TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2014 Cuma

HİERAPOLİS

Hierapolis Antik Kenti Denizli’nin  20 km kuzeyinde bulunan  Pamukkale ile bütünleşmiştir. Pamukkale’nin eşsiz güzellikte olan traventenler  yer çatlağındaki fay aralıklarından sızan yaklaşık 35 ile 50 derece sıcaklığındaki   doğal maden suyunun, açık havada yapısındaki  karbon dioksit gazını kaybetmesiyle binlerce yıl süren kireç birikimleri sonucunda oluştu. Pamukkale traventenlerinde kısa bir yürüyüşten sonra Hierapolis antik kentinin giriş kapısına ulaşılır. Çok geniş bir alana yayılmış olan yerleşim alanını  gezmek isteyenler  servislerden yararlanabilirler.  
                                                           KENTİN  TARİHİ
 Kentin Helen asıllı olan Seleukos Krallığı zamanında İ.Ö.3.yüzyılda kurulduğu sanılmaktadır. Tarihin ilk çağlarından beri bu bölgede  yoğunlaşmış olan  dini geleneklerden dolayı, yeni kurulan bu yerleşime kutsal kent anlamına gelen  Hierapolis ismi verildi.  
Kısa bir süre Bergama Krallığının himayesinde kalan kent daha sonra Roma İmparatorluğuna bağlanır. Bu dönem kentin zenginlik ve ihtişam zamanlarıdır. Kentteki büyük yapıların çoğu bu zamanda  yapıldığı biliniyor.  17 yılında  büyük bir deprem şehre çok zarar verse de, kısa bir sürede kendisini toparlamayı başarmasına rağmen Helenistik özelliğini kaybedip  tipik bir Roma kenti görüntüsündedir.  Hz. İsa’nın 12 havarisinden birisi olan St.Philip’in bu şehirde öldürülmesi  Hristiyanlar  için bu bölgeyi  önemli kılıyor.   Bizans döneminde psikoposluk merkezi olan  kentte,  St Philip’in adı verilen büyük bir kilise yapıldı.  Bölge , 13. yüzyıl başlarında Türklerin eline geçince şehir terk edilir.   

                                                       ŞEHİRDEKİ YAPILAR
Frontinus Kapısı : Roma döneminde yapılan kentin   ana giriş kapısıdır. 
Frontinos  caddesi : Yaklaşık 14 metre genişliğinde olan şehrin ana caddesidir. Caddeyi oluşturan düzgün kesimli  taşlarının altından şehrin kanalizasyonu geçer. Caddenin her iki tarafında depo, dükkan ve konutlar yer almaktaydı. Bu cadde 5.yüzyıl başlarında yapılan Bizans Kapısına kadar uzanır.  

Agora : Büyük bir depremle yıkılan binaların yerinde Frontis caddesinin yan taraflarından başlayarak geniş bir alan ticari agora olarak düzenlenmişti. 

Latrina :  Caddenin sol tarafında yer alan ve taş bloklardan yapılmış olan   büyük yapı aslında bir halk tuvaletidir. Yapının tabanında lağım suyunu caddedeki kanalizasyon sistemine taşıyan kanal bulunur. 

Kuzey Bizans Kapısı :  Bizans döneminde yapılan ve tüm yerleşimi  çevreleyen surların arasından şehre giriş kapılarından birisidir.  Deprem sonucu zarar gören agoranın kalıntıları kullanılarak İ.S. 4.yüzyılda yapılmış ve iki kule ile desteklenmiştir. Giriş kısmında bulunan dört adet konsol üzerindeki aslan ve  panter motifleri büyük olasılıkla şehri kötülüklerden korumak amacıyla dizayn edilmiş. 


Güney Bizans Kapısı  :  Kuzey kapısıyla  aynı zamanda inşa edilmiştir.
  
Su kanalları : Şehirde yaşayanların su gereksinmelerini sağlamak amacıyla şehre su kaynaklarından topraktan imal edilmiş künkler yardımıyla su getiriliyordu. Bu amaçla da şehrin yakınlarında iki adet su kemeri inşa edilmişti. Yaşam alanlarına ulaşan su, burada küçük künkler sayesinde evlere dağıtılmaktaydı. 
 Bizans Surları : Surlar tüm kenti çevrelese de geniş değillerdi. Bu nedenle güçlü bir koruyucu olmaktan uzaktı. Surlar üzerinde düzenli aralıklarla   gözetleme kulelerine yer verilmiş. .

Triton Nymphaeumu : Anıtsal Çeşme, yaklaşık 60 metrelik cephesiyle kentteki en büyük ve en gösterişli yapılardan birisidir. Büyük havuzu içerisine alan U şeklinde bir plana sahipti. Anıtsal çeşme binası  iki katlıydı. Kervanlarla yapılan uzun ve yorucu bir yolculuk sonucunda şehre ulaşanların su ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapılmıştı. Nymphaeum içerisinde heykeller, mermer kabartmalar ve fıskiyelerin bulunduğu muhteşem bir görüntüsü olduğu tahmin ediliyor.

Hamam Bazilika : Şehrin kuzeyinde ve giriş kapısının dışında yer almaktadır.  3.yüzyılda yapılan hamam , 6.yüzyılda kiliseye çevrilir. Anadolu’da bir çok kentte olduğu gibi Hierapolis’te de kent dışından gelenler ilk önce hamama alınmakta burada yıkanıp temizlendikten sonra şehre kabul edilmekteydi.



Tiyatro : Yunan tiyatrosu tipinde olup, oturma grupları doğal bir yamaca yaslanmıştı. Tiyatronun cavea’sın da 50 sıra oturma grubu bulunuyor.  Bu oturma grupları 8 adet merdiven ile 9 bölüme ayrılmıştı. Yönetici localarının yakınlarında 10 adet gösterişli sütun vardı.  Bu sütunların arasında ise 4 tanrıçaya ait  büyük heykeller  bulunuyordu. Tiyatronun latrinası girişin batı bölümündeydi. Tiyatrodan çıkan heykel ve frizler Hierapolis Müzesinde özel  bir salonda sergileniyor.


Katedral : Hierapolis kentinin en önemli hristiyan ibadet yeridir. Sağdaki kapıdan girilen yer vaftiz odasıdır. Burada iki yanında merdivenleri olan vaftiz teknesi yer alıyordu. Katedralin apsisi (yarım daire planlı kısım) içerisinde papazların oturduğu özel bir bölüm vardı. 


Apollon Tapınağı : Tapınak Apollon kutsal alanının içerisinde bulunmaktaydı.  Bu tapınaktan günümüze tapınağın mermer merdivenleri ile yine mermer ile kaplı bir podyum ve birkaç tane mermer sütun ulaştı. Kazılar sırasında tapınak alanında bulunan değerli eserler  Hierapolis Müzesinde sergileniyor.


Nekropol ( Mezarlık ) : Şehrin mezarlığı şehri çevreleyen surların dışında yer almaktadır. Mermer veya kireç taşı kullanılarak yapılmış olan mezarlar  lahit, tümülüs  veya oda şeklindedir. Şehrin  doğu kısmındaki  nekropol alanı günümüze ulaşmış. Burada  100 adet kadar  lahit bulunuyor. Bu bölgede görülen ve 51ile numaralandırılmış olan tümülüsün yapım  tarihinin  İÖ 1.yy olarak  belirlendi. Tümülüs traventen levhaların üzeri koni şeklinde toprakla örtülerek yapılmış. Yer altında bulunan mezar odasına iki basamak ile giriliyor. Mezar odasının kapısını  taş bir levhadan. Yine bu bölgede bulunan 56 nolu mezarın basamaklı bir kaidesi ile  cephesinde aslan ayağı şeklinde son bulan bir basamağı mevcut. Bunun üzerinde iki adet lahit yer alıyor. İç odası metalden yapılmış bir kilit sistemiyle kapatılmış. Bazı lahitler o zamanki inanışa göre ölüleri yüceltmek amacıyla bir kaide üzerinde konularak  yüksekte   tutulmuş.




Medusa  Figürü :  Medusa, Yunan Mitolojisinin korkulan tanrıçalarından birisidir. Gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılırdı. Yılan saçlı, keskin dişli olan bu tanrıçadan o devirde herkes çekinirdi. Hierapolis kentinin giriş kapılarından birisinin üzerine işlenmiş olan Medusa figürü, şehirde yaşayanları tanrıçanın şerrinden korumak amacıyla yapıldığı düşünülüyor.

                                                              Bir dünya mirası 
 Hierapolis Antik Kenti 1988 yılında 485 kayıt numarasıyla UNESCO  Dünya Mirası Listesine alındı. Sizde bir gününüzü Muhteşem antik şehir Hierapolis’e ayırmayı düşünür müsünüz?  Eşsiz güzellikteki Pamukkale’yi, Hierapolis Müzesini de aynı zamanda görmek imkanı bulacaksınız. Ayrıca  bölgenin diğer büyük  bir kenti olan Leodikya’ya sadece 15 dakika uzaklıktasınız. İşte size bir günü tam doldurabilecek bir gezi. Ne dersiniz?





7 Ağustos 2014 Perşembe

DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI - 4



                                   Denizin altı için ilk girişim
 Makedonya kralı Büyük İskender  denizlerin dibinde neler  bulunduğunu her zaman  merak ederdi. Bir gün  devrin bilim adamların toplayıp   onlara denizin içerisinde  neler olduğunu gösterecek bir  alet  yapmalarını ister. Uzun uğraşılar sonucunda  suyun basıncına dayanıklı ,içine su sızdırmayan   bir deniz aracı  imal ederler. Denemeler başarılı olunca,  içerisine insan koyup denize  indirilir. Bununla denizin altını ve içini gören kişi  gördüklerini   krala anlatırdı. Büyük İskender’in çok hoşuna giden bu deneme daha sonra sık sık tekrarlanarak denizlerin  sırrı çözülmeye çalışılırdı. Denizin içerisinde  rahatça hareket eden bu tekne  daha sonraları denizaltılara bir esin kaynağı olmuştur.

                           Türk   Gazeteciliğin  başlangıcı
Türk gazeteciliğin başlangıç tarihi  11 kasım  1831 olarak kabul edilir. Bu  devlet eliyle kurulan bir gazete olan Takvimi Vakayi’nin ilk sayısının çıkış günüdür. Bundan önce azınlıklar kendi dillerinde günlük, haftalık ve aylık pek çok gazete ve dergi çıkartmalarına karşın bunlar Türkçe  değildi.
Takvimi  Vakayi Türkçe’ nin yanı sıra Ermeni,Sırp,Rumca ve Arapça olarakta yayınlanırdı. İlk sayısında bahsedilen konular şunlardı. Sultan II.Mahmut’un Çanakkale  gezisi,Kurtuluş semtindeki yangın, Şehzade Mecit’in derslerine  başladığı için yapılan tören,Bakırköy’deki baruthanenin  tanıtımı ile  Arnavutluk’taki ayaklanmanın haberi verilmiş. Bağdat valiliğinden alınan Davut  Paşanın yeni vali tarafından nasıl tevkif edildiği de ayrıntılı olarak yazılmıştı. Ayrıca ticaret ve fiyat haberleri, din köşesi ile  dış haber olarakta Polonya’da çıkan ayaklanmadan bahsedilmiş.
1840 da Tercüman-ı Ahval gazetesi çıkmaya başlayınca Takvim-i Vakayi  daha ziyade resmi gazete olarak yayınına devam etti.
                                       
                          Beşiktaş’ın ismi nereden geliyor
Barbaros Hayrettin Akdeniz’e sefer çıkacağı zamanlarda gemilerinin gerekli hazırlığı  şimdiki Beşiktaş semtinin olduğu yerde yapılırdı.Eksiklerinin tamamlanıp gerekli ikmallerin yapılabilmesi için burada  belirli bir süre beklerlerdi.Fakat  gemilerinin halatlarının  bağlanacağı yeterli direk  olmaması  sürekli olarak sorun yaratıyordu.. Barbaros Hayrettin gemilerin kıyıya  rahatça bağlanabilmesi için   sahile beş büyük  taş direk yaptırır. Gemiler   zorunlu ihtiyaçlarını tamamlayana kadar   sahile bağlanmak için bu direkleri kullanırlardı.  O zamanlarda bu bölgeye  beş taş denirdi. Bu söylem zaman içinde de Beşiktaş’a dönüşmüştür.

                            Yeniçeri  ocağındaki  ilk kuralsızlık
Osmanlı Döneminin en seçkin askerleri olan Yeniçerililer ilk olarak padişah III.Murat devrinde yozlaşmaya başladılar. Bu zamana kadar  Yeniçeri ocağı küçük yaşta içerisine aldığı akıllı hristiyan çocuklarını askeri disiplin altında yetiştiriyor  ve seçkin birer asker yaptıktan sonra ordu içerisine veriliyordu. III.Murat ‘ın padişahlığına   kadar  teşkilatın içerisine dışarıdan hiç kimse alınmadı. Bu devrinde büyük bir sünnet eğlencesi  yapıldı. Bu düğünde hokkabazlar halkı çok eğlendirdiler. Padişah bunları  huzuruna çağırır.’ Benden ne istersiniz  ‘ diye sorar. Hokkabazlar ‘Asker olmak isteriz ‘ derler. Padişahta bunların yeniçeri ocağına alınmalarını ister.Yeniçeri ocağının komutanı  olan Ferhat Paşa bu karara şiddetle karşı çıkar.Padişaha yolladıkları mazbatada ‘ ocağın özel yetişmiş askerlerden oluştuğunu ve bu askerlerin çocukluklarından beri bu ortamda bulunduklarını dışarıdan gelecek kişilerin faydalı olamayacaklarını ‘yazar. Padişah alınmalarına israr edince Ferhat Paşa istifa etmek zorunda kalır. Bunun yerine gelen yetkili ilk iş olarak bunları yeniçeri ocağına kabul eder.İlk yozlaşma bu şekilde başlar. Yeniçerilerin aldığı maaş çok yüksek olduğundan herkes buraya katılmanın bir yolunu aramaya başlar. Bu fırsatı yakalayan  pek çok kişi ocağa kaydolur.
                    
                   Padişahın ölümünden önceki ilginç olay
Padişah III. Mehmet bir gün saraya dönerken  bir deli derviş tarafından yolu kesilerek ‘ Padişahım tam 55 gün sonra çok mühim bir olay olacak .Bu duruma hazırlıksız olma.Şimdiden tetbirini al diye bağırır.’
Bundan  tam 55 gün sonra 1603 senesinin 21 aralık gecesi padişah Topkapı sarayındaki odasında ölü olarak bulunur. Bilinen bir hastalığı yoktu.Ölüm sebebi ise anlaşılamamıştı.

                      Sultan Ahmet’in yaşamındaki   14 ‘ler
İstanbuldaki ünlü Sultan Ahmet camisini yaptıran padişahın yaşamındaki 14 sayısı ilgi çekicidir. 14 yaşında tahta çıkan 1. Ahmet Osmanlı Devletinin 14. Padişahıdır. Kendisi 14 yıl saltanatta kalmış ve ateşli bir hastalık sonucunda  28 ( 14x2 ) yaşında vefat emiştir. 

                                                  Etek   öpmek
Genel olarak yüksek devlet memurları ve padişahların kendilerinden daha düşük seviyede bulunan kişilerden beklediği bir saygı kuralıydı.
Kosova savaşı sırasında Murat Hüdavendigar  el öpmek isteyen bir Sırplı tarafından hançerlenerek öldürülmesinden sonra   Osmanlı padişahları el öptürmek yerine kaftanlarına dokundururlardı. Bu zaman içerinde halk arasında etek öptürmek şeklinde söylenmeye başlandı.
Nasıl uygulandığına gelince. Büyük sayılan kişinin huzuruna gelince  eğildikten sonra elini eteğine götürür gibi uzatıldıktan sonra başa götürülmesidir. Gerçekte bir öpme olayı yoktur. Bazı kişiler bunu abartılı olarak iki elleriyle birden yaparlardı.
                                       1700 lü yıllarda İzmir
1700-1702 yılları arasında çıktığı seyahat sırasında Anadolu’yu baştan başa gezmiş olan Fransız  botanik bilgini Tournefort  yanındaki ressama  çok beğendiği İzmir’in bir resmini yaptırdıktan sonra  hatıra defterine şunları yazmıştı ‘ Manisa’dan sonra İzmir’e geldik. İzmir doğuda görülebilecek olan  limanların en güzeli. Dünyanın en büyük donanmasını alacak kadar büyük bir körfezin sahilinde kurulmuş.Şehrin sokakları düzgün.Evleri güzel ve sağlam.Kısaca gördüğüm  şehirlerinin hepsinden daha güzel.Francs Caddesi İzmir’in en güzel yeri. Dünyanın en iyi mağazalarının burada olduğunu söylebilirim. Zaten limanın mükemmelliği burasını bir ticaret merkezi haline getiriyor. Şehirde on beş bin kişi yaşıyor. Cami sayısını ise dokuz olarak saydım diyerek İzmir  hakkındaki görüşlerini bu şekilde özetler.

                                     Saltanat   ailesi   kuralları
Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında özellikle şehzadeler arasında  disiplinsizlik baş göstermiş etraftan çok şikayet gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine sarayda yaşayanların uyulması gerekli olan kurallar adında bir  yönetmelik çıkartılmıştı. Buna göre;
Saray mensupları sadece kırmızı renkli fes giyecekler .Fes başa düzgün yerleştirilip  daima  dik  durması sağlanacak.
Saltanat ailesinden olanlar kaç yaşında olurlarsa olsunlar padişahın izni olmadan  evlenemezler.
 Saltanat ailesinden olanlar  padişahtan izin almadan İstanbul dışına çıkamayacaklar.
Mevki ve haysiyetlerine aykırı olan her türlü davranış ve konuşmalardan çekineceklerdir.
Millet ve hükümet  hakkında olumsuz bir söz söylemeyecekler .Parti çalışmalarına katılmayacaklar.
Arkadaşlarını dikkatli seçecekler. Uygunsuz kişilerle bir arada bulunmaktan  çekineceklerdir.
Saltanat  ailesinden olanlar bu kurallara uymadıkları taktirde, padişah tarafından verilecek cezayı baştan kabul etmiş olacaklardı. Bu cezalar  ikaz ve kınama olabildiği gibi saraydan uzaklaştırma da veya belirli süre dışarı çıkmama şeklinde olabilmektedir.
Şehzadeler Türkçe ve Arapçayı  çok kavradıktan başka bir  yabancı dili de çok iyi öğrenmelidir. Bunları  öğrenmek  için kendisine verilecek eğitime gerekli önemi vermek zorundadır.
                                    Gerçek  çıkan  rüyalar
- Amerika Birleşik Devleti başkanlarından olan Abraham Lincoln köleliği bitirmesiyle tanınır.Bir gece rüyasında bir şahıs tarafından tiyatroda öldürüldüğünü görür. Ertesi gün bu rüyayı tanıdıklarına anlatır.
Bu rüyadan kısa bir süre sonra aynen rüyasında gördüğü gibi öldürülür. Katil John Wilkes Booth  köleliği kaldırdığı için bu suikastı düzenlediğini söyler.
- Hüseyin Avni Paşa bir gece rüyasında burnunun kanadığını ve elindeki beyaz mendiliyle silince bunun bir bayrağa dönüştüğünü görür. Rüyasını yorumlayan tabirci kendisinin şehit olacağını söyler. Gerçektende kısa bir sürer sonra Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilmesi sırasında sarayı  basan Çerkes Hasan  tarafından görevi başında şehit  edilir.
-  Zübeyde  hanım  rüyasında  bir ses duyar. Bu ‘ Oğlunu askeri okula gitmesine izin verirsen hep yüksekte kalacak ‘ der. İlk başlarda oğlu Mustafa Kemal’in askeri okula gitmesini istemeyen Zübeyde Hanım bu rüyadan sonra fikrini değiştirerek izin verir.

                                  Eski zamanda bir  tiyatro
İstanbul’un meşhur tiyatrolarından biriside Üsküdar’ın Çarşıboyu, Boyacı sokağındaydı. Bozuk kaldırımlı dar bir sokağa açılan kapısının önünde boru ve davul çalarak suratı çeşitli renklere boyalı birisi türlü şaklabanlıklar yaparak yoldan geçenleri içeri çekmeye çalışırdı.
Kapıdan girince 4-5 petrol lambasının aydınlattığı toprak bir avlu ve iple bölünmüş oturma yerleri  birinci,ikinci ve üçüncü mevki olarak ayrılmıştı. Birkaç tanede loca bulunurdu. Koltukları kullanılmış eşya satan dükkanlardan toplanmış gibiydi. Hani üstüne bastığınızda döşemeleri içine çökenlerden.Sahne tahtadan yapılmıştı. Ramazansa Teravih namazı bitmeden sahne açılmazdı. Gene tahtalarla ayrılmış bir bölümde sesi çoğu kez aktörlerden bile daha çok duyulan bir süflör bulunurdu.
Aktörlerin en sevilenleri olan Kel Hasan gündüzleri yoğurt satar akşamları tiyatroya gelirdi. Diğer sevilen aktörler olan  Kambur Mehmet ve Pervuz Hanım’ın okuma yazması bile olmadığı söylenirdi.
Kel Hasan ve Kambur Mehmet  tüm hareketleri  hatta her sözleri izleyenleri  güldürürdü. Söyledikleri tekerlemeler ertesi gün özellikle çocuklar arasında espiri konusu olur,yüzlerce kere tekrar edilirdi. Pervuz hanım eğlenceli kantolar söylerdi. Sesi pek iyi değildi ama izleyenler  onu dinlemekten büyük keyif alırlardı.

1 Ağustos 2014 Cuma

KYME

                           
Kelime anlamı deniz dalgası olan  Kyme, İzmir’in Aliağa İlçesi  yakınlarındaki Çandarlı körfezinin  güney kıyısındadır. Kentin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Strabon’un yazdıklarına göre şehir,  İÖ 1046 yılında Yunanistan’ın kuzeyinden bu bölgeye  gelen Aioller  tarafından kurulmuştur. Kent  arkaik dönemde tarım ekonomisi ve limanları yoluyla yaptıkları ticaret  sayesinde ekonomik açıdan çok gelişmişti. Klasik dönem olan  İÖ 450-323 yılları arasında  Kyme, Aiolis birliğinin merkezi hatta lideri konumundaydı. Şehir daha sonra Atina Birliğinin bir üyesi oldu. İÖ 4.yy ikinci yarısında şehri ziyaret eden Büyük İskender şehri çok beğendiği için Apollon Tapınağına bronz bir şamdan hediye ettiğinden bahsedilir.  Helenistik dönemde ( İÖ 323-31 ) şehirde bir çok yeni bina yapıldı. Şehrin etrafını çevreleyen sur duvarları, tiyatro, güney tepede yeni yerleşim alanı ve mendireğin genişletilmesi hep bu yıllardan kalan eserlerdir. Bölgenin önemli bir liman kenti olan Kyme, özellikle Roma İmparatorluğunun ilk yıllarında ticari önemini korumuştur. Bizans döneminde ise  önemli bir dinsel merkezdi.  Kardinalin ikametinin  burada bulunduğu bilinmektedir.   İS 17 ve 94 yıllarında şehirde büyük zarara yol açan iki deprem oldu.  Bu felaketlere rağmen  şehir önemini kaybetmeyip canlı ticaret yaşantısına 7.yy’la kadar devam ettirdi. 12 ve 13 yy’da ise liman çevresinde az bir yerleşim olduğu görülüyordu. Fakat bu yıllarda şehir ticari ve ekonomik önemini kaybettiğinden yıllar içerisinde terk edildi.

                                  ARAŞTIRMALAR  VE  KAZILAR 
Kentin varlığından ilk olarak 1429-30 ve 1446 yıllarında burayı ziyaret eden Ancona bahseder. Venedik kökenli Baltazi ailesi  1874 yılında burada ilk kazıyı yapmışlar ve Kyme'de bir mezarda buldukları çok değerli takı,mücevherat ve seramik eserleri British Muzeum'a satarak muazzam bir servetin sahibi olmuşlardı. 1881 yılında Reinach ve Pottier burada ele geçen heykellerin bir kısmını İstanbul Arkeoloji Müzesine, bie kısmını ise Paris Louve Müzesine vermiştir. 1953 ylında Prof.Dr.Ekrem Akurgal başkanlığında bir sondaj çalışması yapılmış olsada  bir sonuç alınamadı. 1986 yılından itibaren İtalyan Calabria Üniversitesi özel izin ile burada kazı yapma ruhsatı aldı. Fakat ne yazıkki o zamandan beri hiç bir çalışma yapılmadı. Kazı için İtalya'dan gelenler burasını bir tatil ve dinlence yeri olarak gördü. Tatil yaptı denize girdi,geri gitti. Kültür Bakanlığımızın böyle verimsiz kazıların çalışma izinlerini iptal etmesi gerektiğini düşünüyorum.

                             KYME’DEN  GÜNÜMÜZE ULAŞANLAR
Agora : Şehrin agorasının kalker ve andesit bloklardan yapılmış döşemesi kısmen belirgindir. Sütunlu yolları , çevresindeki dükkanları ve konum olarak  şehrin merkezinde  bulunması diğer Roma agoralarının özelliklerini taşır. Agora’ya uzanan taş döşemeli yolun üzerinde açığa çıkarılan çeşitli yapılar buranın ortaçağa kadar kullanıldığını gösteriyor.
Alana bitişik bir kilise ile agorayı kuzeybatı, güneydoğu doğrultusunda kesen bir caddenin varlığı saptanmıştır. Agora alanından kiliseye giden yolda aynı doğrultuda olan 44 adet mezar görüldü. Mezarlar agoranın önemini kaybettiği Bizans döneminde  bölgenin mezarlık alanı olarak kullanıldığını gösteriyor. Çocuk mezarların sayısının fazla olduğu görülen bu alandaki kazı çalışmaları sırasında pek çok mezar hediyesine ulaşıldı.
Sonraki yüz yıllarda burada bulunan kilisenin büyük bir bölümünün üzerinde kale ile bağlantılı büyük bir yapı yer alıyordu. Bu yapı dört odalı olup  7 metre genişliğinde ve 40 metre uzunluğunda dikdörtgen büyük bir binadır.  Bu büyük yapının  odalarından birinde bir kireç ocağına rastlanması binanın son dönemlerinde önemini yitirdiğini gösteriyor. 







Tiyatro :  Sadece yeri ( çanağı ) belli olan tiyatrodan günümüze ulaşan fazla bir bulgu yok. 7500 kişilik olduğu tahmin edilen tiyatro zamanın büyük tiyatrolarından birisiydi.
Kale : Limanı korumak amacıyla yapılmıştır. Kentteki çeşitli kalıntılardan toplanan devrişme malzeme ile 12.yy’da inşa edilmişti. Kulelerle güçlendirilmiş beşgen  bir plana sahipti. Kale içerisinde dikdörtgen bir avlu etrafında değişik form ve işlevlerde olan odalar görülmektedir. Kalenin dış duvarlarını taş bloklar meydana getirmektedir. Temel yapısı olmayan kale, 80ne 75 metre büyüklüğünde olup,  belirli aralıkla dizilmiş  altı adet kulesi bulunmaktaydı. Kalenin  kuzeydoğu köşesinde yer alan  2.4 metre genişliğindeki ana giriş kapısının her iki yanında da birer kule vardı.



 Muhtelif zamanlarda yapılan kazılarda tapınağa ve evlere  ait az miktarda bulgu ile  karşılaşıldı.1985 yılından itibaren İzmir Arkeoloji Müzesi tarafından yapılan arkeolojik incelemeler sonucunda, denizin içerisinde yer alan liman yapılarına ulaşmak mümkün olmuştur. 



Kyme Kenti sürdürülen çalışmalar sırasında Roma dönemlerine ait   muhtelif  evlerden kalan kalıntılar, sarnıç , su kemeri, sütunlu yol ve  şehrin kanalizasyon sistemine ait künklere ve  amfora kalıntılarına ulaşıldı. 





Kymeliler, kendi limanlarından ticaret yapan gemilerden gümrük ve liman vergisi almadıkları ve bu konuda  karar ve düzenlemeleri olmadığı  için diğer Yunanlılar tarafından daima alay konusu olmuşlardır.
Kyme Antik kentinin yurdumuzda kalan sınırlı arkeolojik buluntuları arasında en önemlileri İzmir Arkeoloji Müzesinde sergilenen tunçtan yapılmış atlet heykeli ile Aphrodite ait olduğu düşünülen kadın başıdır.

24 Temmuz 2014 Perşembe

KNİDOS

Datça ilçemizin yakınlarında bulunan muhteşem antik kent Knidos, döneminin önemli ticaret ve bilim merkezlerinden birisiydi.
Araştırmalar bu bölgedeki yerleşimin İÖ 3000 yılına kadar uzandığı göstermesine rağmen bu dönem hakkında buluntu elde etmek mümkün olmamıştır. Kent hakkındaki ilk bilgileri Heredot’tan almaktayız. Heredot, kentin İÖ 12.yy’da adalardan göçler halinde gelen Dor kabileleri tarafından kurulduğundan bahseder. Knidos, Ege’nin güneyine yerleşen Dor’ların bu bölgede kurduğu altı önemli kentten birisidir. Kent aynı zamanda Dor birliğinin kutsal merkezi olarak bilinir. Bu birliğe mensup kentler, Apollon’a adanmış bu kült merkezinde dört yılda bir şölenler düzenlemekteydiler.
İÖ 7-4 yy arasında Knidos zengin bir şehirdir. Ticaretteki başarısının yanı sıra tıp, mimari ve astronomi alanında önemli bilim adamları bu kentte yaşamışlardı.
Kentin en parlak dönemleri Helenistik döneme denk gelen İÖ 323-30 yılları arasındadır.
İÖ 2.yy’da Knidos bölgenin önemli bir seramik merkeziydi. Burada imal edilen seramiklere ait parçalarının Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında görülmesi şehrin ticaret ağının zenginliğini göstermesi bakımından önemlidir.
Pers ve Büyük İskender hakimiyetinden sonra Roma hakimiyetine giren kent İS 7.yy’daki çoğu Anadolu kıyı kentlerinde olduğu gibi Arap akıncılarının istilasına uğrar. ( Arapların bölgedeki varlığını Knidos’taki bir kilisedeki Arapça yazıt doğrulamaktadır.) Bu işgal ve talanlar sonucunda ticari yaşantısı bozulan şehir, ortaçağ başlarında önemini kaybederek tamamen terk edildi.
Ünlü gezgin ve coğrafyacı Strabon kentten çifte limanlı kent olarak bahseder. Bu iki liman büyük ve küçük olarak adlandırılır. Yerleşimin batısında kalan küçük liman askeri, büyük liman ise ticari amaçlı olarak kullanılıyordu. Askeri limanın yirmi gemiyi içerisine aldığı bilinmektedir. Girişine çekilen demir zincir istenmeyen gemilerin limana girmesini önlüyordu. Dost gemiler geldiği zaman bu zincir açılarak gemilerin içeriye geçmesine izin veriliyordu. Şehrin güneyindeki yarımadanın en ucundaki yuvarlak yapı antik dönemden kalmış bir fener kalıntısıdır.
Kent yerleşiminin yamaçlar üzerinde büyük bir alana yayıldığını görmekteyiz. Şehrin etrafı yaklaşık dört kilometre uzunluğunda olan sağlam sur duvarları ile çevriliydi. Nekropol alanı dışındaki tüm yapılar bu duvarlar ile korunmaktaydı. Sur duvarları ise belirli aralıklarla dizilmiş gözetleme kuleleriyle daha da emniyetli hale getirilmişti.
Strabon kentin bilim açısından çok gelişmiş olduğundan bahseder. Şehirde yaşayan ünlü bilim adamları, matematikçi Eudoksos, tarihçi Agarthides, Cesar’ın dostu Theopompos ve oğlu Artemidoros. Ünlü hekim Kyesias tır.
Dönemin en önemli matematikçilerinden olan Eudoksos, Platonun öğrencisiydi. Atina’dan Knidos’a gelerek büyük saygınlık görmüş ve yaşamını burada devam ettirmişti. Eudoksos integral hesapları üzerine önemli çalışmalar yaptı. İlk defa daire alanlarının çaplarının karesiyle orantılı olduğunu gösterdi. Eudoksos astronomi ile de ilgilenmişti. Gezegenlerin yörüngelerinin saptanmasının yanı sıra bazı gök cisimlerinin konumlarının ilk olarak o açıklamıştır. Knidos’ta büyük bir gözlem evi kurduğu ve çalışmaların burada devam ettirdiği biliniyor. Fakat bu gözlem evinin yerini bulmak mümkün olamadı.

Knidos’taki önemli buluntular
Dionysos Tapınağı : Kentte toplam dört adet olduğu düşünülen tapınaklardan birisidir. Büyük limanın yakınlarında sahile yakın bir bölgede yer almaktadır. Frizlerinde şarap tanrısı Dionysos ilgili sahneler bulunmasından dolayı Dionysos için yapıldığı anlaşılıyor. Deniz yoluyla gelenleri muhteşem görüntüsü ile karşılayan bu tapınağa sütunlu bir yol ile ulaşılırdı. Tapınağı oluşturan mermerlerin alt kısımda olanları yöresel beyaz renkli olup üst kısmını oluşturanları mavi beyaz renkli olanları ise Rodos’tan özel olarak getirtilmişti. Bu yapının üzerine İÖ 500 yılları civarında bir kilise inşa edilir. Tapınağa ait mermerler ve diğer mimari malzemeler kilisenin inşası sırasında kullanılmıştır.
Stroa : Antik kentlerde bir sokak veya agoranın yanında yer alan üstü kapalı sütunlu galerilerdir. Knidos’ta Stroa, Dinnysos Tapınağı ile küçük tiyatronun yer aldığı alt terasta inşa edilmişti. Stroa’da yer alan bölmeli odaların büyük bölümü dükkan ve depo olarak kullanılmıştı. Bu mekanların bir kısmını dinsel amaçlı olarak değerlendirildiği düşünülüyor. 7.5 metre yüksekliğindeki yapının alt kısmını dikdörtgen gri mavi sert kireç taşlarından oluşmuş olup bunun üzerine hafif kumtaşı bloklar konulmuştu. İlk kez Helenistik Dönemde inşa edilen yapıya 2.yy’da sütunlu galeri eklenmiştir.
Tiyatro : Knidos’ta iki adet tiyatro bulunmaktaydı. Bunlardan 20000 kişi izleyicisi olan büyük tiyatrodan günümüze çok az buluntu ulaşmıştır. Büyük liman yakınlarında görülen ve 5000 kişilik kapasiteye sahip olan diğer tiyatro ise küçük tiyatro olarak bilinir. Bu tiyatro ilk olarak şehrin zenginlik zamanları olarak bilinen İÖ 2.yy’da Helenistik dönemde inşa edilmiştir. Roma döneminde ise yenilenerek daha gösterişli bir hale getirildi. Tiyatronun geniş tonozlu iki tane giriş kapısı ve iki katlı sahne binası bulunuyordu.
Agora : Küçük tiyatronun batı tarafında yer alıyordu.
Apollon Tapınağı : Kentin en önemli tapınağıydı. İÖ 2.yy’da inşa edilmiştir. Adak yerine merdiven ile çıkılmaktaydı. Tapınak yumuşak poros taşlardan inşa edildiği için zaman içerisinde çok yıpranmıştır. Tapınağın kuzey kısmındaki merdivenlerin töreni seyredenlerin oturması için yapıldığı düşünülmektedir.
Yuvarlak Tapınak Terası : Yuvarlak tapınağın ( Tholos ) temel podyumu gri mermerden olup,üst yapısı yumuşak posos taşındandır. Merdivenli giriş ve sunak yapının doğusundadır.Yuvarlak teras sütunlarla çevrilmiş olup üst tarafında Korint başlıklar görülmekteydi.
Hazine Daireleri : Yuvarlak tapınak terasının batı ve doğusunda sadece temelleri görülen iki yapının hazine dairelerine ait olduğu, en doğudaki uzun binanın ise dini törenler ve ziyafetler için kullanıldığı düşünülmektedir.
Propylon : Caddeden Apollon tapınağına geçişte yer alan büyük ve gösterişli kapıydı. Günümüze sadece sütun kaideleri ulaşmıştır.
Korint Tapınağı : Tüm şehre hakim bir tepenin üzerinde ve yedi basamağın üzerinde yer alır. Ön kısmında bulunan kalkan kabartması dikkat çeker. Bu tapınağın İS 2.yy’da Roma İmparatoru Hadriyanus zamanında yapıldığı düşünülmektedir. Merdivenli kısım seyircilerin oturması için yapılandırılmıştı. 
Kiliseler : Knidos’ta şehir içerisine dağılmış olan beş adet kilisenin varlığı bilinmesine rağmen günümüze sadece bu kiliselere ait kalıntı ulaşmamıştır.
Güneş saati : Knidos’taki ilginç buluntulardan bir tanesi de antik dönemde kullanılan güneş saatidir. Şehrin merkezi yerine bazen de birkaç değişik noktasına bu güneş saatlerinden bırakılırdı. Genellikle mermer bir blok üzerine zamanı gösteren sayılar işaretlenir, merkeze yerleştirilen bir çubuğun gölgesi hangi rakamın üzerine düşmesiyle saat anlaşılırdı. Knidos’un günümüze ulaşan güneş saati Helenistik dönemde inşa edilmiştir.
Nekropol : Kentin doğusunda ve surların dışında geniş bir alana yayılmıştır.
Muhteşem antik kent Knidos, Datça’nın yakınlarında. Deniz ve kara yolu ile ulaşımı kolay, gezmesi keyifli. Arkeoloji gezginlerinin bu kenti mutlaka görmesi gerektiğini düşünüyorum.