DİĞER YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİĞER YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2014 Perşembe

SİYAH GİYİNEN KADIN

    1970’li yıllardan kalan bir anıdır... O günlerde ara sıra   siyah elbise giyen bir kadın görürdüm.  Yaz günleri de kış günleri, gece ve gündüz hiç fark etmezdi. Hep siyah uzun bir elbise giyerdi.  Yazın en sıcak olduğu günlerde Çeşme Ilıca’da  onu siyah elbisesiyle görür bu sıcakta bile böyle giyinmesine şaşırırdım. 1980 li yılların başında vefat ettiğini öğrendim. Yaşlı olmasına rağmen sessiz ve kendi halinde birisiydi. Tanımadığım halde vefat ettiğine üzüldüm.
Acıklı hikayesini  ise çok sonraları  öğrendim. Eski zamanlarda bir doktora karşı olan ilgisi zaman içerisinde sevgiye daha sonra ise hiç vazgeçemediği bir aşka dönüşmüş. Doktor evli. Genç kızın aşkından  doktorun haberi bile yok. Hiçbir zamanda bu derin sevgiyi  ya fark etmedi,  belki de anlamamazlıktan geldi. 
Genç kızımızın ise doktora olan  büyük sevgisinden  kendisi ile evlenmek isteyenleri nazik bir şekilde geri çevirir ,  hiç kimseyi gözü görmezmiş. Genç kızımız doktoru kısa bir süre için bile olsa görmek istediği zamanlarda hasta numarası yapmasına rağmen  ailesi o civardaki tek doktor olan doktorumuza götürmek zorunda kalırlarmış. Ailede bulunan herkes bu durumu bilmesine rağmen mümkün olduğu kadar anlayışlı davrandıkları söylenir.
Doktor genç yaşında yakalandığı hızlı seyreden bir hastalık sonucu vefat edince, genç kızımızın tüm hayalleri yıkılır. Bu büyük sevgisine olan saygısından dolayı  o günden sonra sürekli siyah elbise giymeye başlar.  Hatta tanıyanlar evindeki odasının da perdelerinin siyah olduğunu ve perdelerini o günden sonra hiç açmadığını söylediler.

Her 14 Şubat sevgililer gününde siyah giyinen kadını saygıyla anıyorum.

19 Ağustos 2014 Salı

TÜM DÜNYANIN TANIDIĞI TÜRK DOKTORLARI

Prof. Dr. Hulusi Behçet : Kendi adıyla anılan Behçet Hastalığını tanımlamış ve bu hastalıkla ilgili ciddi çalışmalar yapmıştır. Hastalık Dünya Tıp Literatüründe de aynı isimle yer aldı. Ağızda aft, genital bölgede bir takım cilt bozuklukları, ve göz rahatsızlıklarıyla karakterize olan Behçet hastalığı bağışıklık sistemiyle ilgilide sorunlar yaratan ciddi bir hastalıktır. Tedavi edilmemiş hastalarda bacak toplar damarlarında tıkanıklık, şiddetli baş ve boyun ağrıları ile  sinir sistemiyle ilgili rahatsızlıklara rastlanır.

Prof. Dr. Gazi Yaşargil : Beyin cerrahıdır. Özellikle mikro vasküler cerrahi alanındaki başarılı çalışmalarıyla tanınır. Kişisel çabalarıyla özellikle beyin ameliyatlarında kullanılan özel bir mikroskop geliştirdi. Bu mikroskop özellikle beyin damarı genişlemesi olan anevrizmalarda bir çığır açarak bir çok doktor tarafından başarı ile kullanıldı. Meslek yaşamını ABD sürdüren Gazi Yaşargil, Amerika Beyin Cerrahları Birliği tarafından yüz yılın doktoru seçildi.  

Prof. Dr. Mehmet Öz : Bir çok ödül almış ünlü kalp cerrahıdır. Kalp transplantasyonu ve milimal girişimli kalp cerrahisi konusundaki çalışmaları bütün dünyada çok ilgi gördü. 1999 Davos Dünya Ekonomik Formunda geleceğin lideri seçildi. Yazdığı ‘You: The owne manuel’ isimli kitabı sadece ABD’de kısa bir sürede 350.000 satarak inanılmaz bir rekora imza attı.

Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil : ABD’de şişmanlık, diyabet ve metabolik hastalıkların tedavisi için geliştirdiği başarılı gen çalışmalarıyla tanınan bir doktordur. Karaciğerin yağlanmasını durdurabilecek lipokin adlı hormonun varlığını ilk defa tıp dünyasına tanıttı. Bu çalışması bir çok ciddi tıp dergisinde övgü aldı.

Prof. Dr. Münci Kalaycıoğlu : 1500 Karaciğer nakli gerçekleştirmiş olan ünlü cerrahımızdır. Kalaycıoğlu sayısız ödül ve başarıya imza attı. Dünya tarihinde bir ilk olarak, karaciğer komasına giren R.D. adlı genç kızı insan karaciğeri bulana kadar dört gün boyunca insan geni aşılanmış olan domuz karaciğeri ile yaşatmayı başardı. Uygun donör bulunca da ameliyatını başarı ile gerçekleştirip genç kızın hayata dönmesini sağladı.

Prof. Dr. Hasan GaranKalp ritm bozukluklarını kendi geliştirdiği ameliyatsız katater yöntemiyle yakarak tedavi etme yöntemini geliştirdi. Felçlere neden olabildiği için büyük sorun yaratan hastalık Garan’ın geliştirdiği yöntemle birkaç saatlik operasyon sonucunda iyileşebiliyor. Hastalar hayati tehlikeden kurtulup ertesi gün işlerine dönebiliyorlar. Çalışmaları pek çok tıp dergisinde yayınlanan Prof.Dr. Hasan Garan, Amerika’da en fazla tercih edilen doktorlar listesinde sürekli olarak ilk sıralarda yer alıyor. Ayrıca Colombiya Üniversitesi New York Presbytarian Hastanesi yönetim kadrosundaki görevine de devam ediyor.

Prof. Dr. Tayfun Aybek : Almanya’da yaşayan kalp cerrahıdır. Kalbe takılan 1.2 mm çapında bir cip geliştirmiştir. Bunun sayesinde kalp fonksiyonları hakkındaki bilgileri anında öğrenmek mümkün oluyor. Bu cip kalpten aldığı bilgileri direkt olarak doktorun bilgisayarına veya cep telefonuna aktarma özelliği sayesinde hastanın kalbinin çalışma ritmini, tansiyon ve nabız atışlarıyla, başlangıç  halindeki kalp krizinin anında öğrenilmesine olanak veriyor. Tüm dünyanın ilgisini çeken bu çalışmadaki gelişmeler ilgiyle bekleniyor.

Prof. Dr. Volkan Tuzcu : Türkiye’deki tıp fakültelerinde bölümü olmayan çocuk elektrofizyolojisi dalında ABD’nin en tanınmış doktorlarından birisidir .Çalışmaları sırasında dünyada ilk kez X ışınlarının çıkardığı radyasyonlar yerine üç boyutlu bir teknikle çocuklardaki kalp ritm bozukluklarını tedavi etmeyi başardı. Böylece çocukların ve çalışanların fazla radyasyon almasını önleyen bu teknik yaygın kullanıcı buldu. Kalp ritm bozukluklarında başarı ile uygulanan dondurulma tekniğini ilk geliştiren doktordur.

Prof. Dr. Atilla Ertan : Mide ve bağırsak hastalıkları konusundaki çalışmalarıyla tanınan Prof.Dr. Atilla Ertan çalışmalarıyla ABD’deki  en seçkin on hekimden birisi olarak kabul edilmektedir. Halen Houston’daki dünyaca ünlü Methodist Hastanesi gastroenteroloji bölüm başkanlığı görevine devam etmektedir.

Prof. Dr. Murat DigiçaylıoğluAmerika’nın San Diago şehrinde yaşayan ünlü beyin cerrahımızın ilgi gören çalışması beyin hücreleri üzerinedir. Özellikle işlevlerini yitirmiş hücreleri tekrar canlandırma konusunda ciddi çalışmaları bulunuyor. Bunun bir çok otorite tarafından  felç ve multipl skleroz hastalıklarının iyileştirilmesi için tek çare olduğundan bahsediliyor. Ayrıca beyin kanamasından sonra hücre ölümünü durdurarak kişinin felç olmasını önleyen bir tedavi geliştirdiği ve bu çalışmasının yakın gelecekte daha çok ilgi göreceği ve rutin uygulanacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Prof. Dr. Kutluk Oktay : Erken menopoza giren bir kadına dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle dondurduğu yumurtalık dokusunu naklederek menopozdan çıkmasını sağladı. Aynı teknik ile kemoterapi nedeniyle üretkenliğini kaybetmiş olan bir kanser hastasının anne olmasını sağladı. ABD’deki Comel Üniversitesindeki kök hücre çalışmaları, erken menopoza giren kadınların çocuk sahibi olmalarına olanak verebilecek.

Prof. Dr. Aydın Arıcı : ABD’de ülkenin en büyük kadın hastalıkları ve doğum hastanesi olan Dallas'ta ki Pankland Memorial Hastanesi kadın hastalıkları ve tüp bebek üzerine çalışmalar yaptı. 1986 yılında Amerika çapında bin kadın doğum uzmanının katıldığı yeterlilik sınavında en yüksek puanı alarak birinci oldu. Mesleğine Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak devam etti. Aynı bölümde kısırlık tedavisi bölüm başkanlığına kadar yükseldi. Konusunda çok tanınmış bir doktordur.

Prof. Dr. Murat Günel : Yale Üniversitesi Beyin ve damar cerrahisi bölüm başkanıdır. Beyin kanamalarına neden olabilen anevrizmaların  genini bulmak için yaptığı çalışmalar ve bu araştırmalar için kurduğu laboratuvar  tüm dünyada ilgi ile izleniyor. Bu çalışması tıp araştırmaları alanında birinci seçilerek iki milyon dolarlık ödül ile birlikte ‘Beyin  cerrahisi dalında yeni bir dahi’ ünvanı verildi.


16 Ağustos 2014 Cumartesi

ALTMIŞ YILLIK DOKTORDU

Yaşı seksenin üzerinde olan bir doktordan bahsetmek istiyorum. Yaşı gereği yürüme problemi çektiğinden iki elinde de birer bastonla yürümeye çalışıyor. Yıllar yıpratmış tabi.. Fakat her sabah hiç bıkmadan ve de yılmadan bu haliyle bile muayenehanesine gidiyor. Otobüs durağına kadar bu iki bastonuyla zar zor yürüyüp, belirli yaşın üzerindekilere bedava olan belediye  otobüsüne zorlukla ve de mutlaka etraftan yardım edenlerin gayretleriyle binip, gene başkalarının yardımlarıyla inmeyi başarıyor. İki bastonun yardımıyla muayenehanesine gidiyor. Muayenehanesine yıllardır el değmemiş. 1960 lı yıllardan beri sanki hiç değişmemiş. Eski mobilyalar, bir tıp müzesine konacak kadar eski aletler. Altmış yıllık doktor. Para sorunu yok. Çocuklarını okutmuş evlendirmiş. Emekli maaşı ve bir çok kira getiren mülkü var. Hala bu para kazanma hırsı nedir? Onu anlamadım. Konuşmaya kalksanız, mantıklı konuşmaktan uzak, aklı bir gidiyor, bir geliyor. Kendisinin sağlıklı olmadığı malum. Ama para kazanma hırsı hiç eksilmemiş. Tabi ondan fayda ummaya çalışanlarda ayrı konu. Hastalarına nasıl faydalı olacağını bilen de yok. 

DARBIMESELLER

Eski  devirlerde Atasözleriyle deyimlerin karışımından oluşmuş olan vecizelere Darbımeseller denirdi. Ord.Prof.Dr.Süheyl  Ünver  bunların en güzellerini  derleyip  yayınlamıştır. Çoğu unutulan darbımesellerin  bazıları.
- Meyvesin den hoşlandığın   ağacın  çiçeğini koparma.
- Hiç kimseye  yaptığın  iş  kötü deme.
- Birine zevk olan diğerine rahatsızlık olabilir. Birine sefa olan diğerine cefa olabilir.
- Yükselen başkalarının da yükselmesini ister. Geri kalan başkalarının  yükselmesini istemez.
- Çöküntü içten gelince dıştan çare bulunmaz.
- Çok yiyen uyuyamaz.
- Çoban çobanlığını bilsin, çiftçilik yapmaya  kalkışmasın.
- İstediğin kadınla evlen ki, kalbinin dilediği çocuğa sahip olasın.
- Beddua’ya beddua ile karşılık verirsen, yeni beddualara yol açarsın.
- Kalpten gelen söz değil dilden gelen söz  nefret  yaratır.
- Kalbinden geçeni kim bilebilir?
- Kurt komşusunu yemez.
- Sürekli düşünen, tüm yaşamında sıkıntı çeker.
- Kaynayan kazanın üzerinde kapak durmaz.
- Buldum bilemedim, bildim bulamadım.
- İşaret olsa yol sorulmaz, bilgi olsa söz yanlış anlaşılmaz.
- Başına çelenk taksan ne olur, takmasan ne olur.
- Virane evde fare çok olur.
- Ev sahibinin dolaşması misafir için faydalıdır.
- Zalim varsa zülüm de vardır.
- Bal demekle, ağız tatlanmaz.
- Dişsiz ağız taşsız değirmene benzer.
- Çağırılıyorsan üşenme, çağrılmıyorsan görünme.
- Cahil, vakitsiz öten horoz gibidir.
- Kavganın iyisi olmaz.
- İnek su içer süt olur, yılan su içer zehir olur.
- İçten gelen değil, dilden gelen söz nefret uyandırır.
- Bazen bir kelime bütün yaşantıyı değiştirebilir.
- Başkasına hatta dostlarınıza söylediğiniz sırrınız, mutlaka yayılacak ve değiştirilecektir.
- Ne yaparsa yapsın, kişinin beynindeki düşünce bilinmez.
- Hakaret,  hakareti getirir.
- Tilkinin eline değnek geçince, kimi döveyim? demiş.
- Alçak gönüllü mutlu, arsız sürekli huzursuzdur.
- Hoşa gidenin arkasından koşulur, zararı dokunanın izine bile bakılmaz.
- Yakın sandığın kişi senin en yakın dostlarından bile uzaklaştırabilir.
- İki öküze bir saman verilmez.
- Zararı olsa bile adil karara saygılı ol.

15 Ağustos 2014 Cuma

ÇİNE ÇAYI EFSANESİ VE KARGI KEMERİ

Çine çayının ilginç bir mitolojik öyküsü vardır. İÖ 4000 yıllarında Tanrıça Athena Büyük Menderes çayının kenarında yetişen ince bir sazın üzerinde delikler açarak ilk flütü icat eder. Güzel sesler çıkar flütünü çalmak için tanrıların bulunduğu bir ziyafete katılır. Burada flütünü çalarken Tanrıça Aphrodite ve Hera onunla alay edince Athena sinirlenip toplantıyı terk eder. Kendisiyle neden alay ettiklerini öğrenmek için durgun bir su kaynağında kendi görüntüsüne bakarken flüt çalma sırasında yanaklarının şiştiğini ve çirkinleştiğini düşünerek flütü suya atar. O bölgede çobanlık yapmakta olan Marsiyas bunu bulur ve kimsenin yardımı olmadan flüt çalmayı öğrendiği gibi dinleyenlerin çok beğendiği nameler çıkartmaya başlar. Ünü müzik ve lir çalma konusunda kendisini üstün ve rakipsiz olarak gören Apollon'na kadar ulaşır. Tanrı Apollon Marsiyas’ın müzikteki başarısını kıskanır ve onu kendisi ile bir yarışmaya davet eder. Yarışma Frigya kralı Midas’ın sorumluluğunda ve halkın önünde yapılır. Tanrı Apollon’un gazabından korkan jüri Marsiyas daha başarılı olmasına rağmen onu yenik sayar. Buna rağmen kıskançlığını yenemeyen Apollon, Marsiyas’ın derisini yüzdürerek onu öldürtür. Yarışma sırasında Marsiyas’tan yana tavır takınan Kral Midas’ında kulaklarının iyi duymadığını söyleyerek onun kulaklarını eşek kulağına dönüştürür. Fakat daha sonraları Marsiyas’a haksızlık yaptığını düşünerek Marsiyas’ın bedenini ırmak şekline dönüştürür. Günümüzde Çine Çayı olarak bilinen bu ırmak antik dönemlerde Marsiyas ismiyle anılır.

KARGI KEMERLERİ
Çine ilçemize bağlı Kargı köyü yakınlarında Roma döneminde yapıldığı bilinen bir köprüye ait olan su kemerleridir. Günümüzde Çine Çay’ının kurumuş olmasına karşın su kemerleri binlerce yıl bozulmadan kalabilmişlerdir.

10 Ağustos 2014 Pazar

HASTANELERDE HASTA TAKİPÇİLİĞİ

Hastanelerde hasta takipçiliği, son zamanlarda oluşan yeni bir meslek. Hastaneye gitmeye çekinenlere  veya oradaki bürokratik işlemleri bilmeyenlere  yardım ederek kazanç sağlama yöntemi olarak ta
tanımlanabilir.
Hasta takipçiliği yapan kişi ilk olarak hastaneye götüreceği kişileri bulmakla işe başlar. Bu kişi komşularından, arkadaşlarından veya tanıdığı kişilerden birisi olabilir. Bazen de  köy kahvelerine giderek oradan bulmaya çalışır.  
Kişilere ilk olarak  … hastanesinde doktorları ve diğer görevlileri yakından tanıdığını ve onunla birlikte hastaneye gidenlere   yardımcı olacakları  konusunda  ikna eder. Bundan sonra hasta olduğunu düşünen kişiyi yanına alarak hastaneye getirir. Sık sık gelip gitmesi nedeniyle hastanede çalışan herkesle bir göz alışkanlığı vardır. Her rastladığı görevliye ‘Günaydın’, ‘Nasılsınız ?’  gibi kelimelerle selamlayarak yanında getirdiği kişiye herkesi tanıdığını gösterir. İlk olarak hasta kabul bürosunda  hastanın   kayıt işlerimi tamamlar. Bu arada  kayıt memuruyla kısa bir sohbet etmeyi de unutmaz. Çok gelip gittiğinden hastanede doktor odalarının yerini de bilmektedir. Yanında getirdiği kişiyi doktorun odasına götürür. Fırsatını bulursa doktorada selam verip  yanında getirdiği kişinin tanıdığı olduğundan bahseder. Doktor röntgen veya tahlil isterse yine hastanın yanındadır. Tetkik odasında beraber geldiği  kişinin yakını olduğundan ve mümkün olan en kısa sürede sonuç almak istediğinden bahseder. Görevli buna pek aldırmaz. Herkese söylediği gibi örneğin ‘Analizleriniz üç saat sonra  sonuçlanacak’ bile dese, takipçimiz bundan pay çıkartır. ‘Beni tanıdıkları için üç saat dediler yoksa bu tahliller akşama kadar çıkmaz’ deyip hastaların gönlünü alır.  Bekleme sırasında mümkün olduğu kadar çok kişiyle konuşarak tanıdığını belli ederek güven tazelenir. Tüm tetkikler sonuçlanınca tekrar doktorun yanına gidilip reçete alınır. Son yer eczane’dir. Tabi buda sık gidilen bir yerdir. Tanıdıkları vardır. Reçete hazırlanır. Eczacıya ilaçların nasıl kullanılacağını ayrıntılı olarak sorar. Öğrendiklerini  hastaya aktardıktan sonra   takipçimizin o günlük işi başarıyla sona ermiştir. Hastada hastanede işlerinin çabuk bittiğini düşündüğünden  memnun  olarak evinin yolunu tutar.  
Hastanelerde hasta takipçiliği size garip gelmiş olabilir ama bu işi yapan çok kişi var. Yorucu olmayan bir kazanç kapısı olduğundan bu işi yapanların zamanla daha da artacağını  düşünüyorum.   

URLA KARANTİNA ADASI

18.yy ortalarına doğru Avrupa ve Asya’da  veba ve kolera başta olmak üzere pek çok salgın hastalık görülür. O dönemlerde bu hastalıklardan korunmak amacıyla  tüm şehirlere giriş çıkışlar sıkı bir denetim altında tutulmakta ve bu salgın  hastalıklara karşı her Türlü önlem alınmaya çalışılmaktaydı. Şehirlerde bu kadar çok önlem alınmasına karşın hastalıklar  deniz ticaretinde kullanılan gemiler ve gemi personeli tarafından başka ülkelerden taşınarak, büyük salgınlara yol açar. Avrupa ülkeleri de gemilerle kendilerine ulaşan bu salgın hastalıklardan korunmak amacıyla dış ülkelerden gelen gemileri limana girmeden önce  40 gün kadar açık denizde bekletmekteydi. Daha sonra bu uygulamadan vaz geçilerek gemi personelinden hastalık şüphesi olduğu düşünülenler, yaklaşık yedi gün gözlem altında tutulduktan sonra işlerinin başına dönmesine izin verilmekteydi .Bunu  uygulamak içinde hastane yerleşiminden ayrı olarak  karantina  denilen binalar inşaa edilir ve hastalık şüphesi taşıyanlar, diğer arkadaşlarından izole edilerek uygun bir süre buralarda tutulurlardı.Karantina sözcüğü kelime anlamı olarak İtalyanca da ayrı ve korumalı yer anlamına gelen '' Quarantine'' sözcüğünden dilimize geçmiş olup, aynı anlamda kullanılmaktadır.

İstanbul’da bulunan Yüksek Sağlık Kurulu 1846 yılında, İzmir'e dış ülkelerden gelen gemi personelinin olası bulaşıcı hastalıklarının, ülke içerisine  girmesini önlemek amacıyla bir karantina
binasının yapılmasını kararlaştırır. Bu amaçla görevlendirilen Ahmet Fehmi Paşa 'da İzmir’e gelerek bu binanın  inşaatında bulunur. Paşa’ nın gelmesiyle hızlı bir şekilde bitirilen Karantina binası aynı yıl içerisinde açılarak hizmet vermeye başlar. (Bu bina şimdiki Küçükyalı semtinde ve Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesinin yan tarafındadır.)Hamidiye camisine komşu bulunan tahta iskeleye yanaşan gemiler burada kontroldan geçtikten ve gerekli durumlarda personeli karantina denilen bu küçük hastaneye alınıp uygun bir süre bekletilip,  tedavileri yapıldıktan  sonra gemileriyle birlikte İzmir Limanına girmelerine izin verilmekteydi. 1900 lü yılların başlarında ise İzmir limanın rıhtımı ve kısmen de kordonun doldurulması için gerekli olan taşların bu bölgedeki kayalıklardan alınmasıyla,  kıyıda yeni yerleşim için yer açılır. Kuyularından da tatlı su çıkması üzerine evlerin yapımı hızlanır ve arka arkaya yeni evler oluşur. Bu bölgedeki yerleşimin artması üzerine karantina binası, Urla’da bulunan Karantina adasına taşınmak zorunda kalır.O zamandan beride şimdiki Urla Devlet hastanesinin bulunduğu yarımda Karantina adası olarak bilinir.

Buradaki karantina binaları Osmanlılar tarafından Fransızlara yaptırılmıştır. Binalar hazırlanınca sahil ve hudutlar sağlık ekipleri tarafından   başlayan çalışmalar  1950 senesine kadar  aralıksız olarak sürdürüldü. Karantina sistemi şu şekilde işlemekteydi. Karantina adasına yanaşan gemiden indirilen yolcular ve gerektiği durumlarda  gemi personeli ilk olarak soyunma odasına alınır. Burada ilk olarak  Kıyafetlerini çıkartıp özel  filelerin içerisine koyarlardı. Soyunma yerindeki dönen dolap sistemiyle odanın diğer tarafında bulunan görevli bu kıyafetleri alarak 360 derece dönen ve sıcak hava içeren dolaplara yerleştirip dezenfeksiyon işlemine başlardı. Sadece peştemal ve takunya giyen yolcular özel duş odalarına alınır, burada sabunla ve özel dezenfektanlarla duş yaptırılırdı. Giyinen yolcular doktor muayenesinden geçtikten sonra sağlam olanlar yollarına devam eder hasta olanlar ise tedavi edilmek amacıyla özel bölmelerde kontrol altında tutulurlardı.
Bu sırada vefat etmeleri durumunda ise özel olarak sönmüş kireç dökülmüş olan mezarlara ve mümkün olduğunca derine gömülerek izole edilmeye çalışılırdı. Eşyaların mikroplardan arındırılması sırasında kıyafetler 120 derecede buharla sterilize edildiği için ıslanmıyor ve yolcuların tekrar giyilmesine olanak veriliyordu. Yolcuların kıyafetleri bu sterilizasyon sırasında ipekli ve normal olarak ikiye ayrılır. İpekli olanların zarar görmemesi için ayrı ve özel olarak bu işleme tabi tutulurdu.
Karantina adasındaki ‘taaruzhane’ da denilen bu karantina odalarını normal vatandaş olarak görmeniz imkansız. Sağlık bakanlığının kamp ve eğitim yeri olarak ayırdığı ve Karantina adasındaki Urla Devlet hastanesinin hemen arkasında kalan bu bölüme girmenize izin yok. Kapıdaki görevli bu bölüme geçmenizin yasak olduğu bildiriyor. Israr faydasız . Gerçi neden yasak kimse  bilmiyor.
İzmir Sağlık Müdürümüz   meraklı olanların bu alanı görmesine ve fotoğraf çekmesine izin vermenizi bekliyoruz..

9 Ağustos 2014 Cumartesi

AYAVUKLA KİLİSESİ ve BASIN MÜZESİ

İzmir Kapılar Semtinde bulunan Rum Ortodoks Kilisesidir. Gözlü Kilise olarak ta bilinir. Rumların İzmir’de yoğun olarak yaşadığı 1886 yılında inşa edilmiştir. 1922 yılındaki büyük İzmir yangını sırasında şehirde bulunan diğer Rum Kiliseleri yanmasına rağmen Ayavukla  kilisesi  bu yangından etkilenmedi. Daha sonra mübadele ile Rumların İzmir’den ayrılmasından sonra işlevini kaybedip boş durumda kaldı.

                          İZMİR’DE İLK MÜZE BU BİNADA AÇILDI
İzmir’in kurtuluşu ve Cumhuriyetin ilanından sonra İzmir’de müzecilik çalışmalarına önem verildi. Bu amaçla toplanan tarihi eserler  arasında mimari parçalar, kabartmalar, heykeller, Teos antik kentine ait Dionysos Mabedine ait frizler, Yunan işgali sırasında Nysa (Sultanhisar)’daki  kazılarda ortaya çıkarılan ve Atina’ya götürülmek için hazırlanan  pek çok tarihi eser son anda kurtarılarak  İzmir Hükümet Konağı bahçesinde koruma altına alındı.
1924–1925 yıllarında  İzmir’de bir  müze açmak  için yoğun çalışmalar başlar. Savaş sonrasında İzmir’in büyük bir kısmının yakılıp yıkılması  müze için uygun bina bulunması güçleştirir. 1927 yılında Atatürk  İzmir’i ziyareti sırasında Basmane İstasyonuna yakın, Kapılar Mevkiinde yanmamış bir kilise  bulduğu öğrenince bu binanın ‘İzmir Asari Antika Müzesi’ olarak değerlendirilmesini ister. Kısa bir çalışma sürecinden sonra 1927 yılı mart ayında  şimdiki adıyla Arkeoloji Müzesi ziyarete açılır.
Bundan sonra müzenin zenginleştirilmesi için çalışmalar sürdürülür. Balıkesir, Aydın, Manisa, Denizli ve Muğla gibi çevre illerden de eserler getirilir. Kilise binası yetersiz kalmaya başlayınca müze  1951 yılında  Kültürpark içerisinde daha büyük bir yere taşınır.  Boş kilise  uzun bir süre çeşitli kuruluşların deposu olarak kullanılır. İzmir Devlet Opera ve Balesi bir müddet çalışmalarında kullandığı binayı  terk edilince   gene boş ve harap durumda kalır.
Bina son yıllarda  İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restore edilmeye başlandı. Kilisenin restorasyonu sırasında  tarihi yapının duvarlarındaki resimler ve ikonlar  titiz ve uzun bir  çalışma sonucunda ortaya çıkartıldı. Tarihi kilisenin ana binası sosyal aktivite merkezi olarak hazırlanıyor.

                                   BASIN  MÜZESİ AÇILACAK
İstanbul ve Bursa’dan sonra Türkiye’nin üçüncü basın müzesi çok yakında bu binanın müştemilat kısmında  açılacak. Ege Üniversitesi Rektörlüğü , İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Gazeteciler Cemiyetinin bilinçli çalışmaları ve çeşitli kuruluşların katkıları ile müze  artık son aşamasına gelmek üzere. Bu müzede basınımızın yıllar içerisinde oluşan gelişmesine tanık olmanın yanı sıra basın şehitleri içinde bir bölüm ayrılması düşünülüyor.
Araştırma yapmaya meraklı olanlara şimdiden bir müjdem var. Basın müzesi içerisinde çok geniş bir medya ve gazete arşivi  isteyenlerin bilgisine sunulacak. Özellikle İzmir ve Ege bölgesi ile ilgili araştırma yapanlar   aradıkları her türlü bilgiyi burada bulabilecekler.

                                          NEDEN  BASIN MÜZESİ
Teknolojideki hızlı gelişmeyi en yakından takip etmesi gereken mesleklerden biriside basındır. Daha kısa bir süre önce kullanılan fotoğraf makineleri çoktan yerini digital kameralara, eski daktilolar yerini bilgisayarlara, elle dizilen gazete sayfaları çoktan yerini bilgisayar programlarına bıraktı. Teleksler, agrandizörler, çağrı cihazları, arşiv odaları çoktan unutuldu. Hatta bir çoğu antika oldu. İşte basınımızın nerelerden bu günlere geldiğini gözler önüne seren bu müze bir yerde basın tarihini de anlatacak. Müzeye ilk bağış iletişim fakültesi öğrencisi görme engelli İsmail Kızılhan’dan geldi. Onu dünyaya bağlayan yıllarca kullandığı  radyosunu müzeye bağışladı. Bunun ardından pek çok kişi ellerindeki eski kitap, gazete arşivi ve çeşitli malzemeyi bağışlamaya devam ediyorlar. Müzede son hazırlıklarında tamamlanmasından sonra çok yakında ziyaretçilerini kabul etmeye başlayacak.

8 Ağustos 2014 Cuma

KAYBOLAN MESLEKLER

                                                      Arzuhalcilik
  Osmanlı İmparatorluğu zamanında geçerli olan mesleklerden biriside arzuhalcilikti.O devirlerde okuma yazma bilenler fazla olmadığı için mektup yazdırmak veya devlet dairelerinde işleri olanlar arzuhalcilere müracaat ederlerdi.18.yy da arzuhal yazmak bazı kurallara bağlanarak önemli bir meslek haline getirilmişti. Genellikle hasır iskemlede oturan arzuhalcinin önünde küçük  bir masa bulunurdu. Masanın üzerinde birisi siyah diğerinde  kırmızı mürekkep bulunan iki hokka, kamıştan yapılmış birkaç kalem, kalemleri açmak için kalemtraş ve yazıları kurutmak için kullanılan kum bulunurdu. Arzuhalci iskemlesine oturur ve kağıdı dizinin üzerine koyarak  yazardı. Okuması yazması olmayanların imza yerine mühür kullandıkları için tanınmış arzuhalcilerin yanında birde mühürcü bulunurdu.,

                                                  Meddahlık
Çok öven, metheden anlamına gelen  meddahlık hikaye anlatma ve taklit yapma yeteneğidir. 1500 yılından beri geleneksel sanatlarımız arasında özel  bir konuma sahiptir. Bu devirlerde toplantılarda  kitap okumak veya bir konuyu anlatmakla başlamıştı. Eskiden meddahlar özellikle ramazan gecelerinde yaşı ilerlemiş olanların belli başlı eğlencerinden birisiydi.
Meddahlık oldukça güç olan bir sanattır.Özellikle her gün yeni bir hikaye bulmak ve bunları  halkın beğeneceği şekilde kimseyi  kırmadan üzmeden anlatmak özel bir yetenek  gerektiriyordu. Genellikle kahvenin yüksekçe bir yerine çıkarak veya bir sandalyeye oturarak  günlük hayattan hikayeler, masallar,destanlar veya fıkralar anlatarak halkı
eğlendirmeye çalışırlardı.

                                           Kilercibaşı
Saraylarda kilercibaşı’lık  önemli görevlerden birisiydi.  Padişah’ın yemeği götürülürken daima en başta kilercibaşı bulunurdu.
Sofraya örtü serip her şeyi  kurallara uygun olarak düzenlemek onun görevleri arasındaydı. Yemeklerin  sofraya konulması ve padişaha servis yapılması da onun sorumluluğundaydı. Ayrıca sarayda yapılan  tatlı, şerbet ve şekerlemeleri hazırlaması gerekiyordu.  Padişahı yemeklerde zehir olmadığı konusunda inandırmak için herkesin önünde önce kendisi tadar sonra servis yapılırdı. Kusuru olan veya beğenilmeyen kilercibaşılar derhal kovulup yerine bir  başkası atanırdı. Görevini iyi yapanlar ise sarayda daha yüksek mevkilere yükseltilirdi.                                                      

                                        Kağıt   aharcılığı
Eski  kağıtların yüzleri bu günkü  gibi  parlak olarak imal edilmezdi. Kağıdı kullanacak olanlar  eğer isterlerse kağıdın yüzünü cilalarlardı.Bu cilalama işlemi sırasında önce  aharlama yapılır  sonra  mühre kullanılırdı.Ahar çeşitli maddelerden yapılırdı Nişasta,yumurta akı,nişadır, arap zamkı başlıca tercih edilen malzemeydi. Bunlar  tek  tek veya  birlikte kullanılırdı. Ahar maddesi kağıda sürülür sonra mühre denilen aletin yardımıyla parlak hale getirilirdi. İlk işleme aharlamak ikincisine ise mühre uygulamak denirdi.Bazı kağıtların üstlerine yazılan yazıları  ıslak bir süngerle çıkartmak mümkün oluyordu. Bu durumda  aharlanmadan sadece  mühre uygulanarak  tekrar parlak hale getirilirdi. Aharlama’da kullanılacak maddeler sıcak suyun içerisinde  eritilir.Kıvama geldikten sonra aharlama yapılacak kağıt bu karışımın içerisinde uygun bir süre bekletilirdi. Diğer bir metot ise ahar maddesini bir sünger veya pamuk yardımıyla kağıdın üzerine sürüp kurumasını beklemekti. Bir kat  ahar sürülmüş kağıda tek aharlı, iki veya daha çok kat sürülmüş kağıda ise çift aharlı denirdi.Hattatlar ve meraklıları kağıt aharlamayı kendileri yapardı. Bu işi bir meslek edinip profesyonel olarak yapılmasına kağıt  aharcılığı, ustalarına ise aharcı denilirdi. Ustaların  hazırladığı aharlı kağıtlar büyük dükkanlarda  satılırdı.
                                                  Ebruculuk
Eskiden bulut gibi dalgalı olarak düzenlenmiş veya çeşitli parlak  şekillerle süslenmiş kağıtlara ebrulu kağıt ,bu işlemede ebruculuk denilirdi. Daha çok ciltli eserlerin veya levhaların köşelerini süslemekte kullanılan eski sanatlarımızdan birisidir.Uygulaması şu şekilde olurdu.Yoğun kıvamda hazırlanmış olan tuzlu suyun içerisine  zamk damlatılarak   bir karışım elde edilirdi.Daha  sonra  istenen renkte boya ve boyalar buna  ilave edilince koyu kıvamda bir  karışım oluşur. Bunun içerisine önceden şekil verilmiş  ince bir tel konularak boyaların bunun  üzerine adapte olması sağlanırdı.  Boyalı tel  uygulanmanın yapılacağı kağıdın üzerinde gezdirilip  istenen şekiller  veya dalgalanmalar  oluşturulurdu. İşlem uygulandıktan sonra bunu sabitlemek aynı zamanda daha parlak  olmasını sağlamak için  üzerine sığır safrası damlatılırdı.Kağıtların boyayı emen cinsten olmasına dikkat etmek önemliydi. Türklerde başlayan bu sanatın zaman içerisinde Avrupa da  çok ilgi gördüğünden bahsedilir.

                                      Kağıt   makasçılığı
Eskiden kağıtlar bu günkü gibi kesilmiş olarak değil büyük tabakalar halinde satılırdı.Büyük tabakalardan  ihtiyaç kadar kağıt ,  makas yardımıyla kesilip kullanırdı.Sık sık gereksinim olduğundan  herkesin yanında mutlaka bir kağıt makası bulunurdu. Kağıt makaslarını imal edenlere ise kağıt makasçısı denilirdi. Bunları  imal etmek özel bir beceriklilik gerektirdiğinden bu sanat  mahalli el sanatlarımız içerisinde yer almıştır. Makasın  kağıdı düz olarak kesebilmesi için  boyu  uzundu.Makasın keskin tarafının oluklu olarak yapılması ve ucunun sivri olması gerekliydi.Üzerleri altın veya kakma ile süslenir. Bazılarının üzerine kıymetli taşlardan süsler yapılırdı.

                                               Kalemtıraşcılık 
Eski zamanlarda kalemtıraş, kalemdan denilen yazı takımlarının değişmeyen bir elemanıydı.Şimdikilere benzemeyen eski  kalemtıraşların genellikle kamıştan yapılmış olan  kalemlerin ucunu  açmaktan başka   yazıları kazıyarak çıkartma ve  kağıtları kesme gibi   farklı işlevleri de bulunuyordu..Bunların  imalatıyla uğraşan sanatkarlara  kalemtıraşcı denilirdi.Hepsi el yapımı ve birer sanat eseri olan kalemtıraşların  sapları fildişi, sedef, abanoz, akik, kehribar gibi malzemeden ve özel şekiller verilerek imal edilirdi. Kalemtıraşların üzerinde altın ve gümüşten yapılmış olan süsler ve hattatların imzaları bulunurdu. En yaşlı  ustanın   önünde senenin belirli günlerinde diploma töreni yapılır,başarılı olanlara diplomaları düzenlenen bir törenle verilirdi. Bu diplomayı almadan kalemtıraşcı kendi imzasını  kalemtıraşların üzerinde kullanamazdı.

                                                  Kalemkeşlik
Günümüzde kaybolmuş  eski mesleklerden birisidir. Yazma kitapların ve  yazı levhalarının kenarına yaldız veya mürekeple  çizgi çekmeye kalemkeşlik bu işlemi uygulayan sanatkara  ise kalemkeş veya  cetvelkeş denilirdi. Bunlar aynı zamanda eski kitapların bozulmuş olan ciltlerini düzeltir yırtık sayfalarını onarırlardı.

DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI -14



                                          Esir  ticareti
Esir ticaretinin  tarihi epey eskidir. Esirler  yabancı ülkelerin  kıyı şehirlerine yapılan baskınlar ile toplanan genç kişiler ile denizlerde korsanlar tarafından yakalanan gemicilerden oluşurdu.Yunan’lı tarihçiler  İÖ 400 ‘lü yıllarda Atina’da her ayın ilk günü esir pazarı kurulduğundan bahseder. Burada bir kürsü üzerine neredeyse çıplak olarak çıkartılan esirler açık arttırmayla satışa sunulurdu. Bu pazarlarda genç kızların fiyatı diğerlerine göre daha fazlaydı.Amerika’nın keşfinden sonra işçi ihtiyacı artınca Afrika’dan getirilen zenci esirler yüksek fiyatlarla alıcı buldular. Osmanlı İmparatorluğunda esir ticareti önemli bir işti. Genellikle Balkanlar ve Akdeniz kıyılarından getirilen esirler serbestçe  satılırdı. Bunların bazılarının zaman içerisinde   sarayda yüksek görevlere yükseldikleri de  biliniyor. Osmanlı’da esir toplama işini akıncıların işiydi.  Akıncılar ordu dışında yapılanan gönüllülerin oluşturduğu hafif  süvari birlikleriydi. Akdeniz kıyılarında esir toplama görevi ise donanmada görev yapan subaylara aitti.
İstanbul’daki en önemli esir pazarı Çarşıkapı civarında bulunuyordu. Satışların kurallara  göre yapılmasını ‘esirciler şeyhi’  kontrol ederdi.   İstanbul’daki esir pazarları 1874 yılında kapatıldı. Gizli gizli devam eden  bu ticaret ise 1909 yılında tamamen ortadan kaldırıldı.

                                     Eski Türk savaş gemileri
Osmanlı Döneminde Türk savaş gemileri İstanbul ve Çanakkale’de bulunan büyük tersanelerde yapılırdı. Buraları  o zamanlar dünyanın en büyük gemi yapım yerleri  arasında ilk sıralarda yer alırlardı. Yabancı devletlerin ısmarladığı savaş  ve nakliye  buralarda  imal edilip,yüksek fiyatlarla alıcı bulurdu.1488 de yapılan amirallik gemisi o çağlarda görülmemiş büyüklükte bir gemi olup,uzunluğu 54 metre,genişliği ise 21 metreydi. 16.yy da daha büyükleri de yapıldı. Baştarda denilen bu  büyük savaş gemilerinde 2000 tayfa ve forsa çalışırdı.1710 yılından itibaren yapılan yelkenli kalyonlar ise 5 katlıydı ve içine 3300 kişi alıyordu.110 adet topu ile muhteşem görüntüleri vardı.Savaş gemilerinin dışında ticari gemilere de önem verilirdi. 17.yy da İstanbul limanına bağlı ticaret gemilerinin sayısı 2600’dü. Bu gemilerde 30000 kişi çalışıyordu.

                               İstanbul Boğazının donması
İstanbul’da Haliç’in tarih boyunca  sık sık, hatta cumhuriyet döneminde bile  donduğu biliniyor.  Fakat İstanbul Boğazının donması o kadar sık gerçekleşmedi.  En son 9 şubat 1621’de  Sultan II.Osman ( Genç Osman ) devrinde olmuştu. Boğaz tamamen donduğundan Üsküdar’dan karşı tarafa yürüyerek geçildi. İstanbul limanına gemiler yanaşamadığından şehirde geçici bir kıtlık oluşunca, başta ekmek olmak üzere tüm yiyecek fiyatları aşırı  artmıştı. O devirlerde boğazın donmasının   Sultan II. Osman’a uğursuzluk getirdiğine inanılmıştı.

                                                Fes
Fes ilk defa Afrika’nın Kuzey batısında bulunan Fas şehrinde giyilmeye başlandı.Kısa bir süre sonra da Osmanlı Devletinin son yüzyılı içerisinde her yerinde hatta  resmi dairelerde dahi  kullanıldı.Fes’in askeri bir zorunluluk olarak kullanılması gerektiği hakkındaki kanun  1827 yılında kabul edildi. Cumhuriyet devrinde 1925 yılında çıkartılan bir yasa ile fes giyilmesi resmen yasak edilir. Türk denizcileri 1827 yılında İstanbul’ a gelirken Tunus’tan  kırmızı renkli fes almışlardı. İstanbul’ a geldiklerinde  bu fesleri giyerek dolaşmaya başladılar. Padişah II.Mahmut bir Cuma namazı sırasında kendisine eşlik eden bu  askerleri görünce başlarındaki fes çok hoşuna gitti. Bundan  sonra tüm ordu mensuplarının fes takmalarını isteyerek bunu resmi bir bildiri olarak yayınladı. Daha sonra kullanım alanı genişleyerek tüm devlet görevlilerine fes kullanma mecburiyeti getirilir. Ordunun fes ihtiyacını karşılamak amacıyla 1836 yılında İstanbul’da bir feshane açıldı. Burada 1848 ile 1850 yılları arasında 400.000 adet fes imal edildiği biliniyor.

                                     Kovulan hekimler
Tarım ve gıda bakanlarından olan Tekirdağlı Ahmet Ağa’nın kolundaki yaranın tedavisi için o dönemin çok  tanınan biri Macar diğeri İtalyan iki doktorun tedavisi altına girdi. Bu hekimler devrin bakanını tedavi ederken ölümüne sebep olunca bir daha geri alınmamak üzere Osmanlı toprakları dışarısına çıkartıldı.

                            Türklere esir düşen Fransa Kralı 
Fransa Kralı  St.Louis  ağır bir hastalığa yakalanır. Koyu bir hristiyan olan kral  iyileşirse bundan sonraki yaşamını Hz. İsa’nın doğup büyüdüğü şehir olan Kudüs’ü Müslümanlardan almaya adayacağına karar verir. Kısa bir süre sonrada iyileşince Papa’nın da yoğun desteğini alarak 7. Haçlı seferini düzenler.Uzun bir hazırlık aşamasından  sonra 50000 asker,120 büyük, 1500 küçük gemiyi bu sefer hazır hale getirdi.Kralın  eşi ve üç kardeşi  bu sefere katılmaya  karar verirler.Donanma 1248 senesinin 1 ağustos günü Akdeniz’e açılır.Mısır civarında Türk ordusuyla karşılaşan haçlı ordusu büyük kayıplar vermeye başlayınca  sahilde duran gemilere binen haçlı askerleri kıyıda kalan arkadaşlarını hatta kralı bile almadan hızla savaş alanından uzaklaştılar. Kıyıda az adamıyla kalan kral bir müddet savaştıktan sonra Türklere esir olmaktan kurtulamadı. Toplam 30000 haçlı bu sefer sırasında öldü.         

                                         Pazar  kayıkları
Yeniçeri ocağının kaldırılması sırasında İstanbul ve civarında ne kadar hamal ve kayıkçı varsa yeni bir isyan hareketini önlemek için memleketlerine geri gönderildi.  Bu durum boğazda kayıklarla yapılan nakliye ve insan taşımacılığı sektöründe  aksaklıklara neden olur.  Bunu gidermek amacıyla  vakıflar idaresi dokuz adet büyük kayık yaptırılarak  halkın hizmetine verdi. Pazarcıların mal taşımak için kullandıkları kayıklara benzediğinden bunlara halk arasında Pazar kayıkları ismi verilmişti.

                                   Bostancıbaşı  Defteri
Osmanlı Padişahları Saltanat kayıklarıyla sık sık boğazda gezinti yaparlardı. Bu kayığın içerisinde saray mahiyetindeki park ve bahçelerden sorumlu olan Bostancıbaşı’da bulunurdu. Padişah  boğazdaki yalıların ve diğer binaların kimlere ait olduğunu merak ettiğinde bostancıbaşı’na sorar. oda bildiği kadarıyla açıklama yapardı. Fakat gün geçtikçe boğazdaki yapılar  çoğalınca   bunların  aklında tutulması  imkansız bir hale geldi. Bunun üzerine boğazdaki ve Haliç’teki tüm binalar bir deftere kaydedilmeye başlandı. Buna   Bostancıbaşı Defteri ismi verildi. Padişah saltanat kayığı ile gezerken bu defter  bostancıbaşının  önünde açık olarak bulunur, binalar geçildikçe sayfaları çevrilirdi. Böylece padişah tarafından bir soru yöneltilirse kısa sürede  yanıt verme olanağı sağlardı.
                  
                                            Katip Çelebi
1609-1658 yılları arasında yaşamış değerli bir ilim ve fikir adamıdır. İstanbul’da doğdu. Tüm yaşantısı kitap okumak ve ilmi araştırmalar ile geçti. Devlet büyüklerinin çocuklarına özel dersler vererek geçimini sağlamasına rağmen kazandığı  paralarının çoğunu  yeni kitaplar almak için tüketirdi. Tarih, coğrafya, maliye,askerlik ve denizcilik en çok ilgilendiği konulardı. Çeşitli alanlarda yazdığı eserler Latince, İngilizce,Fransızca gibi dillere çevrilmiş ve çok ilgi görmüştü.Başlıca eserleri şunlardı
Keşfu’z Zunun : 20 yıl çalışarak oluşturduğu bu dev eser , 10000 İslam yazarının 14500 eseri incelenerek hazırlanmış 7 ciltlik bir çalışmadır.
Cihan Nüma : Devrin en büyük coğrafya kitabıdır. Yabancı ülkelerde defalarca basılmıştı.
Fezleke : 2 cilt halinde hazırlanmış Osmanlı Tarihidir.
Tuhfeltul  Kibar : Türk ve Osmanlı denizcilik kitabıdır.
Takvimut Teravit : Kronolojik olarak hazırlanmış dünya tarihidir.
Kaanun Name : Bazı devlet kanunlarını topladığı bir eserdir.

                                Ayı  besleme  modası
Roma İmparatorlarından Karen devrinde ayı besleme modası çıkınca herkes evinde ayı beslemeye başlamıştı. Bu devirde yaşamış olan papaz Birinci Valentinin’de  iki adet ayısı vardı. Et obur olan bu ayıları bir söylentiye göre  insan eti vererek  beslerdi. Ayıları sürekli gözlem altında tutabilmek için  kafeslerini  kendi yatak odasının içine almış,   bakımları  için ise bir çok bakıcıyı  görevlendirmişti.






DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI -13



                                           Yüz  Ellilikler
Milli mücadele kazanılıp,  Osmanlı Hanedanı yurt dışına çıkartıldıktan sonra milli mücadeleye muhalefette bulunanlar, cumhuriyet ilanına zorluk çıkartanlar, ve devlete ihanet edenlerin listesi hazırlandı. Bakanlar kurulu kararıyla bu listeye dahil olan kişiler sınır dışı edildiler. Bunlar  toplam yüz elli kişi olduğu için bunlara yüz ellikler ismi verildi. Bazı isimler bu listeye tesadüfen girmiş olmakla beraber birçoğu gerçekten vatan hainiydi.

                                              Didon
Kırım savaşı sırasında oluşmuş bir deyimdi. Bu savaş nedeniyle İstanbul’a gelen Fransız askerler şıklıklarıyla dikkat çekmekte ve özellikle Beyoğlu’nda bulunan eğlence yerlerini   sık sık ziyaret etmekteydiler. Fransız  Subayları konuşma sırasında  ‘ dis donc ‘ yani ‘söyle bakalım’ kelimelerini  kullanmayı çok severlerdi. Bu deyim İstanbul halkı arasında zamanla ‘didon’a  dönüştü.  İlk başta şık Fransız subaylar için kullanılan bu terim daha sonraları Türk’lerden de şıklığa ve Avrupa’yi  giyime meraklı olanlar  içinde  kullanılmaya başladı.
                                              Helvacıbaşı
Topkapı Sarayında bulunan  helvahanede saray için  her türlü şekerli yiyecek ve içecek hazırlanırdı. Bunların başlıcaları şerbetler, tatlılar, reçeller, macunlardı. Sarayda kullanılan hoş kokulu sabunların imal edildiği küçük bir bölüm de vardı İtina ile hazırlanan  bu şekerli yiyecekler arasında macun’un  yeri ayrıydı. Kalabalık bir ekiple çalışan  helvahanenin yöneticisi ne  helvacıbaşı ismi verilirdi

                                      Zülüflü  Baltacılar
Topkapı Sarayı’nda önemli görevlerde bulunan   Zülüflü Baltacılar  Ocağının   harem, Divan-ı Hümâyûn ve Enderûn  bölgelerinde   görev yaparlardı.  Ocak ilk olarak  Baltacılar ocağı ismiyle  II. Murat döneminde (1421-1451) ordunun bir öncü birliği olarak kurulmuştu. Başlarına  giydikleri oldukça sivri, deve tüyü renginde ve iki yanında saç örgüsü biçiminde zülüfleri sarkan başlık nedeniyle . halk arasında Zülüflü Baltacılar  ismi verilmişti
Zülüflü Baltacılar saray tarihinde değişik dönemlerde farklı görevler yapmışlardı. Haremde çıkan  yangınlarını söndürme, hamam ve ocaklarının odun ihtiyacını karşılama ve  haremin gözetilmesine ilişkin görevlerde bulunmuşlardı. Bunun yanı sıra  Divan-ı Hümâyûn temizliği, culüs ve bayram törenlerinde padişah tahtının taşınması ve kurulması gibi  görevleri de vardı. Saray mevlitlerinde hazırlanan gülsuyu ve şerbetleri dağıtmakta   işleri  arasındaydı.

                                           Saray Arşivi                                   
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu  ilk dönemlerden başlamak üzere devlete  ait tüm  yazılı belgeler çok düzenli olarak saklanırdı.  Bu dökümanlar  günümüzde de  çok iyi korunmaktalar.19. yüzyıla kadar olan devlet ve sarayın işleyişiyle ilgili  tüm evraklar ile birlikte devlete  ait tüm resmi yazışmalar Osmanlı Saray Arşivinde yer alır. Bu arşiv  belgelerinin içeriği  ve koleksiyonunun zenginliği ile Topkapı Sarayı Müzesi’nin en önemli koleksiyonları arasındadır.
Bu Arşivi’nden yararlanabilmek için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekmektedir. İzinli olan Yerli ve yabancı bütün araştırmacılar  Arşivi, Hafta içi her gün 9.00-12.00; 13.00-16.30 saatleri arasında inceleyebilir.

                          Eski Osmanlı Saraylarında yemek
 Topkapı Sarayı'nda, biri sabah ile öğlen arasında kuşluk, diğeri hava kararmadan önce akşam olmak üzere, günde iki kez yemek hazırlanırdı. Yemekler, bağdaş kurmuş olarak yerden hafif yükseltilmiş sinilerde yenir, yemekten önce ve sonra eller ibrik ve leğen takımı ile yıkanır ve peşkirle kurulanırdı. Yemek sırasında makrama denilen ve peçete yerine geçen örtüler  bulunurdu . Makramalar  tek tek kullanılabildiği gibi, sini etrafındaki kişilerin tümünün örttüğü 3-4 m. uzunluğundaki dolama türlerleri de vardı. Sofradaki herkes sinilerin ortasına konulan tek bir kaptan yerdi yemekte sadece kaşık kullanılır, çatal ve bıçak kullanılmaz, sağ elin üç parmağı ile yemek yenirdi. Yemeğin çeşidine uygun olarak kaşıkların biçim ve boyutları farklılık gösterirdi. Yemekte su içilmediği için su takımı konulmaz, yemek sonrasında şerbet veya hoşaf içilirdi. Genellikle konuşulmadan yenen yemeğin ardından kahve verilmesi âdetti. 18.yy da başlayan modernleşme hareketleri sırasında bu yemek yeme alışkanlığı terk edilerek modern anlamda yemek sofraları kurulmaya başlandı.

                            Sarayda  pişirilen  bazı  yemekler
Saray mutfağının   pek bilinmeyen   özellikleri   arasında yer alan  saraya özgül yemekler  şunlardı.
Soğanlı yumurta : Her ramazanın on beşinci akşamı iftarda padişah  ve gelen davetlilere çıkartılan özel bir yemekti.
Kırma tavuk kebabı : Uzun süre dinlendirilmiş olan tavuğun özel soslar ilave edildikten sonra odun ateşinde pişirilmesiyle yapılırdı.
Süt kebabı : Sütte bekletilen etin hafif ateşte kızartılırken üzerine tekrar yavaş yavaş  süt ve tarçın ilave edilirdi.
Herise : Keşkeklik buğdayın et suyu ile pişirildikten sonra üzerine kimyon ve sumak ilave edilerek servis yapılırdı.                                                           İncik yahnisi : Koyun inciği,tavuk ve dana eti karışımıyla oluşturuldu.                                 Yaka yahnisi: Kılıç balığının başı ile gövdesi arasında kalan kısmının sade tereyağında kızartılıp sarımsak ilave edilirdi.        
Helvay-i  Hakani : Tereyağı  eritildikten sonra içerisine un, nişasta ve pirinç unu karıştırıp bekletilir . Üzerine  şeker ve süt ilave edilirdi.                            Ayva Murabbası:   Yapımında ayva, şeker ,yumurta akı kullanılırdı.      Kabak bastı:  Et,kabak,nohut ve soğan kullanılarak yapılır, yenilirken üzerine tarçın ilave edilirdi.

                                 İlk  öğrenci  hareketi
Cumhuriyetin ilanından sonra ilk öğrenci hareketi  16 kasım 1924 günü İstanbul’da gerçekleşti. O sıralar üniversiteli öğrencilerden tramvaylarda yarım ücret yerine tam ücret alınması nedeniyle sık sık  tartışmalar  çıkmaktaydı.Bunları önlemek amacıyla  tramvay işletmecisi olan Belçikalı şirket tüm araçlarda birer sivil görevli bulundurmaya başlamıştı. Aynı konudaki bir tartışma sırasında  görevlinin tabacasını ateşlemesiyle iki tıp fakültesi   öğrenci yaralanır. Arkadaşlarının yaralanmasına öfkelenen gençler bunu bir yürüyüşle protesto etmek isterler. Büyük bir kitlenin katıldığı bu yürüyüş  tramvay şirketinin merkezinin   basılıp tahrip edilmesiyle son buldu

                                         Gün  isimleri
Bu gün kullandığımız gün isimlerinin bazıları Arapçadan dilimize gelmiştir. Örneğin Arapça’da cum’a olan gün dilimize cuma olarak geçmiş.Bazı gün isimleri Türkçe ekler alarak kullanılır. Pazartesi, cumartesi gibi. Salı dilimize iki ayrı dilden gelmiştir. Arapça üçüncü gün anlamına gelen sellase, diğeri ise Farsça ve Süryanicede aynı  anlamda yani üçüncü gün anlamında kullanılan Şesenbe sözcüğüdür. Eski Türkçe’de Salı günü için üçüncü gün denilirdi. Çarşamba Farsça ve Süryanicede dördüncü gün anlamına gelen  çıhar-şenbe / çeharşembe kelimelerinden dilimize Çarşamba olarak geçmiştir. Eski  Türkçe’de bu günün adı Törtünç olarak bilinir. Perşembe yine aynı dillerde beşinci gün anlamına gelen  percşembe sözcüğünün  çarşambaya uyumlu olması açısından perşembe olarak söylenmesiyle  oluşmuştur. Pazar , Farsca’da  alışveriş yapılan  gün anlamına gelmekte olup buradan  dilimize geçtiği söylenir.

                             Dünyanın  en büyük   yağması 
13.yy başlarında  Kudüs’e gitmek  üzere hazırlanan IV.Haçlı seferi  istikametini değiştirip  İstanbul’a yöneldi. İstanbul o devirlerde Bizans yönetimi altında bulunuyordu. Şehre gelen haçlılar her tarafı yağmalamaya başladılar.  Ticarethaneleri, evler,saray ve kiliseleri   talan ettiler. Bu dünyada  şimdiye kadar rastlanmayan büyük  bir soygundu. Yağma nedeniyle oluşan karışıklık uzun yıllar sürdü.  Haçlılar evleri soyduktan sonra gizlenmiş mallar  olup olmadığını anlamak için halka eziyet etmeye başladılar. Bizanslılar, haçlı subaylarına  hristiyan olduklarını anlatmak için yanlarında taşıdıkları istavrozları  göstermeleri bile fayda etmiyordu. Haçlılar her şeyi aldıktan sonra azizlerin sandukalarını kırıp içlerinde buldukları kıymetli eşyaları  bile almaktan çekinmediler. Ayasofyanın her tarafı bu talandan nasibini alırken, İmparator Jünstinyen’in mezarını bile açıp içinde bulduklarını yanlarında götürdüler.  
    
                                        Fetret   devri
Osmanlı  tarihinde  1402 yılındaki Ankara Savaşı  ile 1413 yılında I.Mehmet’in Osmanlı tahtına geçmesi arasındaki 11 yıllık süredir.Fetret kelimesi Arapçada kargaşalık ve bunalım  anlamına gelir. Ankara savaşı sonucunda bozguna uğrayan Osmanlı ordusu dağılmış, padişah Yıldırım Beyazıt ,Timur’a esir düşmüştü. Beyazıt’ın dört oğlu olan İsa, Musa ,Emir Süleyman  ve Mehmet Çelebi arasında taht kavgaları nedeniyle oluşan  karışıklık 5 temmuz  1413  tarihine  kadar devam etti. Bu tarihte Çelebi Mehmet Osmanlı Padişah’ı olunca  birliği yeniden sağlamayı başardı.

                                      Eti’mi Hitit mi?
Anadolu yarımadasının bilinen en eski ismi Hatti ülkesiydi. Batı bilimciler hattilerin ülkesinde oluşturulan devlete ‘Hitit’ ismi vermişlerdi. Hitit’ler uzun yıllar Anadolu’da hüküm sürdükten sonra istilacı dış güçlerin etkisiyle  erimiş ve dağılmışlardı. Hitit’ler için kullanılan Eti sözcüğü ise tamamen uydurmadır.Bu devletin adı yabancı kaynaklarda Hitit olarak geçer.

                                    Topla  Selamlama
Osmanlı İmparatorlunun en eski devirlerinden beri İstanbul’da bayramlar, büyük zaferler ve donanmanın sefere çıkışı top atılarak kutlanırdı. Daha sonraları padişahlar  tahta çıktıklarında ,  çocuklarının doğumunda , ramazan aylarında ve bazı elçilerin İstanbul’u ziyaretlerinde top atılması bir gelenek halini almıştı.  Donanmanın  zaferle İstanbul’a dönüşlerinde  gemiler  Topkapı’dan rahatça görülmesi için Sarayburnun da   hizalanarak top atışı yaparlardı. Böyle zamanlarda İstanbul’un bazı semtlerinden top atılarak bu selama karşılık verilirdi. Padişahlar saltanat kayıklarıyla Boğaziçi’nde geziye çıkışları ise çok ihtişamlı olurdu. Hükümdarın binmiş olduğu kayık ve buna eşlik eden teknelerden oluşan kalabalık bir kafile Kızkulesi ve hisarlardan atılan toplarla selamlanırdı. 21 pare top atışı sadece padişahlar için yapılırdı. 19 pare vezirler, 17 pare Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile yüksek rütbeli subaylar için, 15 pare beylerbeyi, liman reisi paşası ve koramiraller ‘in İstanbul’a geldiğinde, 13 pare tüm amiraller , 11 pare Edirne, Bursa, Şam kadıları ,9 pare  İkinci sınıf kadılar ile yarbay rütbeli subaylar  için atılırdı. 7 pare bazı kaymakamlar ,5 pare devlet makamında müdürlük gibi yüksek mevkilerde bulunanlar için, 3 pare bazı konsolos ve kadılar ile binbaşı civarında rütbesi bulunanlar için. Dost  devletlere ait savaş gemilerinin limana girişlerinde ise 21 pare top atışı ile karşılanır gelen gemilerde genellikle aynı sayı ile karşılık verirlerdi.

                                       Ankara’nın suyu
Ankara  valilerinden  Abidin paşa, Elmadağı’ndan  Ankara’ya tatlı su getirmek  için halktan para toplamıştı. İşe  başlaması  için saraydan izin verilmesi gerekiyordu. Durumu öğrenen  İkinci Abdülhamit , valiye gönderdiği cevapta ‘Susuzlara  su vermek  devletin görevi olduğu gibi  aynı zamanda dinimizin emirlerinden  birisidir. Sevap olarak kabul edilir. Bu şerefli işi  benim yapmam gerek . Topladığın paraların hepsini sahiplerine  hemen  geri ver.  Bütün masrafı hazine-i şahanemden olmak üzere  hemen  işe  başla  ve bekleyenleri  acele  iyi suya kavuştur ‘ der. Bu konuşmadan  kısa bir süre sonra  Ankara’lılar  tatlı suya kavuştu.                                        

                                      Yeniçeri   Ağası 
Yeniçeri  Ağası  yeniçeri ocağının başkomutanıydı. 16.yy kadar yeniçeri ağası  sarayda padişahın güvendiği kişiler arasından seçilirdi. Ağalık yeniçeri ocağının kurulduğu tarihte başlayıp 1826 yılında yeniçeri ocağın kaldırılışına kadar sürmüştü. Acemi ocağına yeni devriştirme   alınmasından   İstanbul ‘da düzenin sağlanmaya kadar pek çok   görevi  vardı. Bu amaçla haftada en az iki veya üç kere olmak üzere İstanbul’da gezip  polislik görevi yapardı.Yangın olduğu zamanlarda   yangın yerine gidip çalışmaları izlerdi. Yeniçeri ağası şehzadelerin sünnet düğünleri gibi büyük toplantıların yapıldığı zamanlarda etrafı kollamak için gerekli planları yapıp  uygun yerlere koruyucular yerleştirirdi. Saray görevlilerin korumalığını da düzenlemek yeniçeri ağasının görevleri arasında yer alırdı. Her Cuma  padişahla birlikte Cuma namazına gidip  burada  padişahın çizmesini çıkartması bir gelenekti. Padişah bunu ilk defa yapan yeniçeri ağasına    üzerinde  elmas bulunan bir hançer hediye ederdi.

                                  Eski   devirlerde   bakkal
Eski zamanlarda bakkallık   diğer esnaflarda olduğu gibi Tanzimat devrine kadar ‘gedik’ denilen sınırlamaya uymak zorundaydı. Yani bir kişi istediği zaman, istediği bir yerde dükkan açıp bakkallık yapamazdı.  İstanbul’da  gerek çarşılardaki gerekse mahalle aralarındaki bakkalların yerleri belliydi. Halkın yeni bir isteği olduğu veya nüfus artışları göz önüne alınarak gedik’in izin vermesi üzerine yeni bir bakkal dükkanı açılabilirdi. Her bakkalın yanında kaç çırak çalışması gerektiği önceden belirlenir ve bu sayının üzerine çıkılamazdı. İstanbul’da  bakkallar  gediklik müessesinin iptal edildiği Tanzimat devrine kadar  sadece Müslümanlara verilen bir imtiyazdı.

                                       Mevacib   parası
Osmanlı  hanedanının  kadın üyelerine ‘mevacib parası’ denilen  aylık maaş verilir, ayrıca günlük ve aylık   erzaklar  yollanırdı. IV.Mehmet’in kızı olan Hatice Sultan’ın gıda tahsilatı şöyleydi. Her gün, 7 ekmek, 2 tas yoğurt ve 4 kilo et.Aylık olarak ta bol miktarda yağ,soğan,pirinç,bal,şeker,sirke, un, zeytinyağı başta olmak üzere 150 tavuk ve 250 adet yumurta tahsis edilirdi.

                                  Darüssaade    Ağaları
Kızlar Ağası’da  denilen  darüssaade  ağasının saraydaki  başlıca görevi harem dairesinin kapısında görev yaparak  buranın güvenliğini sağlamaktı.  Darüssaade de  denilen çift kapılı masif tunç’tan kapılmış harem kapısı  kızlar ağasının işaretiyle açılır ve kapanırdı. Harem kapısını sürekli bekleyen beş muhafızın nöbetlerini düzenler, emrindeki askerlerin eğitimleriyle uğraşırdı.          Dairesi  harem dairesinin kapısının yanında bulunurdu. Sarayın yüksek şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edildiğinden  oldukça nüfuslu bir kişiydi. Bazı sadrazamları yerinden oynattığına bile şahit olunmuştu.Cariye ve valide sultanlarla yakın samimiyetleri vardı. Onların sorunlarıyla da ilgilenirlerdi. Darüssaade  Ağaları genç yaşta hadım edilmiş kişilerden oluştuğu biliniyor. İlkel biçimde hadım edildiklerinden çoğu ömür boyu idrar yolu hastalıklarıyla uğraşmak zorunda da kalırlardı.

                                Ortodoks  Patriki’nin  asılması
Patrik Ortodoks kiliselerinin başında bulunan en yüksek rütbeli din adamıdır. Yetkileri sadece kendi bölgesiyle sınırlıdır. Dünya üzerinde 19 adet patrik ünvanı taşıyan başpiskopos bulunur. Bunların en tanınmışlarının bir tanesi de İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrik’liğidir.  Osmanlı tarihinde Patrik’ler her devirde ilgi görmüşler ve saygınlıklarını korumuşlardı. Tüm tarih boyunca yalnızca bir kere İstanbul’daki Rum Patriği asılarak idam edildi. Patrik Grigorikos Yunan İsyanı sırasında isyancılarla iş birliğinde bulunmuştu. Hatta İstanbul’da yaşayan Rumlarla birlikte saraya saldırı planı bile yaptığı söylenir. Bunlar ortaya çıkınca  Padişah II.Mahmut’unda onayı alınarak patrik kilisenin kapısında asılarak idam edildi.Bu kapı o günden beri bir daha açılmadı. Patriğin cenazesi ise Atina’ya götürülüp abartılı bir  törenle gömüldü.

                                            Zimmiler
Eskiden bir İslam devletinde yaşayan gayrı Müslimlere Zimmi  denilirdi. Osmanlı Devletinde belli başlı üç çeşit zimmi vardı. Ortodoks hristiyanları, Yahudiler ve Ermeniler. Her cemaat Osmanlı Devletinin yasalarına  uyduğu gibi aynı zamanda  kendi dini gereksinmelerini yerine getirip  kendi toplumunun adetlerine de  uyarlardı. Azınlık olarak adlandırılan bu topluluklar bazı zamanlarda Müslümanlar kadar sayılara ulaşmışlardı. 1550 yılında yapılan bir sayımda İstanbul’da yüz dört bin ev olduğu saptanmıştı. Bunların kırk bini  hristiyan,dört bini Yahudi, altı bini Ermenilerindi. Geriye kalan evler ise Müslümanlara aitti. Buradan da görülebileceği  gibi  Müslümanlarla gayri Müslimlerin ev sayıları birbirine çok yakındı. 1520 ve 1536 yıllarında yapılan nüfus sayımlarında İstanbul’un dört yüz bin olan nüfusunun % 58.3 Müslüman geriye kalan % 41.7 si ise gayri Müslimlerden oluşuyordu. Zimmilere verilen bir takım imtiyazların yanı sıra bazı kısıtlamalar da uygulanırdı. Kısıtlamaların başlıcaları şunlardı. Sokaklarda içki satışı yapmaları,İslam kılığında gezmeleri,Müslümanların yoğun olarak yaşadığı yerlerde meyhane açmaları,ayrıca  Eyüp Sultan’a  yakın evlerde  oturmaları ile  esir ve cariye satışı yapmaları  yasaktı.

                                            Güllü   Agop
Tanzimat döneminde Avrupalılaşma akımının en önemli çalışmalarından biriside Güllü Agop’un kurduğu ve yönettiği Osmanlı Tiyatrosu olmuştur. İlk defa Türk yazarlarının yazdığı oyunlar ı Türk tiyatrocuları oynamışlardı. Müslüman tiyatro sanatçılarının ilk defa sahnede yer alması halk üzerinde büyük heyecan ve ilgi uyandırmıştı.1840 tarihinde doğan ve asıl mesleği sıvacılık olan Güllü Agop ( Agop Vartovyan ) tiyatroya merak sarınca mensubu olduğu Ermeni cemaatının tiyatro oyunlarını izlemiş,çeşitli oyunlarda ufak roller almıştı.Agop’u diğer Ermeni oyunculardan ayıran en önemli özellik  Türkçe tiyatroda  oynama isteğiydi. İstanbul’da kurduğu topluluk Osmanlı Tiyatrosu’nun temelini oluşturdu. Gedik paşa’daki  Osmanlı  Tiyatrosunda Güllü Agop’un kurduğu topluluk 1868 yılında Cesar Borgia adlı tiyatro oyununu oynadılar.1869 yılında ise aynı topluluk Mustafa Efendinin yazdığı Leyla ile Mecnun adlı eseri oynanmış,bunu  diğer oyunlarda  izlemişti.
                                         Emirgan  Korusu
Boğaziçi’nin en güzel korusu olan Emirgan devlete ait olan bahçeydi. Sultan Abdülaziz tarafından Mısır Hidivi İsmail Paşa’ya hediye edilir. Bu sahsın vefatından sonra ise mirasçıları bu koruluğu İstanbul Belediyesine sattılar. Belediyede halkın faydalanması amacıyla koruluğu halkın ziyaretine açtı. İçerisinde sarı, beyaz ve pembe olmak üzere üç adet köşk yer alır. Büyük bir süs havuzu ve binlerce ağaç yer alır. Koruda  Çam, selvi, köknar, kestane,  meşe, ıhlamur, ceviz ve meyva ağaçlarını bir arada görmek mümkün. 500 dekarlık bir alana yayılmış olan koruluk İstanbul’un en güzel dinlence yerlerinden birisi olma özelliğini günümüzde de korumakta.