan ilk
devletleridir. 1457- 1504 yılları
arasında 47 yıl gibi uzun bir süre hüküm süren kral Stefan 1475 yılında Osmanlı
Ordusunu yenme başarısı göstermişti. O tarihlerde bu başarıyı gösteren tek kişi
olması nedeniyle Katolik Avrupa
tarafından kendisine "Hristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilmiştir.
Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğinde,evlatlarına, "Belki de yakında
korumaya muhtaç olacaksınız. Böyle bir durumla karşılaşırsanız asla Ruslara'a
yanaşmayın. Onlar haindir, sizi kısa zamanda yok ederler. Kendinizi Türklere
emanet ederseniz onlar adil ve
merhametlidirler" diyerek nasihat etmişti.
Avusturya’da
Türk Akıncıları
1534 yılında Viyana’sında Türklerin bu şehri almak için her an için buraya gelecekleri dilden dile dolaşır.Bu düşünce halk üzerinde büyük korkuya neden olmaktadır. St. Stephen Katedrali Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görünce arka arkaya çan çalarak halka haber vermek için bir kişiyi görevlendirilir. Bu memuriyet 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince ‘Artık Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu göreve gerek yoktur." diye bir karar almasından sonra iptal edilir.
1534 yılında Viyana’sında Türklerin bu şehri almak için her an için buraya gelecekleri dilden dile dolaşır.Bu düşünce halk üzerinde büyük korkuya neden olmaktadır. St. Stephen Katedrali Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görünce arka arkaya çan çalarak halka haber vermek için bir kişiyi görevlendirilir. Bu memuriyet 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince ‘Artık Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu göreve gerek yoktur." diye bir karar almasından sonra iptal edilir.
Padişahın kuvvet
macunu
Il. Mahmut kuvvetli ve zinde görünümlü bir padişahtı. Bu görünüşünü her gün sabah akşam yemekten önce aldığı bir kaşık kuvvet macununa borçlu olduğunu düşünürdü.Padişahın düzenli olarak kullandığı macunun nasıl yapıldığına gelince,Safran,tarçın,meyan kökü balı, kurutulmuş menekşe, mistika ve arap zamkı’ndan 16 şar gram bir havanda iyice dövülür. Bileşime az miktarda gül suyu karıştırılır, ezilerek, macun kıvamına getirilir. Böylece hazırlanan macun 8-10 gün, kapalı kaplarda dinlendirildikten sonra padişaha sunulurdu.
Evliya Çelebi
1611 yılında
İstanbul’da doğan ve asıl ismi Derviş Mehmet Zilli olan Evliya Çelebi iyi bir
öğretim gördü. Küçük yaşından beri içerisinde olan gezi merakı ,değişik yerler görmek ve yeni
insanlar tanıma isteği ömrü boyunca hiç bitmedi. 1630 yılında başladığı
seyahatları tam 50 yıl boyunca devam etti.Osmanlı İmparatorluğunun sınırları
içerisinde yer alan bütün ülkeler daima ilgi alanı oldu.Son gittiği yer olan
Mısır’da 1683 yılında vefat etti.
Evliya Çelebi gezdiği
bütün ülkeleri ile izlenimlerini kendi yorumlarını da ekleyerek tarih,gezi ve edebiyat açısından çok önemli
olan bir eser olan seyahatnameyi yarattı . On cilt’ten oluşan Seyahatname
gezmiş olduğu yerler
hakkında önemli bilgiler içerir.
Türk Kültürle ve gezi edebiyatı
açısından önemli bir eserdir. Kitabında
Anadolu’nun yanı sıra Kuzey Afrika, İran, Kafkaslar , Orta ve Kuzey
Avrupa’dan da bahseder.
Terleyen mermer
Ayasofya Müzesinin
kuzey batısında dört köşeli, beyaz renkli mermer yaz ve kış aylarında terleme
özelliği ile dikkat çekmekte.Terleyen direk olarak bilinen bu sütunun ortasında
bir delik bulunur.Buraya parmaklarını sokanlar bir ıslaklık hissetmekte.Bu
konuda pek çok efsane üretilmiş olup, müslüman ve hristiyanlar arasında bu
sütunun temelinde bir tılsım olduğu söylenir. Bu deliğin içerisine parmağını
sokup çevirenlerin o anda akıllarından geçen dileklerin gerçekleşeceğine
inanılır.Fakat işin aslı,gözenekli bir taştan yapılmış olan bu sütun zemindeki
nemi sürekli olarak yukarı ilettiği için bu bölgede oluşan ıslaklığın hiç
kaybolmaması.
Ayasofya
Doğu
Roma imparatorluğu devrinde yapılmış olan Ayasofya ,günümüze kadar ulaşmış Bizans eserlerinin en ünlüsüdür.Aynı zamanda
dünya mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir.
Ayasofya inşa edildiği günden bu güne kadar üç kere çehre değiştirmiş ilginç
bir yapıdır.. İstanbul’un fethine kadar kilise, bu tarihten 1934 yılına kadar cami, daha sonraları ise
müze olarak hizmet vermiştir.
İlk yapıldığında
‘Büyük Kilise’ olarak bilinen bu
yapı daha sonraları ‘The Sofia’ ve zaman
içerisinde ’Ayasofya ‘ ismini aldı.
Binanın adındaki ‘sofya’ sözcüğü
eski Yunancada ‘bilgelik’ anlamına gelen’ sophos’ sözcüğünden
oluşmuştur. Dolayısıyla Ayasofya ‘kutsal bilgelik’ veya ‘ilahi bilgelik’
anlamına gelir. Bu kavram ortodoksluk
mezhebinde Tanrının üç niteliğinden biri olarak kabul edilir.
Osmanlı padişahları
hakkında ilginç bilgiler
Osmanlı
Devleti 1281 yılında kurulmuş,1 Kasım 1922’de son bulmuştur. Saltanat tam 641
yıl devam etmiştir. Bu süre içerisinde 36 padişah hüküm sürdü.
En uzun süre tahta kalanlar : Kanuni Sultan Süleyman 46 yıl
IV. Mehmet ( Avcı )
39 yıl
I I. Abdülhamid
33 yıl
Fatih Sultan Mehmet
30 yıl
En kısa saltanat süren V. Murat 3 ay 3 gün
En yaşlı padişah olanlar V. Mehmet Reşat 65 yaşında
VI. Mehmet Vahdettin 57
yaşında
III. Osman 51 yaşında
En genç padişah olanlar IV. Mehmet 7 yaşında
I. Ahmet
13 yaşında
II. Osman
14 yaşında
Padişahlıktan çekilen II. Murat
İhtilalde öldürülen II. Osman
Fetva ile idam edilen İbrahim
Selefi tarafından öldürülen
IV. Mustafa
Suikaste uğrayan Abdülaziz
Savaşta şehit olan 1. Murat
Savaşta yaralanan Fatih Sultan
Mehmet
Savaşta Esir düşen 1. Bayezid
Kadınlara aşırı düşkün olanlar III. Murat ve İbrahim
Çok içki içenler I.
Bayezid, II. Selim ve IV. Murat
En çok kardeşini
öldürten III.
Mehmet ( 19 kardeş )
Ordusunun başında ilk defa savaşa gitmeyen II. Selim (1574 )
Halkla ilk defa yemek yiyen II. Abdülhamid
Pehlivan olanlar Abdülaziz, 4.Murat
Padişah olduktan sonra sünnet olan I. Ahmet ( 14 yaşında )
IV. Mehmet ( 7 yaşında )
Türklerde
Futbol
Kaşgarlı
Mahmut’un ünlü Divan-ı Lügatı Türk adlı eserinde Türklerin futbola benzer
özellikler taşıyan Tebük adını verdikleri bir oyun oynadıklarından bahseder.
Yurdumuzda Bu günkü anladığımız anlamıyla futbol 1894 yılında İzmir’de
oynanmıştır . Ticaret ile uğraşan İngilizlerin İzmir’de kurduğu Football Club
Smyra ( İzmir Futbol Kulübü )
yurdumuzdaki ilk futbol kulübü olma özelliğini taşır. Türkiye de ilk Türk futbol kulübü 1899 yılında İstanbul Kadıköy’de ‘
Black Stocking Footbal club
‘ismiyle açıldı.1905 te Galatasaray,
1907 yılında ise Fenerbahçe Futbol
takımları kurulur..1903 yılında jimlastik kulübü olarak açılan Beşiktaş 1910 yılında Futbolu da etkinlikleri
arasına dahil eder.Cemiyetler kanununa göre ilk ruhsat alan takım Beşiktaş
olmuştur. Onun arkasından Altınordu, Galatasaray, ve Fenerbahçe kulüpleri
tescil edilmiştir.İzmir’de ilk açılan kulüp 1912 yılında Karşıyaka’dır. Altay
1914, Altınordu 1923, Göztepe’nin ise kuruluş tarihi 1925’tir.
Cumhuriyetten
önce kurulan Türkiye Futbol Federasyonu 21 Mayıs 1923 ‘te FİFA üyeliğine kabul
edildi. 26 Ekim 1923 tarihinde ise ilk milli maçımızı Romanya ile İstanbul’da
oynadık. 1954 yılında kurulan UEFA ( Avrupa Futbol birliği 1964 yılında
Türkiye’yi birliğe kabul etti.
Diplomalı ilk Türk doktoru
1816
Yılında İstanbul’da doğan İsmail oğlu Salih, ilk ve orta öğretimdeki başarılı bir
öğrencilik sonrasında Mekteb-i
Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’ye kaydolur. Burada
da sınıf birincisi olacak kadar başarılı
bir öğretim devresi geçirdiğini görmekteyiz.1943 yılında adı geçen fakülte ilk
mezunlarını vermektedir. Tıp tarihine geçmiş olan ilk diploma töreni devrin
padişahı Sultan Abdülmecidin de katılımıyla 20 Eylül 1843 tarihinde
gerçekleşir. Mezun olacak öğrenciler bir jürinin önünde sınavdan geçecek, başarılı olanlara diplomaları bu toplantı
sırasında verilecekti. Sınav dili
Fransızca’dır . İçeriye ilk olarak Salih Efendi davet edilir. Anatomi, fizyoloji,patoloji,eczacılık halk
sağlığı konusunda kendisine yöneltilen soruları
yanıtlar. Daha sonra on dokuz
genç daha sınava alınır. Jüri heyeti tüm
öğrenciler arasında en başarılı olarak
Salih Efendiyi seçerek tıp tarihimizin 1 numaralı diplomasını ona verir.
Salih Efendi çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, bu günkü sağlık bakanı
seviyesinde olan hekimbaşılığa kadar yükselir. Bu mevkiye gelince tıp fakültelerinde Fransızca olan öğretim
dilini Türkçe’ye çevirme başarısını gösterir.
Etiketler:
DİĞER YAZILAR,
DOKTOR,
EVLİYA ÇELEBİ,
FUTBOL,
HASTA ADAM,
OSMANLI,
PADİŞAH,
TARİH,
TAVLA
TÜRK GÖZ DOKTORUNUN ÜSTÜN BAŞARISI
Almanya’da
iki yılda bir düzenlenen ‘Dr. Georg’ ödülünü geçen yıl Türk asıllı doktor Harun Akgül kazandı.
Alman göz doktoru Fritz Georg tarafından 1960
yılında kurulan Doktor Georg Körler
Vakfı adına düzenlenen bu ödül , göz cerrahisi
konusunda çalışmalar yapan başarılı doktorlara
veriliyor. Almanya'nın prestijli ödülleri
arasında yer alan Dr. Georg ödülü uluslararası ortamlarda da tanınıyor.
Dr. Harun Akgül Malatya kökenli ve Almanya çalışmak amacıyla gitmiş bir ailenin
çocuğu. Almanya'nın Walldorf kasabasında doğup büyüdü. Heidelberg Üniversitesi Tıp Fakültesini
bitirdikten sonra göz hastalıkları konusunda uzmanlık eğitimini tamamlayarak göz doktoru oldu. Neden göz doktorluğunu
seçtiği konusunda kendisine yöneltilen bir soruyu ‘Gözün mükemmel ötesi bir organ olması
nedeniyle ihtisasımı bu konuda yaptım. Benim başarımda önemli olan azimdir. Ben
yabancıyım, önümü keserler diye hiçbir zaman düşünmedim ve yılmadım. Çalıştıktan sonra
başarı geliyor. Amacım yurt dışındaki insanlarımıza hizmet etmek, onlara yardımcı olmak. Bu amaçla Almanya’nın Köln şehrinde özel bir klinik
açmayı düşünüyorum ' diye yanıtladı.
23 gram ağırlığında bir
alet
Bu gün 32 yaşında olan Dr. Harun Akgül , Essen
Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde yedi yıldan beri başhekim
yardımcısı olarak çalışıyor. Akgül göz
tümörleri üzerine yaptığı çalışmaları ile tüm dünyada tanınıyor. Bu ödül kendisine
özel çabalarıyla geliştirdiği 23 gram ağırlığında, çift başlı olarak
tasarlanmış bir alet nedeniyle verildi. Bu alet göz tümörlü hastaların gözüne zarar vermeden parça yani biyopsi almaya yarıyor. Akgül, yakında açıklayacağı ve lazerle göz hastalıklarının tedavileri konusunda başka çalışmaları da olduğunu ifade
etti.
Ödül ilk kez göçmen bir
doktora verildi
Dr.
Akgül, Ren-Vestfalen Göz Doktorları Birliği (RWA) tarafından Bonn'daki Maritim
Oteli'nde 172.'si düzenlenen seminerde 10 bin Euro değerindeki ödülünü RWA
Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Scheider'in elinden aldı. Ödülden ötürü
mutluluğunu dile getiren Dr. Akgül, “İlk kez göçmen kökenli bir doktora verilen
bu ödülünden dolayı büyük mutluluk
duydum. Bana destek veren ailem ve hastanedeki çalışma arkadaşlarıma çok
teşekkür ederim. Aldığım bu başarını Türk gençlerine de örnek olmasını isterim”
dedi. Ödül töreninde Türk
doktorun ailesinin yanı sıra Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa ve
Niederrhein TürkAkademisyenler Birliği Başkanı Davut Karapınar
da hazır bulundu. Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa'da Harun Akgül'ün
konuşmasından çok duygulandığını ve Akgül gibi başarılı Türkleri toplumun
tanımasının önemli olduğunu belirtti. Göçmen bir ailenin çocuğu olarak Dr.
Akgül'ün elde ettiği başarının önemini vurgulayan Basa, gençlerin Akgül'ü örnek
alarak eğitime daha fazla önem vermelerini istedi.
3 Ağustos 2014 Pazar
DOKTOR ATİLLA ORHAN
Atilla
Orhan’ı ilk tanıdığımda tıp fakültesinde öğrenciydi. Sessiz ve kendi halinde
birisiydi. Fazla arkadaşı olmadığından genellikle tek başınaydı. Hızlı hızlı
yürür, kısık bir ses tonuyla konuşurdu. Tıp fakültesini başarıyla bitirdiğini
biliyorum. Daha sonra kadın hastalıkları ve doğum konusunda uzmanlık yaptı.
Titiz ve bilgili olduğundan meslek
yaşamında oldukça başarılıydı. Karşıyaka Devlet Hastanesine tayini çıktıktan
kısa bir süre sonra muayenehane açtı.
İşleri güzeldi. Bu arada evlendi. Bir çocuğu dünyaya geldi. Artık düzgün bir
yaşantısı vardı. Sabah erken saatlerde hastaneye gidiyor. Öğlenden sonrada özel
muayenehanesinde gecenin geç saatlerine kadar hastalarına bakıyordu. İyi
doktordu. Kimseyi kırmaz, hastalara
elinden gelen yardımı yapmaya çalışırdı.
HÜSEYİN G.
Hüseyin
G. çevresinde sevilmeyen birisiydi.
Şöförlük, bahçıvanlık, gece
bekçiliği gibi pek çok işe girmiş çıkmış hiç birisinde
başarılı olamayıp kısa bir süre sonra
tekrar sokaklara dönmüştü.
Karısı kendi çalışmasıyla kazandığı az
miktardaki para ile evlerini geçindirmeye çalışıyordu. Hüseyin’in
arkadaşlarının da doğru dürüst işleri yoktu. Kahve köşelerinde okey ve kağıt
oynayarak vakit geçirip, boş
sohbetlerle akşamı ederlerdi. Bu arada vaz geçemediği alışkanlığı at yarışlarıydı. At yarışlarından zengin
olacağına inanmıştı. Bu nedenle kaybettiği paraları hiç dert etmiyordu.
KARISI HAMİLEYDİ
Eşinin hamile olduğunu öğrendiğinde zaten zor geçindiklerini düşünerek bu habere
sevinmedi. Karısı bir doktora götür diye
tutturmuştu. Bir arkadaşı doktor Atilla Orhan’ı fakir dostu ve iyi bir doktor
diye tanıttı. Hakikaten de dediği gibiydi. Durumlarını anlayışla karşılayan
doktor, muayenehanesine pek çok kez
gelmelerine rağmen ücret talep
etmedi. Doktor Atilla Orhan’ın yardımıyla dünyaya gelen bebek sağlıklıydı.
Hüseyin'in çocuğunun olması yaşantısında bir değişikliğe yol açmamıştı.
Gene sabahtan kahveye gidip aynı
arkadaşlarıyla at yarışı oynamaya devam ediyordu. Yalnız bu aralar karısı
çalışamadığından derin bir parasızlık içerisindeydi. At yarışlarında da tam
istediği dönem başlamak üzereydi. Bir yerden para bulmalıydı. Yarışlarda
mutlaka kazanacağına inanıyordu. Aklına doktor Atilla Orhan geldi. Onda çok
para olmalıydı. Her gün muayenehanesinde pek çok hasta muayene ediyor,
ameliyatlara giriyor doğum yaptırıyordu.
Ondan isteyeyim vermez ise zorla alırım
diye düşünüyordu. Korkutmak amaçlı oyuncak bir tabanca aldı. Her zaman
yanında duran bıçağını kontrol etti. Doktorun beklemeye başladı.
9 MAYIS
2005
Mayıs ayı
olmasına rağmen serin bir pazartesi gecesiydi.
Hüseyin doktorun muayenehanesinin
bulunduğu Karşıyaka tren istasyonunun hemen yanındaki 1732 sokaktaki Şebnem
Apartmanın kapısında beklemeye başladı. Doktorun işleri her zamanki gibi çoktu.
Saatler saatleri kovaladı. 22.30 sıralarında doktor Atilla Orhan tüm işlerini
bitirip kapısını kapattığı anda karşısında Hüseyin'i gördü. Bir şey
sormaya geldi herhalde diye düşünerek elini dostça uzattı. Hüseyin elini
sıkmayıp ‘Çok borcum var bana yardım et ‘ diyerek doktorun önünü kesmeye çalıştı. Doktor Atilla
Orhan ‘Sana yeterince yardım ettim ‘ diye yanıt verdi. Hüseyin ‘20000 liradan
fazla borcum var alacak kimsem yok. Sen
çok para kazanıyorsun biraz versen ne olur ki ‘dedi. Korkutmak
amacıylada yanında bulundurduğu tabancasını doktora yöneltti. Tabancayı ilk
başta gerçek zanneden Atilla Orhan ‘Tüm param
bu’ diyerek cüzdanını
uzattı. Fakat o anda tabancanın gerçek
olmadığını fark edince apartmandan çıkmak için
dış kapıya doğru yöneldi.
Hüseyin’in paralarını almadan onu bırakmaya niyeti yoktu. Tabancasının
bir işe yaramadığını anlayınca da yanında
taşıdığı bıçağı arka arkaya
saplamaya başladı. Bir iki üç derken tam sekiz defa sapladı. Doktor Atilla
Orhan’ın cansız vücudu yere yıkılırken Hüseyin onun cüzdanındaki 750 lirayı
alıp ara sokaklarda kayboldu.
Herkesin
yardımına koşan bilgili ve iyi kalpli
doktor Atilla Orhan’ın yaşamı
maalesef böyle sonlandı.
Olayı duyan
Karşıyaka Emniyet Müdürünün bizzat ilgilenmesi sonucunda katil Hüseyin Gülmez
bir saat içerisinde yakalandı. Suçunu itiraf etti. Yargılandığı mahkemede
planlı cinayet suçundan ömür boyu hapis
cezası aldı. Şimdi ceza evinde.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
MELANKOLİ
Düşünme
akışının birden kesilmesi , sıkıntı, mutsuzluk , kötü düşüncelerin yarattığı
karamsarlık ile karakterize derin depresyon durumuna melankoli veya melankolik
depresyon ismi verilir. Halk arasında toplumdan kaçıp,içine kapanma hali olarak
bilinmesine karşın aslında ciddi ve tedavi edilebilen bir hastalıktır. İnsan
beyninde kalıtsal olduğu düşünülen bir takım kimyasal değişikler sonucunda
ortaya çıkar. Başlangıcı oldukça sinsi olup ilk dikkat çeken bulgusu mizaç ve
karakter değişikliğidir. Kişi eskiye göre
daha hassas olup, en ufak olaylar karşısında saatlerce ağlamakta ,normal
hareketlerinde ise belirgin bir
yavaşlama göze çarpmaktadır. Günlük işlerini ihmal etmeye başlar. Çalışma
hayatında verimi hızla düşer. Uykusuzluk ve iştah kaybı tüm olgularda görülen
değişmez bir bulgudur. Baş ağrısı, kabızlık, ellerde titreme ve kilo kaybı sık
rastlanan diğer belirtilerdir. Tüm yaşantısını korku ve endişe sardığı zaman melankolinin
tamamen yerleştiği söylenebilir.
HASTALARIN GÖRÜNTÜSÜ
Hastaların
karakteristik bir yüz ifadesi ve görünümü
vardır. Vücudu ve başı öne doğru eğik omuzları düşük, gözleri sürekli yere dikilidir. Yavaş hareket eder. Az konuşur
sesi kısıktır. Sesinin zorlukla çıktığı
bile düşünülebilir. Çoğu kere ne
dediğini anlamak güçtür. Yüzünde pek mimik görülmez. Genellikle iki kaşının
arasında omega harfine benzer bir kırışıklık vardır. Melankolik kişi hareket
etmek istediği halde gerekli enerjiyi kendisinde bulamadığı için hareketsizdir.
KORKULAN TEPKİ = İNTİHAR
Melankoliklerdeki
intihar arzusunun üzerinde özellikle durmak gerekir. Eğer kendi kendisini şuçlama şeklinde de bir düşüncesi varsa intihar kendisini cezalandırmadır.Kişi kendisini
suçlu ve işe yaramaz hisseder.Ailesine yük olduğunu düşünmektedir.Kimse tarafından
sevilmediğini ve yaşamının gereksiz olduğu inanır.İntihar arzusu oluşunca bunu çevreye hissettirilmez. Fırsat bulunduğu anda
ise bunu gerçekleştirir. Bu nedenle fikir oluştumu intihara engel olmak son
derece güç hatta imkansızdır. İntihar için çeşitli araçlar kullanılır. En sık
görülen kendini asma şeklinde olandır. Diğerleri ilaç ve çeşitli zehirlerdir.
ÇOK
ESKİDEN TANIMLANMIŞTI
Eski
zamanlardan beri bilinen bu hastalığı Aristotales doğaları gereği bu tür yaşam tarzını seçenleri melankolik olarak
kabul edilmemesi gerektiğini söyler. Hipokrat
melankolik hastaların kendi dünyaları içerisinde acıdan
kıvrandıklarından bahseder. Ünlü Alman filozofu Nietzsche ise melankoliklerin
herkes gibi yaşamak istemediklerini gözlemiş. Ona göre bu tür hastalar içsel
kuvvetlerini kaybetmiş olan kişilerdir.
TEDAVİ
Melankolik
hastaların tedavisinin psikiyatri kliniklerinde yapılmalıdır. Ayaktan
tedavi ile şifa bulması zor hatta imkansız olduğundan hastanın bir müddet hastanede yatırılması şarttır. İlk önlenmesi gereken
intihar dürtüsüdür. Diğer taraftan kişilerde oluşan gıda reddi ciddi bir
beslenme problemini de beraber getirir. Buda hastane ortamında çözülmesi gereken bir sorundur. İlaç tedavisinin doktor kontrolunda ve sürekli izlenerek yapılması
hasta için faydalıdır. İlaç tedavisinde dikkat edilmesi gereken en önemli
konulardan bir tanesi de intiharın önlenmesidir. Çünkü melankolik hastalarda
ilaç tedavisinin sağladığı iyilik hastanın intihar düşüncesinin artmasına neden
olur. Bu nedenle iyileşme dönemlerinde çok dikkatli olarak gözlenmelidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)