2 Ağustos 2014 Cumartesi

TELEFONDA HİPNOZ...YENİ BİR DOLANDIRMA YÖNTEMİ



 Hipnoz kelimesi eski Yunanca’da uyku anlamına gelse de   aslında 

telkin yoluyla oluşmuş ve  bilincin tamamen açık olduğu   bir trans halidir. Hipnozu, bir konuya konsantre olma halinde dıştan gelen uyarılara ilgisiz kalıp  olayları farklı algılama durumu  olarak ta tanımlayabiliriz. Bu durumda kişi çevresel ve düşüncesel  uyaranlardan kısa bir süreliğine uzaklaşarak,  telkinlerin etkisi altında kalmaktadır. Yapılan araştırmalar direnç göstermeyen,  zeki, kültürlü ve ruh sağlığı yerinde olan kişilerin daha kolay hipnoza girebildiklerini saptamıştır. Hipnozun etkili olabilmesi için kişinin söylenenlere inanması ise en önemli faktördür.
Son zamanlarda telefon aracılığı ile uygulanan ve benim telefonda hipnoz olarak isimlendirdiğim olay   yaygın  bir dolandırılıcılık   olarak karşımıza çıkıyor. Bu yöntemde seçilen subjeye telkin yolu ile bazı işleri yapması söyleniyor. Hipnotize olup trans halinde geçen kişi   telefonda sürekli konuşarak bilinç altını etkileyen sahsın  etkisi altına giriyor. Bu esnada  irade zayıflamış, dış etkiler yok olmuştur. Kişi sadece telefondaki sesi duymakta ve onun istediklerini bir an önce yerine getirmek istemektedir.


Pek çok örnekleri olan telefon aracılığı ile  hipnoz yönteminin genellikle nasıl uygulandığından  bahsetmek istiyorum.

1. Telefonla arayan bir kişi   telefonunuzdan  bir devlet görevlisinin  ailesinin  rahatsız edildiğini söyler. Bu uydurma hikaye  bazen   aranan bir katilin kopyalama yöntemiyle elde ettiği telefon kartınız aracılığı ile    telefonunuzu  kullandığını veya bir  şebekenin  kaçakçılık işlerinde  telefonunuzla  irtibat sağlandığından bahseder.     Sık rastlanan  başka bir şeklinde ise  cep telefonunuza   çekilişten para kazandığınızı ve gerekli işlemlerin yapılabilmesi için  .. nolu telefonu aramanız gerektiğini yazan  bir ileti gelmesiyle başlar.
2. Telefondaki ses aradığı kişide trans hali oluşturmak için  ikna edici bir ses tonuyla  yavaş ve  tane tane konuşmaktadır. Genellikle arka planda polis telsizinin sesi duyulur. Konuşmaları dinlemeye  başlayan  bazı  kişiler ikna olmaya başlar. Bu anda kişi farkında olmasa da   bir dolandırıcılık şebekesinin tuzağına düşmek üzeredir.
3. Dolandırıcı  aradığı sahsın  konuşulanlara ikna olduğunu anladığı anda irtibatın kesilmemesi ve başka yeri aramaması için  sürekli olarak telefonunu  açık tutmasını  söyler. Bilir ki telefon kapandığı zaman hipnozun bitecek.     Bu sırada sürekli olarak emniyet müdürlüğü tarafından konuşmanın dinlendiğini ve kayıt altına alındığını söyleyerek bir çeşit güven ortamı yaratılmaya çalışılır.
4. Telefonun kartınızı kopyalayarak  sizi   sıkıntılı    duruma sokan  kişinin  emniyet tarafından takip edildiğini fakat iletişim sürekliliğinin sağlanabilmesi için  kontör yollanması gerektiği söylenir. Veya çekilişte  kazandığınız parayı alabilmek içinde bu transferin yapılması gerektiği ikna edici bir tarzda anlatılır. Şahıs  en yakın banka şubesine yönlendirilerek bankomattan verilen hesaba   para nakli yaptırılır veya  kontör yükletilir. Yolladıkça   biraz daha yollanması gerektiği söylenir. Hipnozun etkisi devam ettiği müddetçe kişi para veya kontör yollamaya devam eder.
5. Telefon kapatıldığı  hipnozun etkisi biter. Hipnotize eden ses artık yoktur. Kişi gerçeklerle karşı karşıyadır. Şimdi zararın saptama ve polise gitme zamanıdır. Ama bu safhada yapacak bir şey yok. Binlerce lira kısa bir sürede  içerisinde uçup gitmiştir.

                                   Yaşanmış bazı örnekler 


1.Trabzon Fatih Devlet Hastanesi  doktorlarından  M.K.(43)'yı kendisini baş komiser Hakan diye tanıtan kişi konuşması sırasında telsiz konuşmalarını da dinlettiği doktora, "Sizinle ilgili özel bir konu var" diyerek verdiği 105 farklı numaranın her birine bin kontör göndermesini istedi. Hastaneden aceleyle  çıkan Doktor Kara, bir ATM'ye giderek 105 farklı numaraya 1,5 saat içerisinde biner kontör gönderdi. Durumdan şüphelenen doktor kısa bir araştırma yapınca dolandırıldığını anladı.


2.Kdz.Ereğli Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Z.Ç. yaşadığı olayı şöyle anlattı. ‘Hastanenin direk telefonundan arayan bir kişi  bana özel görüşmemiz gerekiyor. Emniyet Müdürlüğünden arıyorum  sicil numaram da şudur diyerek cep telefonumu istedi. Numarasını verdim ve beni gizli bir numaradan aradı. Yanınızda kimse olmasın çok gizli bir konu var ‘dedi. . Bana ‘Bankadaki tüm hesaplarınız  bloke edilmiş. Cep telefonu numaranız kopyalanıp, size ait bu telefon numarasından Karadeniz Bölge Komutanının eşi aranarak küfür ediliyormuş ‘dedi. Bu kişiyi tespit ettiklerini adının da Kenan Karhan olduğunu yakalanması için de yardımcı olmamı istedi. Kendisine Ereğli Cumhuriyet Savcılığına veya emniyete hemen gelebileceğimi söyledim. Bana biz konuyu takip ediyoruz sorunu çözeceğiz dedi. Kredi kartımdan kontör yüklememi talep etti, ben ‘Şuan yükleyemem ‘desem de hastanenin ATM'sine gidin oradan yükleyebilirsiniz dedi. Gittim ve 60 bin kontör yükledim. Kredi kartımın limiti bitti .Bana diğer arkadaşlarımın da kredi kartlarından kontör yüklememi ve çok az bir limit kaldığını söyledi. Arkadaşlarımdan da kredi kartlarını aldım birinden 2 bin TL diğerinden 3 bin TL olmak üzere yaklaşık 17-18 bin TL'lik bir kontör yükledikten sonra  iletişim kesilince gerçeği fark ettiğini  anlatır.  

3.Mehmet Karamustafaoğlu’nun, karşılaştığı olayı  “Bir gün 0542 3.. 18 .. nolu bir telefon tarafından arandım. Karşıdaki  kendisini Diyarbakır’da yaşayan Av. Rasim Akduman olarak tanıttı ve benim telefonumdan sürekli kendisine küfürlü mesajlar geldiğini söyledi. Böyle bir olayın mümkün olamayacağını söyledim. Bana, Telsim Müşteri Hizmetleri’ni arayarak benim numaramı araştırdığını ve kendisine gönderilen mesajların internet üzerinden de gidebileceğini öğrendiğini, benim için cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunacağını söyledi. Sonra müşteri temsilcileriyle birlikte konferans görüşmesi yapma teklifinde bulundu ve bana bir numara vererek, ‘Hemen şimdi konuşurken, tuşlayın, bu numarayı, oraya bağlanacaksınız, hep birlikte görüşür, konuyu aydınlatırız dedi. Verdiği numarayı tuşlamadım ve bu olayı araştıracağımı, daha sonra duruma göre kendisiyle irtibat kuracağımı söyledim. Yaptığım araştırmalar sonucunda bu olayın tamamen bir sahtekârlık şebekesi olduğunu ve eğer verdiği numarayı tuşlamış olsaydım, bütün kişisel bilgilerime ulaşmış olacaklarını öğrendim.” 

4. Hakim, savcı, asker, öğretim üyesi, iş adamı, doktor ve mühendisleri de ikna kabiliyetleriyle telefonda kandırarak dolandıran zanlılar, geçen aylarda üst düzey bir komutanı da Ergenekon soruşturması kapsamında aradıklarını belirterek görüştü. Bu kişiyle yaklaşık bir saat telefonda görüşen zanlılar, soruşturmanın gerçekleştirilmesi için iki bin kontör yüklemesini istedi. Zanlıların isteklerini kabul eden komutanın daha sonradan dolandırıldığını fark ettiği öğrenildi. 

5. Bir meşrubat firması  reklamında  kapağın altındaki şifreyi gönderenlerin 10 bin TL'ye kadar ödül kazanabileceklerini vaat ediyor. Birçok vatandaşın cep telefonlarına mesaj gönderen dolandırıcılar ise, Bu firmanın adını vererek bu telefon numarasının 10 bin TL ödül kazandığını, kontör gönderilmesi halinde bu paranın kendisine ulaştırılacağını' belirtiyor. Şebeke üyelerinin tuzağa düşürdüğü   kişilerden birisi de Samsun’ bir akaryakıt istasyonunda askari ücretle çalışan 2 çocuk babası E.A. ( 38 ) oldu. Cep telefonuna gelen mesajda reklam yapan meşrubat firmasından para ödülü kazandınız. Ödülü almak istiyorsanız, 53…'li numayarı arayın.' yazıyor. Mesajı alan E.A.  sonrasını şöyle anlattı: "Telefonuma mesaj gelince aradım. Telefonda meşrubat firmasının ' müziği' vardı. 10 bin TL para ödülü kazandığımı söyledi. 'Onaylıyor musunuz' diye sordu. 'Onaylıyorum' dedim. Ödülü alabilmek için 600 kontör gönderdim. Daha sonra arayan soran olmadı. Danışma hattını aradığımda   kontör dolandırıcılığı yapıldığını söylediler. 

Örnekleri çoğaltmamız mümkün. Yöntem hep aynı. Sonuç hep aynı. Söylemeye gerek var mı bilmem ama hiçbir devlet kuruluşu veya  özel kuruluş sizi arayıp kontör  istemez. Para transferi yapmanız halinde üstünüzde olan beladan kurtulabileceğinizi söylemez.
Telefonda hipnoz çok yaygın. Telefonda gelen aramalara veya mesajlara dikkat edin. Geçen gün Haberhürriyeti’nde de yer alan bir haberde büyük bir telefon dolandırıcılığı şebekesinin yakalandığı yazıyordu.  Ama  kaç çete daha var acaba?  Bu arada yurt dışından gelen  cevapsız aramalara tekrar geri dönmeyin, başka bir dolancılık türü sizi bekliyor olabilir. Telefondaki tuzaklara karşı aman dikkat.

BELEVİ MOZOLESİ



Belevi Mozolesi veya  Anıt Mezarı, İzmir'in Selçuk İlçesi yakınlarında bulunan Belevi'de , İ.Ö.  301'de  yapılmış olan büyük  bir mezardır.
Mozole  Büyük İskender'in komutanları arasında yer alan ve başkenti Efes olan büyük bir  imparatorluk kuran  Kral Lysimachus kendi  için yaptırmıştı.
Fakat  İ.Ö. 281 yılında Selevkos’lular ile yapılan bir savaş sırasında
Lysimachus öldürülünce kendi yaptırdığı mezarına konmadan savaş alanında gömülür. Bu savaş sonrasında bölge tamamen Selevkos İmparatorluğunun eline geçer. Anıt mezar uzun bir süre boş kaldıktan sonra Selevkos krallarından olan II.  Antiochus Theos anıt mezarı kendisi için kullanmayı düşünerek restore ettirir. Kral Theos  İ.Ö. 246 yılında 40 yaşında Efes şehrinde ölümünün ardından anıt mezara defnedilir.
 Belevi Anıt mezarı esas olarak  Halikarnassos Mozolesi'nden etkilenerek yapılmıştı.  Yapı büyük bir kayanın üzerinde ve on metre yüksekliğindeydi. Defin odası tabanı oluşturan  kaya oyularak oluşturmuş.  Bu odadan  çıkartılan  lahit,  Selçuk Müzesi'nde, mozolenin duvarlarını süsleyen ve çeşitli  savaşlar ile mitolojik olayları  anlatan freskler  İzmir Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.  Bu kaidenin üst katında  yirmi sekiz adet sütun yapıta ihtişamlık veriyordu. Şu anda görülmeyen çatısı muhtemelen Halikarnasos  Mozolesi'nde olduğu gibi   piramit şeklindeydi. Atlar, grifonlar ve içerisinde çiçek bulunan vazolar tavan bezemelerini oluşturmaktaydı. 




THYATEİRA

Akhisar ilçesinin antik çağdaki ismidir. Kumçay ve Gördük çayının taşıdığı  alüvyonlarla oluşan Akhisar Ovası, ilk çağlardan bu güne bereketli toprakları nedeniyle  tercih edilen  yerleşim alanı oldu. Ayrıca  Kuzey Anadolu ve Marmara’yı Ege kıyılarına bağlayan ana yollar üzerinde yer alması da önemini arttırdı. Akhisar Ovasındaki höyüklerden elde edilen bulgular,  bölgedeki yerleşimin tarihin ilk zamanlarından beri var olduğunu gösteriyor.
Selevkos Krallığını kuran, Büyük İskenderin ünlü kumandanı  1.Selevkos Nikator,  bu bölgede dağınık yaşayan göçebeleri toplayarak  İÖ 281 yılında Thyateira şehrini kurdu. İÖ 79-23 yılları arasında yaşayan ünlü Latin bilgini ve yazarı Plinius, şehrin kurulduğunda  isminin Pelopia olarak bilindiğini daha sonraları ise Euhippa adını aldığından bahseder.
Kalıntıları bugünkü Akhisar İlçe merkezinin altında kalan Thyateira antik kenti, Helenistik dönem olan İÖ 2.yy’dan itibaren adını duyurmaya başladı. Bu zamanlarda Bergama Krallarının ilgisi nedeniyle sınırları genişledi. Güzel eserlerle donatıldı.  O devirlerde  antik çağların önemli iki merkezi  olan Pergamon ile Sardes’i birleştiren  bir  noktada  ve kral yolu üzerinde  bulunması şehre  zenginlik ve ticari başarı vermiş, kentin sosyal yaşamını olumlu olarak etkilemişti. 

                                Tarihte ilk köle ayaklanması 
Şehrin tarihte ilginç bir önemi de vardır. Pergamonlu Aristonikos’un Roma’ya karşı Thyateira çevresinde başlattığı ayaklanma tarihteki ilk köle ayaklanması olarak bilinir. Kent, Lidya devletinin ve Pergamon Krallığı'nın en önemli yerleşimleri arasında yer aldı.  Pavlus tarafından Batı Anadolu'da kurulan  hristiyanlığın ilk yedi kilisesinin bir tanesi  Thyateira kentindedir. Bu nedenle kentin adı İncil’de geçmektedir. Roma Çağında Lidya şehirlerinin yargı merkezi haline getirildi.  Lidya Kralı Kroissos zamanı şehrin en parlak günleri olarak bilinir. 13.yy’daki Arap akınlarından büyük zarar gören kent 16.yy sonlarında Osmanlı topraklarına katılır. 

                               Thyateira’dan  günümüze ulaşanlar
Thyateira kazıları Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bilim dalı öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Engin Akdeniz ile Doç. Dr.  Mehmet Karakuyu başkanlığındaki bir ekip tarafından devam ediliyor. Kazılar TC Kültür Bakanlığı, Manisa Valiliği ve Akhisar Belediyesi tarafından destekleniyor. Arkeolojik incelemeler  esas olarak  eski hastane bahçesi ile tepe mezarlığı olarak adlandırılan iki bölümde  yoğunlaşmış.   
Eski hastane bahçesindeki höyükte  kazı çalışmaları devam ediyor. Bu bölgenin   antik  yerleşimin tamamını gören   bir konumda olması nedeniyle şehrin tiyatrosunun  ve  tapınağının burada olduğu ve kazılar sonucunda bunlara ulaşılacağı sanılıyor. Akhisar şehir merkezinde bulunan ve tepe mezarlığı olarak adlandırılan bölümde bulunan  kilisenin hristiyanlık  açısından olan önemi bir çok ziyaretçinin bu bölgeye gelmesini sağlıyor. Şehrin agorasının bu kilisenin yakınlarında olduğunu  hakkında görüşler var.   Bu kilisenin çevresinde bulunan ve birkaç evden oluşan bir yerleşiminde çok yakında gün ışığına çıkarılması bekleniyor.
Akhisar Anadolu Lisesinin bahçesinde ise çevre  kazılarından ve vatandaşlar tarafından bulunan arkeolojik değeri olan bazı taş ve mermer buluntular  açık hava müzesi olarak sergileniyor. Bölgeden çıkarılan diğer arkeolojik eserleri yeni açılan  Akhisar Müzesinde görmek mümkün.   







              






AKHİSAR MÜZESİ



5 Ağustos 2012’de açılan Akhisar Müzesi yurdumuzun en yeni müzesi.
Akhisar ilçemizin merkezinde yer alan bu modern  müzede arkeoloji ve etnografya bölümleri yer alıyor.  Müzenin girişinde bulunan  pano,  Manisa çevresindeki antik kentleri ve  bu bölgede yer alan   höyüklerin yerlerini  gösteriyor. Müzenin içerisinde bulunan diğer panolarda,  Akhisar İlçemizin tarihi  ve antik Thyateira  Kenti kazıları anlatılmış.
Müzenin ilk  görsel vitrini yörede bulunmuş fosillere ayrılmış. Açıklayıcı panoda bu fosillerin oluşumu ve nasıl bozulmadan bu kadar uzun seneler kalabildikleri anlatılmış. Sergilenen eserlerin yaşının 10 ile 18 milyon yıl arasında olduğu saptanmış.



 Bunların hemen yanında bulunan bir vitrin Kulaksızlar Mermer Atölyesi buluntularına ayrılmış. Burası Prehistorik dönemde Batı Anadolu ve Ege dünyasında bu güne kadar bulunan ilk ve tek mermer heykelcik ve kap üretim atölyesidir. Bu atölye Akhisar Kulaksızlar Köyü yakınlarında bulunduğu için bu isimle anılıyor. Uzmanlaşmış bir üretimi temsil ettiğinden buradaki  buluntular çok ilgi görüyor. 




 Diğer bir vitrinde ufak seramik eserlerin yanı sıra vazo, testi, kase,  tabak gibi günlük kullanım eşyalarına yer verilmiş. Bunların çoğu prehistorik dönem olarak tarihlendiriliyor. Bu arada Tunç Çağından kaldığı düşünülen keçi ve ördek şeklindeki  seramik su testilerine başka yerlerde rastlanmayacak kadar ilginç. Cam buluntular ve nümizmatik koleksiyonları, altın ziynet eşyalarını  ayrı vitrinler içerisinde sergileniyor.  Taş ve mermer buluntular  bölümünde mezar stelleri ve mermer  heykelleri görmek mümkün. En ilgimi çekende bir mezar odasının kapısına ait olduğu düşünülen elinde kuş bulunan bir insan kabartması. Sanırım müzenin en değerli eseri bu.




               ETNOGRAFYA SALONUDA ÖZENLE HAZIRLANMIŞ
Etnografya bölümünde cam kase, tabak sürahi gibi günlük ihtiyaçlar için kullanılan cam eşyalar ile Osmanlı döneminde kullanılmış gaz lambaları ile diğer günlük kullanım eşyaları, tabanca ve tüfekler ile çeşitli büyüklükte kılıçlar yer alıyor. Ayrıca yöresel kıyafetler ve yine bu bölgeye ait el işi halılar da sergileniyor. Müzenin bir bölümü de  zaman içerisinde önemini kaybeden el işi sanatlara ayrılmış. Bu meslekleri daha iyi tanıtmak için  eski zamanlardaki dükkanların görünümü esas alınarak yeniden yapılandırılmış. İlk dükkan yörede bir zamanlar çok miktarda ekimi yapılan tütün ve tütün işlemeciliğine ayrılmış. Kaybolmaya başlayan mesleklerden olan semercilik, heybecilik, kalaycılık ve tenekecilik burada yeniden canlandırılmış. Bana kalırsa  çokta güzel düzenlenmiş. Müzenin bahçesinde az miktarda taş ve mermer eseri görmek mümkün. Müzede 434 Arkeolojik , 90 adet Etnografik ve  117 adet Etütlük  olmak üzere 541 eserin bulunduğu, bunun dışında Akhisar Belediyesi, Ege Linyitleri ile vatandaşlar tarafından bağışlanan 410 adet arkeolojik ve etnografik eserle birlikte  müzede toplam  1051 eser yer alıyor.  Yurdumuzun en yeni ve en güzel müzelerinden birisi  Akhisar’da. Ziyaret etmeyi ihmal etmeyin derim.






HYLLARİMA ve KYON.. KAVAKLIDERE YAKINLARINDA İKİ ANTİK ŞEHİR



                                          HYLLARİMA

Kavaklıdere’nin  Derebağ köyünün  yanında Maltepe ismiyle bilinen bir yükseltinin çevresindedir.  Yerleşimin ne zaman kurulduğu hakkında bilgi yoktur. Bazı kaynaklar şehrin, Anadolu’nun en eski uygarlıklarından  olan Luvi’ler tarafından kurulduğunu ve o dönemlerde Ullarima ismiyle anıldığından  bahseder. Burada Roma döneminde sikke basıldığı biliniyor.  Yerleşimin  kaç yıl varlığını koruduğu ve neden terk edildiği hakkında  bir bilgi bulunmuyor. Şehirde  yaşayanlar  günümüz Antalya yakınlarında bulunan Termassos şehrine taşınmışlar. Günümüze ulaşan bulguların çoğu Roma döneminden kalmış.  Şehrin etrafını çeviren surlar, tiyatrosu ve kaya mezarları   en önemli kalıntılardır.  Kısmen oturma yerleri belli olan tiyatrosunun 2000 kişilik olduğu tahmin ediliyor. Yamaca dayalı olan oturma bölümünün ön tarafında şehrin ileri gelenlerinin  oturduğu koltuklar görülüyor. Tiyatroyu çevreleyen duvarların bir kısmını izlemek mümkün. Şehri çevreleyen surlar yaklaşık iki metre kalınlığında  taş bloklardan oluşmuş.  Hiçbir kazı çalışması yapılmamış olan bu yerleşimde  Prof. Dr. Ender Varinlioğlu ve Prof. Dr. Pierre Debord tarafından kurulan   ekiple  yaz aylarında yapılan  yüzey araştırmaları sırasında bulunan az miktardaki arkeolojik eser  Muğla Müzesine teslim edilmiş.




                                                       KYON

Konum olarak Muğla Kavaklıdere İlçesi yakınlarındaki Çamlıbel ( Eski isimleri Çamyayla ve Belibol )  beldesindedir. Bölgede arkeolojik kazı yapılmadığı için şehir hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ünlü coğrafya yazarı Strabon, ‘Antik Anadolu Coğrafyası’ isimli kitabında şehrin sadece isminden bahsetmesine karşın yerleşim hakkında başka bilgi vermez. Roma döneminde  kendi adına sikke bastırmış olması o dönemlerde önemli bir yerleşim olduğunun  göstergesi olarak kabul ediliyor. Şehrin Bizans zamanındada varlığını devam ettirdiğini görüyoruz. Bu dönemde ‘Paliapolis’  ismiyle biliniyor. Roma dönemiyle tarihlendirilen  tiyatrosunun büyük bir kısmı ve orkestrası toprak altında kalmış. Günümüzde tiyatroya ait olan 13 basamaklı bir oturma grubunu görülüyor. Bu şehirden  günümüze ulaşan başka bir bulgu yok.   Çamlıbel yerleşkesi içerisinde çeşitli zamanlarda yapılan inşaat çalışmaları sırasında birkaç mezar ile bunlara  ait stellerin bulunduğunun bilinmesine rağmen bunların şu anda nerede olduğunu öğrenemedim.  


 

İZMİR ÇEVRESİNDEKİ HÖYÜKLER

Höyükler,  eski  yerleşim merkezlerinin  üstünün zamanla toprakla örtülüp bir tepe haline gelmesiyle oluşan  ve birbirinin  üstünde yer alan    çok evreli yerleşim yerleridir. Kerpiç evlerin ve duvarlarının zaman içerisinde yıkılmasıyla oluşan alanların üzerine  yeni inşaat yapabilmek için  üzerlerinin toprak ve kumla doldurulmasıyla seviyenin yükseltilmesiyle oluşan  suni tepeler olarak ta tanımlayabiliriz. 

                                          Bakla Tepe
 Menderes ilçesi yakınlarındaki Bulgurca köyünün kuzeyinde yer alan 70 metre yüksekliğinde bir höyüktür.  Bu höyük üzerinde bakla ekimi yapıldığı için halk arasında Bakla Tepe olarak bilinir. Bulgurca Çayının doğusunda  yer alan bu  tepenin altındaki kalıntıların Bulgurca Köyüne kadar uzandığı düşünülüyor. Höyükte 1995 ile 1998 arasında yapılan arkeolojik kazılar yerleşimin geniş bir alana yayıldığını göstermiştir. Bu arkeolojik  çalışmalara rağmen önlenemeyen  kaçak kazılar, 1.Dünya savaşı sırasında  top çukuru olarak kullanılması ve köy temelleri Bakla Tepe’nin doğal yapısının bozulmasına yol açtı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen arkeolojik  kazılar  bölgede  yerleşimin tarihin çok eski devirlerine kadar uzandığını gösterdi. Denize yakın olması, verimli toprakları ve ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle bölgede yaşayanların refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülüyor.  

                                         Ulucak  Höyüğü
Ulucak höyüğü İzmir Ankara yolu üzerinde Kemalpaşa İlçesi yakınlarındadır. Bölgede uzun yıllardan beri arkeolojik kazı çalışmaları devam ediyor.  Kazılar 2009 yılından beri Trakya Üniversitesi arkeoloji bilim dalı öğretim üyelerinden Özlem Çevik başkanlığındaki bir ekip tarafından sürdürülüyor. Ulucak Höyüğündeki değerlendirmeler buradaki ilk yaşamın Neolitik Çağda başladığını gösteriyor. Bu dönem dağınık ve bireysel yaşamdan birleşik yaşama geçişin, ilk köylerin kurulduğu ve hayvanların  evcilleştirilmeye başladığı  zamanlardır. Köylerde yaşayanlar çiftçilikle uğraşmakta ve evcil hayvanlardan da faydalanarak  yaşamlarını sürdürürlerdi. Kemalpaşa ovasının bereketli toprakları ve Nif çayından sağlanan bol miktarda su,  bereketli tarım yapılmasına olanak vermekteydi. Özellikle arpa ve buğday ekimi yapıldığını ve evcilleştirilen hayvanlardan elde edilen  süt ve diğer ürünlerin günlük besinsel gıdalara arasında yer alamaya başladığını görmekteyiz. Köy yerleşimlerindeki evler taş temelli ve kerpiç duvarlıdır. Evler genellikle tek oda olmakla birlikte az miktardaki ev birden fazla bölmelidir. Bazı evlerin önünde küçük birer  avluda yer alır. Evlerin yoğun olduğu yerlerde yapılan kazılarda bir çok çanak çömlek, ilkel fırınlar, ocaklar gibi günlük yaşantı sırasında gerekli olan aletler, ufak heykelcikler ile kadın süs malzemeleri bulundu. Kazıların devam ettiği Ulucak Höyüğündeki araştırmalar tamamlandığında Batı Anadolu’daki günlük yaşamın nasıl olduğu hakkında bilgi sahibi olmamızı kolaylaştıracaktır.  

                                       Yeşilova  Höyüğü
2003 yılında İzmir Bornova İlçesi Karacaoğlan mahallesindeki Manda Çayı içerisinden park ve bahçeler için toprak alınması sırasında İzmir’in ilk yerleşimlerine ait arkeolojik bulgulara rastlandı. Bu keşiften sonra İzmir Arkeoloji Müzesi ile Ege Üniversitesi Arkeoloji ana bilim dalı ortak çalışmasıyla kazılara 2005 yılında  başlandı. 2008 yılından itibaren Ege Üniversitesi öğretim üyelerinden Zafer Derin başkanlığındaki bir ekip tarafından devam ediliyor
Yeşilova Höyüğü’nün ilk yerleşiminin  Neolitik Çağ’a ( Cilalı Taş Devrine ) kadar uzadığı biliniyor. Günümüzde  yerleşimin olduğu bölge alüvyonlu bir tepeciğin altındadır.  Yerleşimin 70 bin metrekarelik bir alana yayıldığı  ve Anadolu’nun en büyük yerleşimlerinden birisi olduğu düşünülüyor.  İzmir ve Bornova’ya ilk yerleşimlerin günümüzden 8000- 9000  yıl önceye kadar uzanır.  Gelenlerin  Yeşilova Höyüğünün bulunduğu alanda yaşamaya devam ettikleri  anlaşılmaktadır. ( Son dönemde Radyo Karbonla yapılan incelemeler bu sürenin  6500 yıldan az olmadığını göstermekte.) Kazı çalışmaları sırasında Neolitiik  dönemden kalan bir binaya ulaşıldı. Bu binaya  ait   ocak olarak kullanıldığı düşünülen bir bölüm ile bahçesinde   bir kuyu kalıntısı görüldü. Nekropol alanı olduğu  düşünülen bir bölgede kiremitten yapılmış çocuk gömülerinden oluşan beş adet  mezar ile Geç Roma Dönemine ait  erişkin mezarları ortaya çıkarıldı. Bunlar haricinde ev, depo veya işlik olarak kullanılan değişik yapılara da rastlandı. Tüm kazı alanında ele geçen  keramiklerin rengi   kırmızı, kırmızımsı sarı veya kızıl kahveden oluşuyordu.  Bunlar  arasında çanaklar, değişik yapıda çömlekler ve kaseler vardır.  Keramik dışında bulunan çeşitli boy ve değişik yapıdaki  baltalar,  mühürler, çakmaktaşları, kazıyıcı ve kesiciler , ok ve mızrak uçları , havanlar, ezgi taşları ve öğütme taşlarına ulaşıldı.  Bu çalışmalar  sırasında bulunan 600 kadar arkeolojik değeri olan bulgu, kazı ekibi tarafından  İzmir Arkeoloji Müzesine teslim edildi.

                                    Diğer  höyükler
Bornova ovasının verimli topraklara sahip olması tarihin ilk zamanlarından beri yerleşim alanı olarak ilgi görmesine neden oldu.
İzmir Bornova’da Yeşilova Höyüğünden başka iki adet daha höyük saptandı. Yassıtepe Höyüğü Forum Bornova’nın karşısındaki  binaların arasında bulunuyor. Bornova Anadolu Lisesinin bahçesinde bulunan İpekli Kuyu Höyüğündeki yüzey araştırmalarının tamamlandığını ve kısa bir süre sonra kazıların başlayacağı düşünülüyor.


1 Ağustos 2014 Cuma

KYME

                           
Kelime anlamı deniz dalgası olan  Kyme, İzmir’in Aliağa İlçesi  yakınlarındaki Çandarlı körfezinin  güney kıyısındadır. Kentin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Strabon’un yazdıklarına göre şehir,  İÖ 1046 yılında Yunanistan’ın kuzeyinden bu bölgeye  gelen Aioller  tarafından kurulmuştur. Kent  arkaik dönemde tarım ekonomisi ve limanları yoluyla yaptıkları ticaret  sayesinde ekonomik açıdan çok gelişmişti. Klasik dönem olan  İÖ 450-323 yılları arasında  Kyme, Aiolis birliğinin merkezi hatta lideri konumundaydı. Şehir daha sonra Atina Birliğinin bir üyesi oldu. İÖ 4.yy ikinci yarısında şehri ziyaret eden Büyük İskender şehri çok beğendiği için Apollon Tapınağına bronz bir şamdan hediye ettiğinden bahsedilir.  Helenistik dönemde ( İÖ 323-31 ) şehirde bir çok yeni bina yapıldı. Şehrin etrafını çevreleyen sur duvarları, tiyatro, güney tepede yeni yerleşim alanı ve mendireğin genişletilmesi hep bu yıllardan kalan eserlerdir. Bölgenin önemli bir liman kenti olan Kyme, özellikle Roma İmparatorluğunun ilk yıllarında ticari önemini korumuştur. Bizans döneminde ise  önemli bir dinsel merkezdi.  Kardinalin ikametinin  burada bulunduğu bilinmektedir.   İS 17 ve 94 yıllarında şehirde büyük zarara yol açan iki deprem oldu.  Bu felaketlere rağmen  şehir önemini kaybetmeyip canlı ticaret yaşantısına 7.yy’la kadar devam ettirdi. 12 ve 13 yy’da ise liman çevresinde az bir yerleşim olduğu görülüyordu. Fakat bu yıllarda şehir ticari ve ekonomik önemini kaybettiğinden yıllar içerisinde terk edildi.

                                  ARAŞTIRMALAR  VE  KAZILAR 
Kentin varlığından ilk olarak 1429-30 ve 1446 yıllarında burayı ziyaret eden Ancona bahseder. Venedik kökenli Baltazi ailesi  1874 yılında burada ilk kazıyı yapmışlar ve Kyme'de bir mezarda buldukları çok değerli takı,mücevherat ve seramik eserleri British Muzeum'a satarak muazzam bir servetin sahibi olmuşlardı. 1881 yılında Reinach ve Pottier burada ele geçen heykellerin bir kısmını İstanbul Arkeoloji Müzesine, bie kısmını ise Paris Louve Müzesine vermiştir. 1953 ylında Prof.Dr.Ekrem Akurgal başkanlığında bir sondaj çalışması yapılmış olsada  bir sonuç alınamadı. 1986 yılından itibaren İtalyan Calabria Üniversitesi özel izin ile burada kazı yapma ruhsatı aldı. Fakat ne yazıkki o zamandan beri hiç bir çalışma yapılmadı. Kazı için İtalya'dan gelenler burasını bir tatil ve dinlence yeri olarak gördü. Tatil yaptı denize girdi,geri gitti. Kültür Bakanlığımızın böyle verimsiz kazıların çalışma izinlerini iptal etmesi gerektiğini düşünüyorum.

                             KYME’DEN  GÜNÜMÜZE ULAŞANLAR
Agora : Şehrin agorasının kalker ve andesit bloklardan yapılmış döşemesi kısmen belirgindir. Sütunlu yolları , çevresindeki dükkanları ve konum olarak  şehrin merkezinde  bulunması diğer Roma agoralarının özelliklerini taşır. Agora’ya uzanan taş döşemeli yolun üzerinde açığa çıkarılan çeşitli yapılar buranın ortaçağa kadar kullanıldığını gösteriyor.
Alana bitişik bir kilise ile agorayı kuzeybatı, güneydoğu doğrultusunda kesen bir caddenin varlığı saptanmıştır. Agora alanından kiliseye giden yolda aynı doğrultuda olan 44 adet mezar görüldü. Mezarlar agoranın önemini kaybettiği Bizans döneminde  bölgenin mezarlık alanı olarak kullanıldığını gösteriyor. Çocuk mezarların sayısının fazla olduğu görülen bu alandaki kazı çalışmaları sırasında pek çok mezar hediyesine ulaşıldı.
Sonraki yüz yıllarda burada bulunan kilisenin büyük bir bölümünün üzerinde kale ile bağlantılı büyük bir yapı yer alıyordu. Bu yapı dört odalı olup  7 metre genişliğinde ve 40 metre uzunluğunda dikdörtgen büyük bir binadır.  Bu büyük yapının  odalarından birinde bir kireç ocağına rastlanması binanın son dönemlerinde önemini yitirdiğini gösteriyor. 







Tiyatro :  Sadece yeri ( çanağı ) belli olan tiyatrodan günümüze ulaşan fazla bir bulgu yok. 7500 kişilik olduğu tahmin edilen tiyatro zamanın büyük tiyatrolarından birisiydi.
Kale : Limanı korumak amacıyla yapılmıştır. Kentteki çeşitli kalıntılardan toplanan devrişme malzeme ile 12.yy’da inşa edilmişti. Kulelerle güçlendirilmiş beşgen  bir plana sahipti. Kale içerisinde dikdörtgen bir avlu etrafında değişik form ve işlevlerde olan odalar görülmektedir. Kalenin dış duvarlarını taş bloklar meydana getirmektedir. Temel yapısı olmayan kale, 80ne 75 metre büyüklüğünde olup,  belirli aralıkla dizilmiş  altı adet kulesi bulunmaktaydı. Kalenin  kuzeydoğu köşesinde yer alan  2.4 metre genişliğindeki ana giriş kapısının her iki yanında da birer kule vardı.



 Muhtelif zamanlarda yapılan kazılarda tapınağa ve evlere  ait az miktarda bulgu ile  karşılaşıldı.1985 yılından itibaren İzmir Arkeoloji Müzesi tarafından yapılan arkeolojik incelemeler sonucunda, denizin içerisinde yer alan liman yapılarına ulaşmak mümkün olmuştur. 



Kyme Kenti sürdürülen çalışmalar sırasında Roma dönemlerine ait   muhtelif  evlerden kalan kalıntılar, sarnıç , su kemeri, sütunlu yol ve  şehrin kanalizasyon sistemine ait künklere ve  amfora kalıntılarına ulaşıldı. 





Kymeliler, kendi limanlarından ticaret yapan gemilerden gümrük ve liman vergisi almadıkları ve bu konuda  karar ve düzenlemeleri olmadığı  için diğer Yunanlılar tarafından daima alay konusu olmuşlardır.
Kyme Antik kentinin yurdumuzda kalan sınırlı arkeolojik buluntuları arasında en önemlileri İzmir Arkeoloji Müzesinde sergilenen tunçtan yapılmış atlet heykeli ile Aphrodite ait olduğu düşünülen kadın başıdır.