DOKTOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOKTOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2014 Salı

TÜM DÜNYANIN TANIDIĞI TÜRK DOKTORLARI

Prof. Dr. Hulusi Behçet : Kendi adıyla anılan Behçet Hastalığını tanımlamış ve bu hastalıkla ilgili ciddi çalışmalar yapmıştır. Hastalık Dünya Tıp Literatüründe de aynı isimle yer aldı. Ağızda aft, genital bölgede bir takım cilt bozuklukları, ve göz rahatsızlıklarıyla karakterize olan Behçet hastalığı bağışıklık sistemiyle ilgilide sorunlar yaratan ciddi bir hastalıktır. Tedavi edilmemiş hastalarda bacak toplar damarlarında tıkanıklık, şiddetli baş ve boyun ağrıları ile  sinir sistemiyle ilgili rahatsızlıklara rastlanır.

Prof. Dr. Gazi Yaşargil : Beyin cerrahıdır. Özellikle mikro vasküler cerrahi alanındaki başarılı çalışmalarıyla tanınır. Kişisel çabalarıyla özellikle beyin ameliyatlarında kullanılan özel bir mikroskop geliştirdi. Bu mikroskop özellikle beyin damarı genişlemesi olan anevrizmalarda bir çığır açarak bir çok doktor tarafından başarı ile kullanıldı. Meslek yaşamını ABD sürdüren Gazi Yaşargil, Amerika Beyin Cerrahları Birliği tarafından yüz yılın doktoru seçildi.  

Prof. Dr. Mehmet Öz : Bir çok ödül almış ünlü kalp cerrahıdır. Kalp transplantasyonu ve milimal girişimli kalp cerrahisi konusundaki çalışmaları bütün dünyada çok ilgi gördü. 1999 Davos Dünya Ekonomik Formunda geleceğin lideri seçildi. Yazdığı ‘You: The owne manuel’ isimli kitabı sadece ABD’de kısa bir sürede 350.000 satarak inanılmaz bir rekora imza attı.

Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil : ABD’de şişmanlık, diyabet ve metabolik hastalıkların tedavisi için geliştirdiği başarılı gen çalışmalarıyla tanınan bir doktordur. Karaciğerin yağlanmasını durdurabilecek lipokin adlı hormonun varlığını ilk defa tıp dünyasına tanıttı. Bu çalışması bir çok ciddi tıp dergisinde övgü aldı.

Prof. Dr. Münci Kalaycıoğlu : 1500 Karaciğer nakli gerçekleştirmiş olan ünlü cerrahımızdır. Kalaycıoğlu sayısız ödül ve başarıya imza attı. Dünya tarihinde bir ilk olarak, karaciğer komasına giren R.D. adlı genç kızı insan karaciğeri bulana kadar dört gün boyunca insan geni aşılanmış olan domuz karaciğeri ile yaşatmayı başardı. Uygun donör bulunca da ameliyatını başarı ile gerçekleştirip genç kızın hayata dönmesini sağladı.

Prof. Dr. Hasan GaranKalp ritm bozukluklarını kendi geliştirdiği ameliyatsız katater yöntemiyle yakarak tedavi etme yöntemini geliştirdi. Felçlere neden olabildiği için büyük sorun yaratan hastalık Garan’ın geliştirdiği yöntemle birkaç saatlik operasyon sonucunda iyileşebiliyor. Hastalar hayati tehlikeden kurtulup ertesi gün işlerine dönebiliyorlar. Çalışmaları pek çok tıp dergisinde yayınlanan Prof.Dr. Hasan Garan, Amerika’da en fazla tercih edilen doktorlar listesinde sürekli olarak ilk sıralarda yer alıyor. Ayrıca Colombiya Üniversitesi New York Presbytarian Hastanesi yönetim kadrosundaki görevine de devam ediyor.

Prof. Dr. Tayfun Aybek : Almanya’da yaşayan kalp cerrahıdır. Kalbe takılan 1.2 mm çapında bir cip geliştirmiştir. Bunun sayesinde kalp fonksiyonları hakkındaki bilgileri anında öğrenmek mümkün oluyor. Bu cip kalpten aldığı bilgileri direkt olarak doktorun bilgisayarına veya cep telefonuna aktarma özelliği sayesinde hastanın kalbinin çalışma ritmini, tansiyon ve nabız atışlarıyla, başlangıç  halindeki kalp krizinin anında öğrenilmesine olanak veriyor. Tüm dünyanın ilgisini çeken bu çalışmadaki gelişmeler ilgiyle bekleniyor.

Prof. Dr. Volkan Tuzcu : Türkiye’deki tıp fakültelerinde bölümü olmayan çocuk elektrofizyolojisi dalında ABD’nin en tanınmış doktorlarından birisidir .Çalışmaları sırasında dünyada ilk kez X ışınlarının çıkardığı radyasyonlar yerine üç boyutlu bir teknikle çocuklardaki kalp ritm bozukluklarını tedavi etmeyi başardı. Böylece çocukların ve çalışanların fazla radyasyon almasını önleyen bu teknik yaygın kullanıcı buldu. Kalp ritm bozukluklarında başarı ile uygulanan dondurulma tekniğini ilk geliştiren doktordur.

Prof. Dr. Atilla Ertan : Mide ve bağırsak hastalıkları konusundaki çalışmalarıyla tanınan Prof.Dr. Atilla Ertan çalışmalarıyla ABD’deki  en seçkin on hekimden birisi olarak kabul edilmektedir. Halen Houston’daki dünyaca ünlü Methodist Hastanesi gastroenteroloji bölüm başkanlığı görevine devam etmektedir.

Prof. Dr. Murat DigiçaylıoğluAmerika’nın San Diago şehrinde yaşayan ünlü beyin cerrahımızın ilgi gören çalışması beyin hücreleri üzerinedir. Özellikle işlevlerini yitirmiş hücreleri tekrar canlandırma konusunda ciddi çalışmaları bulunuyor. Bunun bir çok otorite tarafından  felç ve multipl skleroz hastalıklarının iyileştirilmesi için tek çare olduğundan bahsediliyor. Ayrıca beyin kanamasından sonra hücre ölümünü durdurarak kişinin felç olmasını önleyen bir tedavi geliştirdiği ve bu çalışmasının yakın gelecekte daha çok ilgi göreceği ve rutin uygulanacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Prof. Dr. Kutluk Oktay : Erken menopoza giren bir kadına dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle dondurduğu yumurtalık dokusunu naklederek menopozdan çıkmasını sağladı. Aynı teknik ile kemoterapi nedeniyle üretkenliğini kaybetmiş olan bir kanser hastasının anne olmasını sağladı. ABD’deki Comel Üniversitesindeki kök hücre çalışmaları, erken menopoza giren kadınların çocuk sahibi olmalarına olanak verebilecek.

Prof. Dr. Aydın Arıcı : ABD’de ülkenin en büyük kadın hastalıkları ve doğum hastanesi olan Dallas'ta ki Pankland Memorial Hastanesi kadın hastalıkları ve tüp bebek üzerine çalışmalar yaptı. 1986 yılında Amerika çapında bin kadın doğum uzmanının katıldığı yeterlilik sınavında en yüksek puanı alarak birinci oldu. Mesleğine Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak devam etti. Aynı bölümde kısırlık tedavisi bölüm başkanlığına kadar yükseldi. Konusunda çok tanınmış bir doktordur.

Prof. Dr. Murat Günel : Yale Üniversitesi Beyin ve damar cerrahisi bölüm başkanıdır. Beyin kanamalarına neden olabilen anevrizmaların  genini bulmak için yaptığı çalışmalar ve bu araştırmalar için kurduğu laboratuvar  tüm dünyada ilgi ile izleniyor. Bu çalışması tıp araştırmaları alanında birinci seçilerek iki milyon dolarlık ödül ile birlikte ‘Beyin  cerrahisi dalında yeni bir dahi’ ünvanı verildi.


16 Ağustos 2014 Cumartesi

ALTMIŞ YILLIK DOKTORDU

Yaşı seksenin üzerinde olan bir doktordan bahsetmek istiyorum. Yaşı gereği yürüme problemi çektiğinden iki elinde de birer bastonla yürümeye çalışıyor. Yıllar yıpratmış tabi.. Fakat her sabah hiç bıkmadan ve de yılmadan bu haliyle bile muayenehanesine gidiyor. Otobüs durağına kadar bu iki bastonuyla zar zor yürüyüp, belirli yaşın üzerindekilere bedava olan belediye  otobüsüne zorlukla ve de mutlaka etraftan yardım edenlerin gayretleriyle binip, gene başkalarının yardımlarıyla inmeyi başarıyor. İki bastonun yardımıyla muayenehanesine gidiyor. Muayenehanesine yıllardır el değmemiş. 1960 lı yıllardan beri sanki hiç değişmemiş. Eski mobilyalar, bir tıp müzesine konacak kadar eski aletler. Altmış yıllık doktor. Para sorunu yok. Çocuklarını okutmuş evlendirmiş. Emekli maaşı ve bir çok kira getiren mülkü var. Hala bu para kazanma hırsı nedir? Onu anlamadım. Konuşmaya kalksanız, mantıklı konuşmaktan uzak, aklı bir gidiyor, bir geliyor. Kendisinin sağlıklı olmadığı malum. Ama para kazanma hırsı hiç eksilmemiş. Tabi ondan fayda ummaya çalışanlarda ayrı konu. Hastalarına nasıl faydalı olacağını bilen de yok. 

7 Ağustos 2014 Perşembe

DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI - 6



                                         Hasta  adam
Bu sözcük ilk olarak Rus İmparatoru 1. Nikola tarafından kullanıldı. 9 Ocak 1853 tarihin de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Hamilton Seymour'a Osmanlı İmparatorluğu için  "hasta adam" terimini kullanır. Aslında yakında dağılıp parçalanmasını beklediği bu ülkenin topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu değerlendirmeyi Londra'ya rapor edince I. Nikola'nın bu sözleri hızla yayıldı. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için yakıştırılan  "hasta adam" deyimi Avrupalıların çok hoşuna gitti. Bundan sonra  fırsat buldukça bu terimi  kullanmaktan çekinmediler.
Rus Çarı'nın "hasta" diye  ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyor zor günler geçiriyordu.

                                      Tavlayı  kim buldu ?
Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu Pers İmparatoruna,  hediye olarak gönderir. Bu yeni oyunu  ona  gönderdiğini kendisinin de bir oyun icat ederek ona göndermesini ister. İran şahı Nevşiyann’de   veziri Büzur Mehir’e yeni bir oyun bulmasını söyler.Çok akıllı olan vezir  10 gün içerisinde  tavla  oyununu  icat eder. Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlandığı bilinmektedir.Tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı temsil eder.15 açık ve 15 koyu renkli pul, Ayın 15 gece ve 15 gündüzünü simgeler. Karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatidir. Tavlada, 4500 civarında hamle ihtimali bulunur.  Ancak zar faktörüde önemli olduğundan   oyunu kazanmak için  şans ta  önemli bir   faktördür.

                                           Osmanlı  köşesi
Osmanlı devletinin bir dünya devleti olmaya aday olduğu 15. ve 16.yy lar da Avrupa’daki evlerde Osmanlı Köşesi  adı altında bir bölüm yapmak moda olmuştu. Genellikle oymalı ve sedef kakmalı mobilyalar,el dokuması halılar, tütün içmekte kullanılan çubuklar, el yapımı kaseler ve yemek yemekte kullanılan bakır siniler başlıca dekor malzemesi olarak kullanılırdı.

                            Kendinizi Türklere emanet edin
 Moldova’lıların 1352 yılında kurdukları  Boğdan Beyliği tarihte kurulan ilk devletleridir.  1457- 1504 yılları arasında 47 yıl gibi uzun bir süre hüküm süren kral Stefan 1475 yılında Osmanlı Ordusunu yenme başarısı göstermişti. O tarihlerde bu başarıyı gösteren tek kişi olması nedeniyle  Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilmiştir. Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğinde,evlatlarına, "Belki de yakında korumaya muhtaç olacaksınız. Böyle bir durumla karşılaşırsanız asla Ruslara'a yanaşmayın. Onlar haindir, sizi kısa zamanda yok ederler. Kendinizi Türklere emanet ederseniz onlar  adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat etmişti.

                                Avusturya’da Türk Akıncıları
1534 yılında Viyana’sında  Türklerin bu şehri almak için her an için  buraya gelecekleri dilden dile dolaşır.Bu düşünce halk üzerinde büyük korkuya neden olmaktadır. St. Stephen Katedrali   Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görünce  arka arkaya  çan çalarak halka haber vermek için bir kişiyi görevlendirilir. Bu memuriyet 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince ‘Artık  Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu göreve gerek yoktur." diye bir karar almasından sonra  iptal edilir.                                               
                                 Padişahın kuvvet macunu

Il. Mahmut kuvvetli ve zinde görünümlü bir padişahtı. Bu görünüşünü her gün sabah akşam  yemekten önce aldığı bir kaşık kuvvet  macununa borçlu olduğunu düşünürdü.Padişahın düzenli olarak kullandığı  macunun nasıl yapıldığına gelince,Safran,tarçın,meyan kökü balı, kurutulmuş menekşe, mistika ve arap zamkı’ndan 16 şar gram bir havanda iyice dövülür. Bileşime az miktarda gül suyu karıştırılır, ezilerek, macun kıvamına getirilir. Böylece hazırlanan  macun 8-10 gün, kapalı kaplarda dinlendirildikten sonra padişaha sunulurdu.           
                                                  Evliya Çelebi    
 1611 yılında İstanbul’da doğan ve asıl ismi Derviş Mehmet Zilli olan Evliya Çelebi iyi bir öğretim gördü. Küçük yaşından beri içerisinde olan  gezi merakı ,değişik yerler görmek ve yeni insanlar tanıma isteği ömrü boyunca hiç bitmedi. 1630 yılında başladığı seyahatları tam 50 yıl boyunca devam etti.Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içerisinde yer alan bütün ülkeler daima ilgi alanı oldu.Son gittiği yer olan Mısır’da 1683 yılında vefat etti.
Evliya Çelebi  gezdiği bütün ülkeleri ile izlenimlerini kendi yorumlarını da ekleyerek   tarih,gezi ve edebiyat açısından çok önemli olan bir eser olan seyahatnameyi yarattı . On cilt’ten oluşan  Seyahatname   gezmiş olduğu yerler  hakkında  önemli bilgiler içerir. Türk Kültürle  ve gezi edebiyatı açısından önemli bir eserdir. Kitabında  Anadolu’nun yanı sıra Kuzey Afrika, İran, Kafkaslar , Orta ve Kuzey Avrupa’dan da bahseder.                                    
                                 
                                        Terleyen  mermer
 Ayasofya Müzesinin kuzey batısında dört köşeli, beyaz renkli mermer yaz ve kış aylarında terleme özelliği ile dikkat çekmekte.Terleyen direk olarak bilinen bu sütunun ortasında bir delik bulunur.Buraya parmaklarını sokanlar bir ıslaklık hissetmekte.Bu konuda pek çok efsane üretilmiş olup, müslüman ve hristiyanlar arasında bu sütunun temelinde bir tılsım olduğu söylenir. Bu deliğin içerisine parmağını sokup çevirenlerin o anda akıllarından geçen dileklerin gerçekleşeceğine inanılır.Fakat işin aslı,gözenekli bir taştan yapılmış olan bu sütun zemindeki nemi sürekli olarak yukarı ilettiği için bu bölgede oluşan ıslaklığın hiç kaybolmaması.

                                           Ayasofya   
  Doğu Roma imparatorluğu devrinde yapılmış olan Ayasofya ,günümüze kadar ulaşmış  Bizans eserlerinin en ünlüsüdür.Aynı zamanda dünya mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Ayasofya inşa edildiği günden bu güne kadar üç kere çehre değiştirmiş ilginç bir yapıdır.. İstanbul’un fethine kadar kilise, bu tarihten  1934 yılına kadar cami, daha sonraları ise müze olarak hizmet vermiştir.
İlk yapıldığında  ‘Büyük Kilise’ olarak bilinen   bu yapı  daha sonraları ‘The Sofia’ ve zaman içerisinde ’Ayasofya ‘ ismini aldı.   Binanın adındaki ‘sofya’ sözcüğü  eski Yunancada ‘bilgelik’ anlamına gelen’ sophos’ sözcüğünden oluşmuştur. Dolayısıyla Ayasofya ‘kutsal bilgelik’ veya ‘ilahi bilgelik’ anlamına gelir. Bu kavram  ortodoksluk mezhebinde Tanrının üç niteliğinden biri olarak kabul edilir.


                  Osmanlı  padişahları  hakkında  ilginç  bilgiler

Osmanlı Devleti 1281 yılında kurulmuş,1 Kasım 1922’de son bulmuştur. Saltanat tam 641 yıl devam etmiştir. Bu süre içerisinde 36 padişah hüküm sürdü. 
 En uzun süre tahta kalanlar :  Kanuni Sultan Süleyman        46 yıl


                                                    IV. Mehmet ( Avcı )                39 yıl
                                                   I I. Abdülhamid                        33 yıl
                                                   Fatih Sultan Mehmet              30 yıl
En kısa saltanat süren             V. Murat                                  3 ay 3 gün
En yaşlı padişah olanlar          V. Mehmet Reşat                  65 yaşında
                                                  VI. Mehmet Vahdettin           57 yaşında
                                                  III. Osman                              51 yaşında
En genç padişah olanlar         IV. Mehmet                             7 yaşında
                                                   I. Ahmet                                13 yaşında
                                                   II. Osman                              14 yaşında
Padişahlıktan çekilen               II. Murat
İhtilalde öldürülen                     II. Osman
Fetva ile idam edilen                İbrahim
Selefi tarafından öldürülen       IV. Mustafa
Suikaste uğrayan                      Abdülaziz
Savaşta şehit olan                    1. Murat
Savaşta yaralanan                     Fatih Sultan Mehmet
Savaşta Esir düşen                    1. Bayezid
Kadınlara aşırı düşkün olanlar   III. Murat  ve İbrahim
Çok içki içenler                           I. Bayezid, II. Selim ve IV. Murat
En çok kardeşini  öldürten          III. Mehmet ( 19 kardeş )
Ordusunun başında ilk defa savaşa gitmeyen    II. Selim (1574 )
Halkla ilk defa yemek yiyen                  II. Abdülhamid
Pehlivan olanlar                                     Abdülaziz, 4.Murat
Padişah olduktan sonra sünnet olan     I. Ahmet ( 14 yaşında )
                                                              IV. Mehmet ( 7 yaşında )
                                  

                                  Türklerde  Futbol
Kaşgarlı Mahmut’un ünlü Divan-ı Lügatı Türk adlı eserinde Türklerin futbola benzer özellikler taşıyan Tebük adını verdikleri bir oyun oynadıklarından bahseder. Yurdumuzda Bu günkü anladığımız anlamıyla futbol 1894 yılında İzmir’de oynanmıştır . Ticaret ile uğraşan İngilizlerin İzmir’de kurduğu Football Club Smyra  ( İzmir Futbol Kulübü ) yurdumuzdaki ilk futbol kulübü olma özelliğini taşır.  Türkiye de ilk Türk  futbol kulübü 1899 yılında İstanbul  Kadıköy’de ‘  Black  Stocking Footbal club ‘ismiyle açıldı.1905 te  Galatasaray, 1907 yılında ise  Fenerbahçe Futbol takımları kurulur..1903 yılında jimlastik kulübü olarak açılan  Beşiktaş 1910 yılında Futbolu da etkinlikleri arasına dahil eder.Cemiyetler kanununa göre ilk ruhsat alan takım Beşiktaş olmuştur. Onun arkasından Altınordu, Galatasaray, ve Fenerbahçe kulüpleri tescil edilmiştir.İzmir’de ilk açılan kulüp 1912 yılında Karşıyaka’dır. Altay 1914, Altınordu 1923, Göztepe’nin ise kuruluş tarihi 1925’tir.
Cumhuriyetten önce kurulan Türkiye Futbol Federasyonu 21 Mayıs 1923 ‘te FİFA üyeliğine kabul edildi. 26 Ekim 1923 tarihinde ise ilk milli maçımızı Romanya ile İstanbul’da oynadık. 1954 yılında kurulan UEFA ( Avrupa Futbol birliği 1964 yılında Türkiye’yi  birliğe kabul etti.



                                               Diplomalı ilk Türk doktoru
 1816 Yılında İstanbul’da doğan İsmail oğlu Salih, ilk ve orta öğretimdeki başarılı bir öğrencilik sonrasında  Mekteb­-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’ye  kaydolur. Burada da  sınıf birincisi olacak kadar başarılı bir öğretim devresi geçirdiğini görmekteyiz.1943 yılında adı geçen fakülte ilk mezunlarını vermektedir. Tıp tarihine geçmiş olan ilk diploma töreni devrin padişahı Sultan Abdülmecidin de katılımıyla 20 Eylül 1843 tarihinde gerçekleşir. Mezun olacak öğrenciler bir jürinin önünde  sınavdan geçecek,  başarılı olanlara diplomaları bu toplantı sırasında verilecekti. Sınav dili  Fransızca’dır . İçeriye ilk olarak Salih Efendi davet edilir.  Anatomi, fizyoloji,patoloji,eczacılık halk sağlığı konusunda kendisine yöneltilen soruları  yanıtlar. Daha sonra   on dokuz genç daha  sınava alınır. Jüri heyeti tüm öğrenciler arasında en başarılı olarak  Salih Efendiyi seçerek tıp tarihimizin 1 numaralı diplomasını ona verir. Salih Efendi çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, bu günkü sağlık bakanı seviyesinde olan hekimbaşılığa kadar yükselir. Bu mevkiye gelince  tıp fakültelerinde Fransızca olan öğretim dilini Türkçe’ye çevirme  başarısını gösterir.



TÜRK GÖZ DOKTORUNUN ÜSTÜN BAŞARISI



Almanya’da iki yılda bir düzenlenen ‘Dr. Georg’ ödülünü geçen yıl Türk asıllı doktor  Harun Akgül kazandı.
Alman göz doktoru Fritz  Georg tarafından 1960 yılında kurulan Doktor  Georg Körler Vakfı adına düzenlenen  bu ödül , göz cerrahisi  konusunda çalışmalar yapan başarılı doktorlara veriliyor. Almanya'nın prestijli ödülleri arasında yer alan Dr. Georg ödülü uluslararası ortamlarda da   tanınıyor.
Dr. Harun Akgül Malatya kökenli ve  Almanya çalışmak amacıyla gitmiş bir ailenin çocuğu. Almanya'nın Walldorf kasabasında doğup büyüdü.  Heidelberg Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra göz hastalıkları konusunda uzmanlık eğitimini  tamamlayarak  göz doktoru oldu. Neden göz doktorluğunu seçtiği konusunda kendisine yöneltilen bir soruyu ‘Gözün mükemmel ötesi bir organ olması nedeniyle ihtisasımı bu konuda yaptım. Benim başarımda önemli olan azimdir. Ben yabancıyım, önümü keserler diye hiçbir zaman  düşünmedim ve yılmadım. Çalıştıktan sonra başarı geliyor. Amacım yurt dışındaki  insanlarımıza hizmet etmek, onlara yardımcı  olmak. Bu  amaçla   Almanya’nın Köln şehrinde özel bir klinik açmayı düşünüyorum ' diye yanıtladı.

                             23 gram ağırlığında  bir  alet
Bu gün 32 yaşında olan Dr. Harun Akgül , Essen Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları  Kliniği'nde yedi yıldan beri başhekim yardımcısı  olarak çalışıyor. Akgül göz tümörleri üzerine yaptığı çalışmaları ile tüm dünyada tanınıyor. Bu ödül  kendisine  özel  çabalarıyla geliştirdiği  23 gram ağırlığında, çift başlı olarak tasarlanmış bir alet nedeniyle verildi. Bu alet  göz tümörlü hastaların   gözüne  zarar vermeden parça yani biyopsi almaya yarıyor.  Akgül, yakında açıklayacağı ve   lazerle göz hastalıklarının tedavileri  konusunda başka çalışmaları da olduğunu ifade etti.

                       Ödül ilk kez göçmen bir doktora verildi
 Dr. Akgül, Ren-Vestfalen Göz Doktorları Birliği (RWA) tarafından Bonn'daki Maritim Oteli'nde 172.'si düzenlenen seminerde 10 bin Euro değerindeki ödülünü RWA Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Scheider'in elinden aldı. Ödülden ötürü mutluluğunu dile getiren Dr. Akgül, “İlk kez göçmen kökenli bir doktora verilen bu ödülünden dolayı  büyük mutluluk duydum. Bana destek veren ailem ve hastanedeki çalışma arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Aldığım bu başarını Türk gençlerine de örnek olmasını isterim” dedi. Ödül töreninde Türk doktorun ailesinin yanı sıra Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa ve Niederrhein TürkAkademisyenler Birliği Başkanı Davut Karapınar da hazır bulundu. Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa'da Harun Akgül'ün konuşmasından çok duygulandığını ve Akgül gibi başarılı Türkleri toplumun tanımasının önemli olduğunu belirtti. Göçmen bir ailenin çocuğu olarak Dr. Akgül'ün elde ettiği başarının önemini vurgulayan Basa, gençlerin Akgül'ü örnek alarak eğitime daha fazla önem vermelerini istedi.

3 Ağustos 2014 Pazar

DOKTOR ATİLLA ORHAN




Atilla Orhan’ı ilk tanıdığımda tıp fakültesinde öğrenciydi. Sessiz ve kendi halinde birisiydi. Fazla arkadaşı olmadığından genellikle tek başınaydı. Hızlı hızlı yürür, kısık bir ses tonuyla konuşurdu. Tıp fakültesini başarıyla bitirdiğini biliyorum. Daha sonra kadın hastalıkları ve doğum konusunda uzmanlık yaptı. Titiz ve bilgili olduğundan  meslek yaşamında oldukça başarılıydı. Karşıyaka Devlet Hastanesine tayini çıktıktan kısa bir süre sonra  muayenehane açtı. İşleri güzeldi. Bu arada evlendi. Bir çocuğu dünyaya geldi. Artık düzgün bir yaşantısı vardı. Sabah erken saatlerde hastaneye gidiyor. Öğlenden sonrada özel muayenehanesinde gecenin geç saatlerine kadar hastalarına bakıyordu. İyi doktordu.  Kimseyi kırmaz, hastalara elinden gelen yardımı yapmaya çalışırdı.

                                                 HÜSEYİN G.
Hüseyin G.  çevresinde sevilmeyen birisiydi. Şöförlük,  bahçıvanlık, gece bekçiliği  gibi  pek çok işe girmiş çıkmış hiç birisinde başarılı olamayıp  kısa bir süre sonra tekrar sokaklara dönmüştü.
Karısı kendi çalışmasıyla kazandığı az miktardaki para ile evlerini geçindirmeye çalışıyordu. Hüseyin’in arkadaşlarının da  doğru dürüst  işleri yoktu. Kahve köşelerinde okey ve kağıt oynayarak vakit geçirip, boş   sohbetlerle akşamı ederlerdi. Bu arada vaz geçemediği alışkanlığı  at yarışlarıydı. At yarışlarından zengin olacağına inanmıştı. Bu nedenle kaybettiği paraları hiç dert etmiyordu. 

                                              KARISI  HAMİLEYDİ
Eşinin  hamile olduğunu öğrendiğinde  zaten zor geçindiklerini düşünerek bu habere sevinmedi. Karısı  bir doktora götür diye tutturmuştu. Bir arkadaşı doktor Atilla Orhan’ı fakir dostu ve iyi bir doktor diye tanıttı. Hakikaten de dediği gibiydi. Durumlarını anlayışla karşılayan doktor,  muayenehanesine  pek çok kez  gelmelerine  rağmen ücret talep etmedi. Doktor Atilla Orhan’ın yardımıyla dünyaya gelen bebek sağlıklıydı.
 Hüseyin'in çocuğunun olması  yaşantısında bir değişikliğe yol açmamıştı. Gene sabahtan kahveye gidip  aynı arkadaşlarıyla at yarışı oynamaya devam ediyordu. Yalnız bu aralar karısı çalışamadığından derin bir parasızlık içerisindeydi. At yarışlarında da tam istediği dönem başlamak üzereydi. Bir yerden para bulmalıydı. Yarışlarda mutlaka kazanacağına inanıyordu. Aklına doktor Atilla Orhan geldi. Onda çok para olmalıydı. Her gün muayenehanesinde pek çok hasta muayene ediyor, ameliyatlara giriyor doğum yaptırıyordu.  Ondan isteyeyim vermez ise zorla alırım  diye düşünüyordu. Korkutmak amaçlı oyuncak bir tabanca aldı. Her zaman yanında duran bıçağını kontrol etti. Doktorun beklemeye başladı. 

                                               9 MAYIS  2005
Mayıs ayı olmasına rağmen  serin bir pazartesi gecesiydi. Hüseyin  doktorun  muayenehanesinin bulunduğu Karşıyaka tren istasyonunun hemen yanındaki 1732 sokaktaki Şebnem Apartmanın kapısında beklemeye başladı. Doktorun işleri her zamanki gibi çoktu. Saatler saatleri kovaladı. 22.30 sıralarında doktor Atilla Orhan tüm işlerini bitirip kapısını kapattığı anda karşısında Hüseyin'i  gördü. Bir şey sormaya geldi herhalde diye düşünerek elini dostça uzattı. Hüseyin elini sıkmayıp ‘Çok borcum var bana yardım et ‘ diyerek  doktorun önünü kesmeye çalıştı. Doktor Atilla Orhan ‘Sana yeterince yardım ettim ‘ diye yanıt verdi. Hüseyin ‘20000 liradan fazla borcum var alacak kimsem yok. Sen  çok para kazanıyorsun biraz versen ne olur ki ‘dedi. Korkutmak amacıylada yanında bulundurduğu tabancasını doktora yöneltti. Tabancayı ilk başta gerçek zanneden Atilla Orhan ‘Tüm param  bu’  diyerek cüzdanını uzattı.  Fakat o anda tabancanın gerçek olmadığını fark edince apartmandan çıkmak için  dış kapıya doğru yöneldi.  Hüseyin’in paralarını almadan onu bırakmaya niyeti yoktu. Tabancasının bir işe yaramadığını anlayınca da yanında  taşıdığı bıçağı  arka arkaya saplamaya başladı. Bir iki üç derken tam sekiz defa sapladı. Doktor Atilla Orhan’ın cansız vücudu yere yıkılırken Hüseyin onun cüzdanındaki 750 lirayı alıp  ara sokaklarda kayboldu.
Herkesin yardımına koşan bilgili ve iyi kalpli  doktor  Atilla Orhan’ın  yaşamı  maalesef böyle sonlandı.
Olayı duyan Karşıyaka Emniyet Müdürünün bizzat ilgilenmesi sonucunda katil Hüseyin Gülmez bir saat içerisinde yakalandı. Suçunu itiraf etti. Yargılandığı mahkemede planlı cinayet suçundan   ömür boyu hapis cezası aldı. Şimdi ceza evinde.



2 Ağustos 2014 Cumartesi

MELANKOLİ





Düşünme akışının birden kesilmesi , sıkıntı, mutsuzluk , kötü düşüncelerin yarattığı karamsarlık ile karakterize derin depresyon durumuna melankoli veya melankolik depresyon ismi verilir. Halk arasında toplumdan kaçıp,içine kapanma hali olarak bilinmesine karşın aslında ciddi ve tedavi edilebilen bir hastalıktır. İnsan beyninde kalıtsal olduğu düşünülen bir takım kimyasal değişikler sonucunda ortaya çıkar. Başlangıcı oldukça sinsi olup ilk dikkat çeken bulgusu mizaç ve karakter değişikliğidir. Kişi eskiye göre  daha hassas olup, en ufak olaylar karşısında saatlerce ağlamakta ,normal hareketlerinde ise  belirgin bir yavaşlama göze çarpmaktadır. Günlük işlerini ihmal etmeye başlar. Çalışma hayatında verimi hızla düşer. Uykusuzluk ve iştah kaybı tüm olgularda görülen değişmez bir bulgudur. Baş ağrısı, kabızlık, ellerde titreme ve kilo kaybı sık rastlanan diğer belirtilerdir. Tüm yaşantısını korku ve endişe sardığı zaman melankolinin tamamen yerleştiği söylenebilir.

                                       HASTALARIN   GÖRÜNTÜSÜ
Hastaların karakteristik bir yüz ifadesi ve görünümü  vardır. Vücudu ve başı öne doğru eğik  omuzları düşük, gözleri sürekli  yere dikilidir. Yavaş hareket eder. Az konuşur sesi kısıktır. Sesinin  zorlukla çıktığı bile  düşünülebilir. Çoğu kere ne dediğini anlamak güçtür. Yüzünde pek mimik görülmez. Genellikle iki kaşının arasında omega harfine benzer bir kırışıklık vardır. Melankolik kişi hareket etmek istediği halde gerekli enerjiyi kendisinde bulamadığı için hareketsizdir.

                                  KORKULAN  TEPKİ = İNTİHAR
Melankoliklerdeki intihar arzusunun üzerinde özellikle durmak gerekir. Eğer kendi kendisini  şuçlama şeklinde de  bir düşüncesi varsa intihar  kendisini cezalandırmadır.Kişi kendisini suçlu ve işe yaramaz  hisseder.Ailesine  yük olduğunu düşünmektedir.Kimse tarafından sevilmediğini ve yaşamının gereksiz olduğu inanır.İntihar arzusu oluşunca bunu  çevreye hissettirilmez. Fırsat bulunduğu anda ise bunu gerçekleştirir. Bu nedenle fikir oluştumu intihara engel olmak son derece güç hatta imkansızdır. İntihar için çeşitli araçlar kullanılır. En sık görülen kendini asma şeklinde olandır. Diğerleri ilaç ve çeşitli zehirlerdir.
                
                                ÇOK ESKİDEN TANIMLANMIŞTI                              
Eski zamanlardan beri bilinen bu hastalığı Aristotales doğaları gereği bu tür   yaşam tarzını seçenleri melankolik olarak kabul edilmemesi gerektiğini söyler. Hipokrat  melankolik hastaların kendi dünyaları içerisinde acıdan kıvrandıklarından bahseder. Ünlü Alman filozofu Nietzsche ise melankoliklerin herkes gibi yaşamak istemediklerini gözlemiş. Ona göre bu tür hastalar içsel kuvvetlerini kaybetmiş olan kişilerdir.

                                           TEDAVİ
Melankolik hastaların  tedavisinin  psikiyatri kliniklerinde yapılmalıdır. Ayaktan tedavi ile şifa bulması zor hatta imkansız olduğundan hastanın bir müddet  hastanede  yatırılması şarttır. İlk önlenmesi gereken intihar dürtüsüdür. Diğer taraftan kişilerde oluşan gıda reddi ciddi  bir  beslenme problemini de beraber getirir. Buda  hastane ortamında çözülmesi gereken  bir sorundur. İlaç tedavisinin  doktor  kontrolunda ve sürekli izlenerek yapılması hasta için faydalıdır. İlaç tedavisinde dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan bir tanesi de intiharın önlenmesidir. Çünkü melankolik hastalarda ilaç tedavisinin sağladığı iyilik hastanın intihar düşüncesinin artmasına neden olur. Bu nedenle  iyileşme dönemlerinde  çok dikkatli olarak gözlenmelidir.