TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2014 Cumartesi

ÇEŞME'DE TARİHİ BİR OLAY

                     1768- 1774 Osmanlı Rus Savaşı ve Çeşme Hezimeti

XV.yy Başından beri Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya’sı arasındaki siyasi ve ekonomik çekişme yaklaşmakta olan bir savaşın habercisi  gibiydi.
Uzun süredir  beklenen kıvılcım  Rusya’nın Lehistan’ı işgal etmesiyle bir anda  aleve dönüştü. Osmanlı devleti Lehistan’ı korumak amacıyla 3 ekim 1768 tarihinde Rusya’ya savaş ilan etti. Rusya Osmanlı Devletini çeşitli ayaklanmalar çıkartmak suretiyle zayıflatmak düşüncesindedir. Bunun üzerine  Rus Donanması, Mora yarımadasındaki Rumları kışkırtıp bu bölgede Osmanlı Devletine karşı bir ayaklanma başlatır. Hüsamettin Paşa komutasındaki Türk donanması da Rus’ları  durdurmak amacıyla Ege Denizine açılır .İki donanma Sakız Adası ile Karaburun arasında bulunan Sakız boğazında karşılaştı.  Çeşitli savaş taktiklerine rağmen iki tarafta bu ilk karşılaşmada bir sonuç elde edemezler.Bu çatışmalar sırasında Cezayirli Hasan Paşanın çeşitli kahramanlıklar gösterdiği bilinmektedir. Akşam olurken kıyıdan açılacak topçu ateşinin düşman gemilerine zarar vereceğini düşünen Hüsamettin Paşa yardımcısı Cezayirli Hasan Paşa’nın tüm uyarılarına rağmen donanmanın tamamını Çeşme Limanına sokar. Buna karşılık Ruslar  6 Temmuz 1770’i  7 Temmuza bağlayan gece çeşitli patlayıcılarla donatılmış üç adet ateş kayığını rüzgarında yardımıyla Çeşme Limanında beklemekte olan Osmanlı donanmasının üzerine yollar. Gemilere çarpan ateş kayıkları büyük bir patlamayla yan yana duran Osmanlı savaş gemilerini ateş topu haline getirir.Daha sonrada Osmanlı gemilerinde olan savaş  malzemelerinde oluşan patlama kısa bir sürede tüm Osmanlı donanmasıyla limanda beklemekte olan 25 adet ticari gemiyi batırır.Bu patlamanın etkisiyle  Çeşmenin içerisinde de  büyük hasar meydana gelmiştir.Binlerce Osmanlı denizcisiyle Çeşme halkından pek çok kişi şehit oldu.Patlama seslerinin bir çok Yunan adasından duyulduğu söylenir. Savaştan sonra Rusya ile Osmanlı devleti arasında Küçük Kaynarca Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Osmanlı devleti Rusya’ya pek çok ticari imtiyaz ile toprak vermek zorunda kaldı.
Bu savaşta batan Osmanlı gemilerden çıkartılan toplar ile çeşitli malzemeler Çeşme Kalesinin yanındaki alanda,  savaşta  ölenlerin anısına dikilen heykel ise Çeşme meydanında görülebilir.


                    

ÇEŞME KALESİ

                                             
1400 YILINDA Çeşme, Anadolu ticaret yollarının en önemli bağlantı noktalarından birisiydi. Çeşme’ye gelen mallar  gemilere yüklenerek başka ülkelere nakledilir, yabancı ülkelerden gelen ticari mallar ise Çeşme limanına  indirilirdi. O dönemde İzmir’e kadar uzanan bir yol sayesinde kervanlar Çeşme limanından aldıkları ticari malları rahatça İzmir’e götürürlerdi. Bu ticari konumun haricinde Çeşme bu yöreden geçen gemiler içinde sığınak limanı olduğu gibi, aynı zamanda gemilerin su ve yiyecek ihtiyaçlarını sağladıkları bir merkezdi. Bu ticari yolu kesmek isteyen Venedikliler  1472 ve 1509 yıllarında Çeşme ‘ ye saldırarak oldukça büyük ekonomik ve askeri zararlar verdiler. Bu tür saldırılardan korunmak  ve Çeşme’nin ticari konumunu tekrar güçlendirmek amacıyla  1508 yılında Osmanlı Padişahı 2. Bayezid tarafından bu bölgeye bir kale yaptırıldı.






Kalenin kitabesinin incelenmesi ve çeşitli kaynaklardan elde edilen bilgilere göre kale tamamen Türk Yapımıdır. Türk kale mimarisine uygun borasan denilen bir mimari tarzda yapılmıştır.Bu mimarı stilde tepede kalan cephe daha dar olup,ön cephe daha  geniştir.Yan tarafında  iki tane burç bulunur.İç kalenin ilk bölümü askeri ikinci bölümü ise ikametgah olarak kullanılmaya elverişlidir. Çeşme kalesi yapıldıktan sonra bu kalenin sağladığı güvenle ticaret hayatı gelişerek tekrar eski günlerine dönüşür.  XVI yy. başlarında  ünlü denizcimiz Piri Reis tarafından çizilen  bölge haritalarında kalenin yeri gösterilmiştir. Evliya Çelebi 1671 yılında yazdığı seyahatnamesin de  bu kaleden övgüyle bahseder. Çeşme kalesi Yunan isyanı sırasında son faal görevini yapmıştır. 1833 yılından itibaren de önemi iyicene azalarak zaman içerisinde askeri özelliğini tamamen kaybetmiştir.


8 Ağustos 2014 Cuma

SAZAK KÖYÜ



Sazak,  konum olarak Karaburun yarımadasının batı kısmında, Sakız Adasının tam karşısında yer alan eski bir Rum köyüdür. 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele anlaşmasıyla burada yaşayan Rumlar bölgeden ayrılıp  Sakız adasına göç edince köy tamamen boşaldı.İlk olarak eski sahipleri tarafından götürülemeyen  ev eşyaları daha sonra  kapı ve pencereler,kiremitler,bahçe çitlerine kadar her şey   talan edilince köy bu günkü yalnızlığına itilmiş oldu.Rum yerleşimi  zamanında yamaç kısmında kalan verimli topraklarında uzun yıllar boyunca başta üzüm ve zeytin olmak üzere tarım işlemeciliği  yapılırdı. Bu bölgenin üzümlerinden yapılan pekmez ve  şarapların oldukça tanınmış olduğu biliniyor. Sahil kısmında bulunan fakat günümüze ulaşamamış iskelesi zamanında balıkçılık ve ticaret amacıyla kullanılmış.
Sazak Köyüne gitmek için  ilk istikametimiz olan   Karaburun’dan  Yeni Liman yönüne doğru  yolumuza  devam ettik. Burada  kısa bir mola verip bölgeyi iyi bilen yaşlı bir beyden  ulaşım için gerekli bilgileri sağladık.   Öğrendiklerimize göre bundan sonraki hedefimiz  Haseki ve devamında Sarpıncık köyü. Köylerin bitiminde  ise  sol taraftaki asfalt yolu izlemek gerekli.  Başka bir yerleşime rastlamadan  Ildır yönüne devam ediyoruz. İlginç bir coğrafya .Ekili olmayan çok büyük bir arazi gözümüz önünde alabildiğince uzanıyor. On dakika kadar  bu yolda gittikten sonra  sağ tarafımızda  Sazak köyü  gözüktü. Arabamızı yol kenarına bırakıp    yirmi dakikalık bir yürüyüş ile köye ulaştık. İlk   gözümüze çarpan  duvarları yıkık yaklaşık seksen kadar ev ile  bunların aralarındaki  dar sokaklar   oldu. Tüm evlerin arka kısmında kış aylarında yağmur sularının biriktiği sarnıçlar  var. O zamanlarda  su problemi ciddi bir sorun olsa gerek. Köylülerin dini gereksinimlerini karşılamak için  yapılmış küçük bir şapel  merkez sayılabilecek bir bölgede  konuşlanmış. Tüm evler denizi ve Sakız Adası gören bir  yamaç üzerinde.Köyün çevresindeki  tarıma elverişli topraklar  bu gün için boş. Köy  evlerin büyük kısmı  iki katlı olarak yapılmasına karşın zamanla bu iki katı bir birinden ayıran tahtalar  yıprandığından  üst kat, attakinin üzerine çökmüş. Eski Rum köylerinde evler genellikle bu şekilde yapılırdı. Giriş katı  hayvanların barınması için üst katları ise ikametgah amaçlı kullanılırdı.
Sazak köyünde evler birbirlerine çok yakın. Bu yerleşim şekli  eski zamanlarda sineklerden korunmak için bir çözümdü. Arazi tepe üzerinde olmasına karşın özellikle yaz aylarında yoğun bir sivrisinek istilasına uğradığı biliniyor. Evlerin bu kadar yakın yapılanmasıyla sivrisineklerden nasıl  korunulur ?  diye  bir araştırma yapınca şöyle bir sonuçla karşılaştım.  Sokaklarda yakılan tezekten çıkan  kokunun yakın çevresinde  bulunan  evlerdeki  sinekleri kaçırdığı   biliniyor. Tezeği idareli kullanmak ve en üst düzeyde verim almak amacıyla Sazak Köyünde evler birbirine yakın yapılandırılmış.
Köyün dar sokaklarında  gezdik, evlerin yaklaşık tamamının fotoğrafını çektik. Dağ başında herkes den uzak kurulmuş, civarın en büyük Rum Köyü..Bu gün için yalnız…Ziyaret ederseniz  tarih ve doğayı bir arada görme olanağı bulacaksınız. Hoşunuza gideceğine eminim. Dönüş yolumuz  Küçükbahçe üzerinden Ildır ve Çeşme oldu. Ildır’a gelince  kırmızı taşlar kenti Eritrai’yi görmeden olmazdı.Gelmişken orayı da gezdik.Pek bilinmeyen bu antik kenti    başka bir yazımda anlatmak dileğiyle bu günkü gezimizi bitiriyoruz.







KAYBOLAN MESLEKLER

                                                      Arzuhalcilik
  Osmanlı İmparatorluğu zamanında geçerli olan mesleklerden biriside arzuhalcilikti.O devirlerde okuma yazma bilenler fazla olmadığı için mektup yazdırmak veya devlet dairelerinde işleri olanlar arzuhalcilere müracaat ederlerdi.18.yy da arzuhal yazmak bazı kurallara bağlanarak önemli bir meslek haline getirilmişti. Genellikle hasır iskemlede oturan arzuhalcinin önünde küçük  bir masa bulunurdu. Masanın üzerinde birisi siyah diğerinde  kırmızı mürekkep bulunan iki hokka, kamıştan yapılmış birkaç kalem, kalemleri açmak için kalemtraş ve yazıları kurutmak için kullanılan kum bulunurdu. Arzuhalci iskemlesine oturur ve kağıdı dizinin üzerine koyarak  yazardı. Okuması yazması olmayanların imza yerine mühür kullandıkları için tanınmış arzuhalcilerin yanında birde mühürcü bulunurdu.,

                                                  Meddahlık
Çok öven, metheden anlamına gelen  meddahlık hikaye anlatma ve taklit yapma yeteneğidir. 1500 yılından beri geleneksel sanatlarımız arasında özel  bir konuma sahiptir. Bu devirlerde toplantılarda  kitap okumak veya bir konuyu anlatmakla başlamıştı. Eskiden meddahlar özellikle ramazan gecelerinde yaşı ilerlemiş olanların belli başlı eğlencerinden birisiydi.
Meddahlık oldukça güç olan bir sanattır.Özellikle her gün yeni bir hikaye bulmak ve bunları  halkın beğeneceği şekilde kimseyi  kırmadan üzmeden anlatmak özel bir yetenek  gerektiriyordu. Genellikle kahvenin yüksekçe bir yerine çıkarak veya bir sandalyeye oturarak  günlük hayattan hikayeler, masallar,destanlar veya fıkralar anlatarak halkı
eğlendirmeye çalışırlardı.

                                           Kilercibaşı
Saraylarda kilercibaşı’lık  önemli görevlerden birisiydi.  Padişah’ın yemeği götürülürken daima en başta kilercibaşı bulunurdu.
Sofraya örtü serip her şeyi  kurallara uygun olarak düzenlemek onun görevleri arasındaydı. Yemeklerin  sofraya konulması ve padişaha servis yapılması da onun sorumluluğundaydı. Ayrıca sarayda yapılan  tatlı, şerbet ve şekerlemeleri hazırlaması gerekiyordu.  Padişahı yemeklerde zehir olmadığı konusunda inandırmak için herkesin önünde önce kendisi tadar sonra servis yapılırdı. Kusuru olan veya beğenilmeyen kilercibaşılar derhal kovulup yerine bir  başkası atanırdı. Görevini iyi yapanlar ise sarayda daha yüksek mevkilere yükseltilirdi.                                                      

                                        Kağıt   aharcılığı
Eski  kağıtların yüzleri bu günkü  gibi  parlak olarak imal edilmezdi. Kağıdı kullanacak olanlar  eğer isterlerse kağıdın yüzünü cilalarlardı.Bu cilalama işlemi sırasında önce  aharlama yapılır  sonra  mühre kullanılırdı.Ahar çeşitli maddelerden yapılırdı Nişasta,yumurta akı,nişadır, arap zamkı başlıca tercih edilen malzemeydi. Bunlar  tek  tek veya  birlikte kullanılırdı. Ahar maddesi kağıda sürülür sonra mühre denilen aletin yardımıyla parlak hale getirilirdi. İlk işleme aharlamak ikincisine ise mühre uygulamak denirdi.Bazı kağıtların üstlerine yazılan yazıları  ıslak bir süngerle çıkartmak mümkün oluyordu. Bu durumda  aharlanmadan sadece  mühre uygulanarak  tekrar parlak hale getirilirdi. Aharlama’da kullanılacak maddeler sıcak suyun içerisinde  eritilir.Kıvama geldikten sonra aharlama yapılacak kağıt bu karışımın içerisinde uygun bir süre bekletilirdi. Diğer bir metot ise ahar maddesini bir sünger veya pamuk yardımıyla kağıdın üzerine sürüp kurumasını beklemekti. Bir kat  ahar sürülmüş kağıda tek aharlı, iki veya daha çok kat sürülmüş kağıda ise çift aharlı denirdi.Hattatlar ve meraklıları kağıt aharlamayı kendileri yapardı. Bu işi bir meslek edinip profesyonel olarak yapılmasına kağıt  aharcılığı, ustalarına ise aharcı denilirdi. Ustaların  hazırladığı aharlı kağıtlar büyük dükkanlarda  satılırdı.
                                                  Ebruculuk
Eskiden bulut gibi dalgalı olarak düzenlenmiş veya çeşitli parlak  şekillerle süslenmiş kağıtlara ebrulu kağıt ,bu işlemede ebruculuk denilirdi. Daha çok ciltli eserlerin veya levhaların köşelerini süslemekte kullanılan eski sanatlarımızdan birisidir.Uygulaması şu şekilde olurdu.Yoğun kıvamda hazırlanmış olan tuzlu suyun içerisine  zamk damlatılarak   bir karışım elde edilirdi.Daha  sonra  istenen renkte boya ve boyalar buna  ilave edilince koyu kıvamda bir  karışım oluşur. Bunun içerisine önceden şekil verilmiş  ince bir tel konularak boyaların bunun  üzerine adapte olması sağlanırdı.  Boyalı tel  uygulanmanın yapılacağı kağıdın üzerinde gezdirilip  istenen şekiller  veya dalgalanmalar  oluşturulurdu. İşlem uygulandıktan sonra bunu sabitlemek aynı zamanda daha parlak  olmasını sağlamak için  üzerine sığır safrası damlatılırdı.Kağıtların boyayı emen cinsten olmasına dikkat etmek önemliydi. Türklerde başlayan bu sanatın zaman içerisinde Avrupa da  çok ilgi gördüğünden bahsedilir.

                                      Kağıt   makasçılığı
Eskiden kağıtlar bu günkü gibi kesilmiş olarak değil büyük tabakalar halinde satılırdı.Büyük tabakalardan  ihtiyaç kadar kağıt ,  makas yardımıyla kesilip kullanırdı.Sık sık gereksinim olduğundan  herkesin yanında mutlaka bir kağıt makası bulunurdu. Kağıt makaslarını imal edenlere ise kağıt makasçısı denilirdi. Bunları  imal etmek özel bir beceriklilik gerektirdiğinden bu sanat  mahalli el sanatlarımız içerisinde yer almıştır. Makasın  kağıdı düz olarak kesebilmesi için  boyu  uzundu.Makasın keskin tarafının oluklu olarak yapılması ve ucunun sivri olması gerekliydi.Üzerleri altın veya kakma ile süslenir. Bazılarının üzerine kıymetli taşlardan süsler yapılırdı.

                                               Kalemtıraşcılık 
Eski zamanlarda kalemtıraş, kalemdan denilen yazı takımlarının değişmeyen bir elemanıydı.Şimdikilere benzemeyen eski  kalemtıraşların genellikle kamıştan yapılmış olan  kalemlerin ucunu  açmaktan başka   yazıları kazıyarak çıkartma ve  kağıtları kesme gibi   farklı işlevleri de bulunuyordu..Bunların  imalatıyla uğraşan sanatkarlara  kalemtıraşcı denilirdi.Hepsi el yapımı ve birer sanat eseri olan kalemtıraşların  sapları fildişi, sedef, abanoz, akik, kehribar gibi malzemeden ve özel şekiller verilerek imal edilirdi. Kalemtıraşların üzerinde altın ve gümüşten yapılmış olan süsler ve hattatların imzaları bulunurdu. En yaşlı  ustanın   önünde senenin belirli günlerinde diploma töreni yapılır,başarılı olanlara diplomaları düzenlenen bir törenle verilirdi. Bu diplomayı almadan kalemtıraşcı kendi imzasını  kalemtıraşların üzerinde kullanamazdı.

                                                  Kalemkeşlik
Günümüzde kaybolmuş  eski mesleklerden birisidir. Yazma kitapların ve  yazı levhalarının kenarına yaldız veya mürekeple  çizgi çekmeye kalemkeşlik bu işlemi uygulayan sanatkara  ise kalemkeş veya  cetvelkeş denilirdi. Bunlar aynı zamanda eski kitapların bozulmuş olan ciltlerini düzeltir yırtık sayfalarını onarırlardı.

DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI -14



                                          Esir  ticareti
Esir ticaretinin  tarihi epey eskidir. Esirler  yabancı ülkelerin  kıyı şehirlerine yapılan baskınlar ile toplanan genç kişiler ile denizlerde korsanlar tarafından yakalanan gemicilerden oluşurdu.Yunan’lı tarihçiler  İÖ 400 ‘lü yıllarda Atina’da her ayın ilk günü esir pazarı kurulduğundan bahseder. Burada bir kürsü üzerine neredeyse çıplak olarak çıkartılan esirler açık arttırmayla satışa sunulurdu. Bu pazarlarda genç kızların fiyatı diğerlerine göre daha fazlaydı.Amerika’nın keşfinden sonra işçi ihtiyacı artınca Afrika’dan getirilen zenci esirler yüksek fiyatlarla alıcı buldular. Osmanlı İmparatorluğunda esir ticareti önemli bir işti. Genellikle Balkanlar ve Akdeniz kıyılarından getirilen esirler serbestçe  satılırdı. Bunların bazılarının zaman içerisinde   sarayda yüksek görevlere yükseldikleri de  biliniyor. Osmanlı’da esir toplama işini akıncıların işiydi.  Akıncılar ordu dışında yapılanan gönüllülerin oluşturduğu hafif  süvari birlikleriydi. Akdeniz kıyılarında esir toplama görevi ise donanmada görev yapan subaylara aitti.
İstanbul’daki en önemli esir pazarı Çarşıkapı civarında bulunuyordu. Satışların kurallara  göre yapılmasını ‘esirciler şeyhi’  kontrol ederdi.   İstanbul’daki esir pazarları 1874 yılında kapatıldı. Gizli gizli devam eden  bu ticaret ise 1909 yılında tamamen ortadan kaldırıldı.

                                     Eski Türk savaş gemileri
Osmanlı Döneminde Türk savaş gemileri İstanbul ve Çanakkale’de bulunan büyük tersanelerde yapılırdı. Buraları  o zamanlar dünyanın en büyük gemi yapım yerleri  arasında ilk sıralarda yer alırlardı. Yabancı devletlerin ısmarladığı savaş  ve nakliye  buralarda  imal edilip,yüksek fiyatlarla alıcı bulurdu.1488 de yapılan amirallik gemisi o çağlarda görülmemiş büyüklükte bir gemi olup,uzunluğu 54 metre,genişliği ise 21 metreydi. 16.yy da daha büyükleri de yapıldı. Baştarda denilen bu  büyük savaş gemilerinde 2000 tayfa ve forsa çalışırdı.1710 yılından itibaren yapılan yelkenli kalyonlar ise 5 katlıydı ve içine 3300 kişi alıyordu.110 adet topu ile muhteşem görüntüleri vardı.Savaş gemilerinin dışında ticari gemilere de önem verilirdi. 17.yy da İstanbul limanına bağlı ticaret gemilerinin sayısı 2600’dü. Bu gemilerde 30000 kişi çalışıyordu.

                               İstanbul Boğazının donması
İstanbul’da Haliç’in tarih boyunca  sık sık, hatta cumhuriyet döneminde bile  donduğu biliniyor.  Fakat İstanbul Boğazının donması o kadar sık gerçekleşmedi.  En son 9 şubat 1621’de  Sultan II.Osman ( Genç Osman ) devrinde olmuştu. Boğaz tamamen donduğundan Üsküdar’dan karşı tarafa yürüyerek geçildi. İstanbul limanına gemiler yanaşamadığından şehirde geçici bir kıtlık oluşunca, başta ekmek olmak üzere tüm yiyecek fiyatları aşırı  artmıştı. O devirlerde boğazın donmasının   Sultan II. Osman’a uğursuzluk getirdiğine inanılmıştı.

                                                Fes
Fes ilk defa Afrika’nın Kuzey batısında bulunan Fas şehrinde giyilmeye başlandı.Kısa bir süre sonra da Osmanlı Devletinin son yüzyılı içerisinde her yerinde hatta  resmi dairelerde dahi  kullanıldı.Fes’in askeri bir zorunluluk olarak kullanılması gerektiği hakkındaki kanun  1827 yılında kabul edildi. Cumhuriyet devrinde 1925 yılında çıkartılan bir yasa ile fes giyilmesi resmen yasak edilir. Türk denizcileri 1827 yılında İstanbul’ a gelirken Tunus’tan  kırmızı renkli fes almışlardı. İstanbul’ a geldiklerinde  bu fesleri giyerek dolaşmaya başladılar. Padişah II.Mahmut bir Cuma namazı sırasında kendisine eşlik eden bu  askerleri görünce başlarındaki fes çok hoşuna gitti. Bundan  sonra tüm ordu mensuplarının fes takmalarını isteyerek bunu resmi bir bildiri olarak yayınladı. Daha sonra kullanım alanı genişleyerek tüm devlet görevlilerine fes kullanma mecburiyeti getirilir. Ordunun fes ihtiyacını karşılamak amacıyla 1836 yılında İstanbul’da bir feshane açıldı. Burada 1848 ile 1850 yılları arasında 400.000 adet fes imal edildiği biliniyor.

                                     Kovulan hekimler
Tarım ve gıda bakanlarından olan Tekirdağlı Ahmet Ağa’nın kolundaki yaranın tedavisi için o dönemin çok  tanınan biri Macar diğeri İtalyan iki doktorun tedavisi altına girdi. Bu hekimler devrin bakanını tedavi ederken ölümüne sebep olunca bir daha geri alınmamak üzere Osmanlı toprakları dışarısına çıkartıldı.

                            Türklere esir düşen Fransa Kralı 
Fransa Kralı  St.Louis  ağır bir hastalığa yakalanır. Koyu bir hristiyan olan kral  iyileşirse bundan sonraki yaşamını Hz. İsa’nın doğup büyüdüğü şehir olan Kudüs’ü Müslümanlardan almaya adayacağına karar verir. Kısa bir süre sonrada iyileşince Papa’nın da yoğun desteğini alarak 7. Haçlı seferini düzenler.Uzun bir hazırlık aşamasından  sonra 50000 asker,120 büyük, 1500 küçük gemiyi bu sefer hazır hale getirdi.Kralın  eşi ve üç kardeşi  bu sefere katılmaya  karar verirler.Donanma 1248 senesinin 1 ağustos günü Akdeniz’e açılır.Mısır civarında Türk ordusuyla karşılaşan haçlı ordusu büyük kayıplar vermeye başlayınca  sahilde duran gemilere binen haçlı askerleri kıyıda kalan arkadaşlarını hatta kralı bile almadan hızla savaş alanından uzaklaştılar. Kıyıda az adamıyla kalan kral bir müddet savaştıktan sonra Türklere esir olmaktan kurtulamadı. Toplam 30000 haçlı bu sefer sırasında öldü.         

                                         Pazar  kayıkları
Yeniçeri ocağının kaldırılması sırasında İstanbul ve civarında ne kadar hamal ve kayıkçı varsa yeni bir isyan hareketini önlemek için memleketlerine geri gönderildi.  Bu durum boğazda kayıklarla yapılan nakliye ve insan taşımacılığı sektöründe  aksaklıklara neden olur.  Bunu gidermek amacıyla  vakıflar idaresi dokuz adet büyük kayık yaptırılarak  halkın hizmetine verdi. Pazarcıların mal taşımak için kullandıkları kayıklara benzediğinden bunlara halk arasında Pazar kayıkları ismi verilmişti.

                                   Bostancıbaşı  Defteri
Osmanlı Padişahları Saltanat kayıklarıyla sık sık boğazda gezinti yaparlardı. Bu kayığın içerisinde saray mahiyetindeki park ve bahçelerden sorumlu olan Bostancıbaşı’da bulunurdu. Padişah  boğazdaki yalıların ve diğer binaların kimlere ait olduğunu merak ettiğinde bostancıbaşı’na sorar. oda bildiği kadarıyla açıklama yapardı. Fakat gün geçtikçe boğazdaki yapılar  çoğalınca   bunların  aklında tutulması  imkansız bir hale geldi. Bunun üzerine boğazdaki ve Haliç’teki tüm binalar bir deftere kaydedilmeye başlandı. Buna   Bostancıbaşı Defteri ismi verildi. Padişah saltanat kayığı ile gezerken bu defter  bostancıbaşının  önünde açık olarak bulunur, binalar geçildikçe sayfaları çevrilirdi. Böylece padişah tarafından bir soru yöneltilirse kısa sürede  yanıt verme olanağı sağlardı.
                  
                                            Katip Çelebi
1609-1658 yılları arasında yaşamış değerli bir ilim ve fikir adamıdır. İstanbul’da doğdu. Tüm yaşantısı kitap okumak ve ilmi araştırmalar ile geçti. Devlet büyüklerinin çocuklarına özel dersler vererek geçimini sağlamasına rağmen kazandığı  paralarının çoğunu  yeni kitaplar almak için tüketirdi. Tarih, coğrafya, maliye,askerlik ve denizcilik en çok ilgilendiği konulardı. Çeşitli alanlarda yazdığı eserler Latince, İngilizce,Fransızca gibi dillere çevrilmiş ve çok ilgi görmüştü.Başlıca eserleri şunlardı
Keşfu’z Zunun : 20 yıl çalışarak oluşturduğu bu dev eser , 10000 İslam yazarının 14500 eseri incelenerek hazırlanmış 7 ciltlik bir çalışmadır.
Cihan Nüma : Devrin en büyük coğrafya kitabıdır. Yabancı ülkelerde defalarca basılmıştı.
Fezleke : 2 cilt halinde hazırlanmış Osmanlı Tarihidir.
Tuhfeltul  Kibar : Türk ve Osmanlı denizcilik kitabıdır.
Takvimut Teravit : Kronolojik olarak hazırlanmış dünya tarihidir.
Kaanun Name : Bazı devlet kanunlarını topladığı bir eserdir.

                                Ayı  besleme  modası
Roma İmparatorlarından Karen devrinde ayı besleme modası çıkınca herkes evinde ayı beslemeye başlamıştı. Bu devirde yaşamış olan papaz Birinci Valentinin’de  iki adet ayısı vardı. Et obur olan bu ayıları bir söylentiye göre  insan eti vererek  beslerdi. Ayıları sürekli gözlem altında tutabilmek için  kafeslerini  kendi yatak odasının içine almış,   bakımları  için ise bir çok bakıcıyı  görevlendirmişti.






DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI -13



                                           Yüz  Ellilikler
Milli mücadele kazanılıp,  Osmanlı Hanedanı yurt dışına çıkartıldıktan sonra milli mücadeleye muhalefette bulunanlar, cumhuriyet ilanına zorluk çıkartanlar, ve devlete ihanet edenlerin listesi hazırlandı. Bakanlar kurulu kararıyla bu listeye dahil olan kişiler sınır dışı edildiler. Bunlar  toplam yüz elli kişi olduğu için bunlara yüz ellikler ismi verildi. Bazı isimler bu listeye tesadüfen girmiş olmakla beraber birçoğu gerçekten vatan hainiydi.

                                              Didon
Kırım savaşı sırasında oluşmuş bir deyimdi. Bu savaş nedeniyle İstanbul’a gelen Fransız askerler şıklıklarıyla dikkat çekmekte ve özellikle Beyoğlu’nda bulunan eğlence yerlerini   sık sık ziyaret etmekteydiler. Fransız  Subayları konuşma sırasında  ‘ dis donc ‘ yani ‘söyle bakalım’ kelimelerini  kullanmayı çok severlerdi. Bu deyim İstanbul halkı arasında zamanla ‘didon’a  dönüştü.  İlk başta şık Fransız subaylar için kullanılan bu terim daha sonraları Türk’lerden de şıklığa ve Avrupa’yi  giyime meraklı olanlar  içinde  kullanılmaya başladı.
                                              Helvacıbaşı
Topkapı Sarayında bulunan  helvahanede saray için  her türlü şekerli yiyecek ve içecek hazırlanırdı. Bunların başlıcaları şerbetler, tatlılar, reçeller, macunlardı. Sarayda kullanılan hoş kokulu sabunların imal edildiği küçük bir bölüm de vardı İtina ile hazırlanan  bu şekerli yiyecekler arasında macun’un  yeri ayrıydı. Kalabalık bir ekiple çalışan  helvahanenin yöneticisi ne  helvacıbaşı ismi verilirdi

                                      Zülüflü  Baltacılar
Topkapı Sarayı’nda önemli görevlerde bulunan   Zülüflü Baltacılar  Ocağının   harem, Divan-ı Hümâyûn ve Enderûn  bölgelerinde   görev yaparlardı.  Ocak ilk olarak  Baltacılar ocağı ismiyle  II. Murat döneminde (1421-1451) ordunun bir öncü birliği olarak kurulmuştu. Başlarına  giydikleri oldukça sivri, deve tüyü renginde ve iki yanında saç örgüsü biçiminde zülüfleri sarkan başlık nedeniyle . halk arasında Zülüflü Baltacılar  ismi verilmişti
Zülüflü Baltacılar saray tarihinde değişik dönemlerde farklı görevler yapmışlardı. Haremde çıkan  yangınlarını söndürme, hamam ve ocaklarının odun ihtiyacını karşılama ve  haremin gözetilmesine ilişkin görevlerde bulunmuşlardı. Bunun yanı sıra  Divan-ı Hümâyûn temizliği, culüs ve bayram törenlerinde padişah tahtının taşınması ve kurulması gibi  görevleri de vardı. Saray mevlitlerinde hazırlanan gülsuyu ve şerbetleri dağıtmakta   işleri  arasındaydı.

                                           Saray Arşivi                                   
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu  ilk dönemlerden başlamak üzere devlete  ait tüm  yazılı belgeler çok düzenli olarak saklanırdı.  Bu dökümanlar  günümüzde de  çok iyi korunmaktalar.19. yüzyıla kadar olan devlet ve sarayın işleyişiyle ilgili  tüm evraklar ile birlikte devlete  ait tüm resmi yazışmalar Osmanlı Saray Arşivinde yer alır. Bu arşiv  belgelerinin içeriği  ve koleksiyonunun zenginliği ile Topkapı Sarayı Müzesi’nin en önemli koleksiyonları arasındadır.
Bu Arşivi’nden yararlanabilmek için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekmektedir. İzinli olan Yerli ve yabancı bütün araştırmacılar  Arşivi, Hafta içi her gün 9.00-12.00; 13.00-16.30 saatleri arasında inceleyebilir.

                          Eski Osmanlı Saraylarında yemek
 Topkapı Sarayı'nda, biri sabah ile öğlen arasında kuşluk, diğeri hava kararmadan önce akşam olmak üzere, günde iki kez yemek hazırlanırdı. Yemekler, bağdaş kurmuş olarak yerden hafif yükseltilmiş sinilerde yenir, yemekten önce ve sonra eller ibrik ve leğen takımı ile yıkanır ve peşkirle kurulanırdı. Yemek sırasında makrama denilen ve peçete yerine geçen örtüler  bulunurdu . Makramalar  tek tek kullanılabildiği gibi, sini etrafındaki kişilerin tümünün örttüğü 3-4 m. uzunluğundaki dolama türlerleri de vardı. Sofradaki herkes sinilerin ortasına konulan tek bir kaptan yerdi yemekte sadece kaşık kullanılır, çatal ve bıçak kullanılmaz, sağ elin üç parmağı ile yemek yenirdi. Yemeğin çeşidine uygun olarak kaşıkların biçim ve boyutları farklılık gösterirdi. Yemekte su içilmediği için su takımı konulmaz, yemek sonrasında şerbet veya hoşaf içilirdi. Genellikle konuşulmadan yenen yemeğin ardından kahve verilmesi âdetti. 18.yy da başlayan modernleşme hareketleri sırasında bu yemek yeme alışkanlığı terk edilerek modern anlamda yemek sofraları kurulmaya başlandı.

                            Sarayda  pişirilen  bazı  yemekler
Saray mutfağının   pek bilinmeyen   özellikleri   arasında yer alan  saraya özgül yemekler  şunlardı.
Soğanlı yumurta : Her ramazanın on beşinci akşamı iftarda padişah  ve gelen davetlilere çıkartılan özel bir yemekti.
Kırma tavuk kebabı : Uzun süre dinlendirilmiş olan tavuğun özel soslar ilave edildikten sonra odun ateşinde pişirilmesiyle yapılırdı.
Süt kebabı : Sütte bekletilen etin hafif ateşte kızartılırken üzerine tekrar yavaş yavaş  süt ve tarçın ilave edilirdi.
Herise : Keşkeklik buğdayın et suyu ile pişirildikten sonra üzerine kimyon ve sumak ilave edilerek servis yapılırdı.                                                           İncik yahnisi : Koyun inciği,tavuk ve dana eti karışımıyla oluşturuldu.                                 Yaka yahnisi: Kılıç balığının başı ile gövdesi arasında kalan kısmının sade tereyağında kızartılıp sarımsak ilave edilirdi.        
Helvay-i  Hakani : Tereyağı  eritildikten sonra içerisine un, nişasta ve pirinç unu karıştırıp bekletilir . Üzerine  şeker ve süt ilave edilirdi.                            Ayva Murabbası:   Yapımında ayva, şeker ,yumurta akı kullanılırdı.      Kabak bastı:  Et,kabak,nohut ve soğan kullanılarak yapılır, yenilirken üzerine tarçın ilave edilirdi.

                                 İlk  öğrenci  hareketi
Cumhuriyetin ilanından sonra ilk öğrenci hareketi  16 kasım 1924 günü İstanbul’da gerçekleşti. O sıralar üniversiteli öğrencilerden tramvaylarda yarım ücret yerine tam ücret alınması nedeniyle sık sık  tartışmalar  çıkmaktaydı.Bunları önlemek amacıyla  tramvay işletmecisi olan Belçikalı şirket tüm araçlarda birer sivil görevli bulundurmaya başlamıştı. Aynı konudaki bir tartışma sırasında  görevlinin tabacasını ateşlemesiyle iki tıp fakültesi   öğrenci yaralanır. Arkadaşlarının yaralanmasına öfkelenen gençler bunu bir yürüyüşle protesto etmek isterler. Büyük bir kitlenin katıldığı bu yürüyüş  tramvay şirketinin merkezinin   basılıp tahrip edilmesiyle son buldu

                                         Gün  isimleri
Bu gün kullandığımız gün isimlerinin bazıları Arapçadan dilimize gelmiştir. Örneğin Arapça’da cum’a olan gün dilimize cuma olarak geçmiş.Bazı gün isimleri Türkçe ekler alarak kullanılır. Pazartesi, cumartesi gibi. Salı dilimize iki ayrı dilden gelmiştir. Arapça üçüncü gün anlamına gelen sellase, diğeri ise Farsça ve Süryanicede aynı  anlamda yani üçüncü gün anlamında kullanılan Şesenbe sözcüğüdür. Eski Türkçe’de Salı günü için üçüncü gün denilirdi. Çarşamba Farsça ve Süryanicede dördüncü gün anlamına gelen  çıhar-şenbe / çeharşembe kelimelerinden dilimize Çarşamba olarak geçmiştir. Eski  Türkçe’de bu günün adı Törtünç olarak bilinir. Perşembe yine aynı dillerde beşinci gün anlamına gelen  percşembe sözcüğünün  çarşambaya uyumlu olması açısından perşembe olarak söylenmesiyle  oluşmuştur. Pazar , Farsca’da  alışveriş yapılan  gün anlamına gelmekte olup buradan  dilimize geçtiği söylenir.

                             Dünyanın  en büyük   yağması 
13.yy başlarında  Kudüs’e gitmek  üzere hazırlanan IV.Haçlı seferi  istikametini değiştirip  İstanbul’a yöneldi. İstanbul o devirlerde Bizans yönetimi altında bulunuyordu. Şehre gelen haçlılar her tarafı yağmalamaya başladılar.  Ticarethaneleri, evler,saray ve kiliseleri   talan ettiler. Bu dünyada  şimdiye kadar rastlanmayan büyük  bir soygundu. Yağma nedeniyle oluşan karışıklık uzun yıllar sürdü.  Haçlılar evleri soyduktan sonra gizlenmiş mallar  olup olmadığını anlamak için halka eziyet etmeye başladılar. Bizanslılar, haçlı subaylarına  hristiyan olduklarını anlatmak için yanlarında taşıdıkları istavrozları  göstermeleri bile fayda etmiyordu. Haçlılar her şeyi aldıktan sonra azizlerin sandukalarını kırıp içlerinde buldukları kıymetli eşyaları  bile almaktan çekinmediler. Ayasofyanın her tarafı bu talandan nasibini alırken, İmparator Jünstinyen’in mezarını bile açıp içinde bulduklarını yanlarında götürdüler.  
    
                                        Fetret   devri
Osmanlı  tarihinde  1402 yılındaki Ankara Savaşı  ile 1413 yılında I.Mehmet’in Osmanlı tahtına geçmesi arasındaki 11 yıllık süredir.Fetret kelimesi Arapçada kargaşalık ve bunalım  anlamına gelir. Ankara savaşı sonucunda bozguna uğrayan Osmanlı ordusu dağılmış, padişah Yıldırım Beyazıt ,Timur’a esir düşmüştü. Beyazıt’ın dört oğlu olan İsa, Musa ,Emir Süleyman  ve Mehmet Çelebi arasında taht kavgaları nedeniyle oluşan  karışıklık 5 temmuz  1413  tarihine  kadar devam etti. Bu tarihte Çelebi Mehmet Osmanlı Padişah’ı olunca  birliği yeniden sağlamayı başardı.

                                      Eti’mi Hitit mi?
Anadolu yarımadasının bilinen en eski ismi Hatti ülkesiydi. Batı bilimciler hattilerin ülkesinde oluşturulan devlete ‘Hitit’ ismi vermişlerdi. Hitit’ler uzun yıllar Anadolu’da hüküm sürdükten sonra istilacı dış güçlerin etkisiyle  erimiş ve dağılmışlardı. Hitit’ler için kullanılan Eti sözcüğü ise tamamen uydurmadır.Bu devletin adı yabancı kaynaklarda Hitit olarak geçer.

                                    Topla  Selamlama
Osmanlı İmparatorlunun en eski devirlerinden beri İstanbul’da bayramlar, büyük zaferler ve donanmanın sefere çıkışı top atılarak kutlanırdı. Daha sonraları padişahlar  tahta çıktıklarında ,  çocuklarının doğumunda , ramazan aylarında ve bazı elçilerin İstanbul’u ziyaretlerinde top atılması bir gelenek halini almıştı.  Donanmanın  zaferle İstanbul’a dönüşlerinde  gemiler  Topkapı’dan rahatça görülmesi için Sarayburnun da   hizalanarak top atışı yaparlardı. Böyle zamanlarda İstanbul’un bazı semtlerinden top atılarak bu selama karşılık verilirdi. Padişahlar saltanat kayıklarıyla Boğaziçi’nde geziye çıkışları ise çok ihtişamlı olurdu. Hükümdarın binmiş olduğu kayık ve buna eşlik eden teknelerden oluşan kalabalık bir kafile Kızkulesi ve hisarlardan atılan toplarla selamlanırdı. 21 pare top atışı sadece padişahlar için yapılırdı. 19 pare vezirler, 17 pare Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile yüksek rütbeli subaylar için, 15 pare beylerbeyi, liman reisi paşası ve koramiraller ‘in İstanbul’a geldiğinde, 13 pare tüm amiraller , 11 pare Edirne, Bursa, Şam kadıları ,9 pare  İkinci sınıf kadılar ile yarbay rütbeli subaylar  için atılırdı. 7 pare bazı kaymakamlar ,5 pare devlet makamında müdürlük gibi yüksek mevkilerde bulunanlar için, 3 pare bazı konsolos ve kadılar ile binbaşı civarında rütbesi bulunanlar için. Dost  devletlere ait savaş gemilerinin limana girişlerinde ise 21 pare top atışı ile karşılanır gelen gemilerde genellikle aynı sayı ile karşılık verirlerdi.

                                       Ankara’nın suyu
Ankara  valilerinden  Abidin paşa, Elmadağı’ndan  Ankara’ya tatlı su getirmek  için halktan para toplamıştı. İşe  başlaması  için saraydan izin verilmesi gerekiyordu. Durumu öğrenen  İkinci Abdülhamit , valiye gönderdiği cevapta ‘Susuzlara  su vermek  devletin görevi olduğu gibi  aynı zamanda dinimizin emirlerinden  birisidir. Sevap olarak kabul edilir. Bu şerefli işi  benim yapmam gerek . Topladığın paraların hepsini sahiplerine  hemen  geri ver.  Bütün masrafı hazine-i şahanemden olmak üzere  hemen  işe  başla  ve bekleyenleri  acele  iyi suya kavuştur ‘ der. Bu konuşmadan  kısa bir süre sonra  Ankara’lılar  tatlı suya kavuştu.                                        

                                      Yeniçeri   Ağası 
Yeniçeri  Ağası  yeniçeri ocağının başkomutanıydı. 16.yy kadar yeniçeri ağası  sarayda padişahın güvendiği kişiler arasından seçilirdi. Ağalık yeniçeri ocağının kurulduğu tarihte başlayıp 1826 yılında yeniçeri ocağın kaldırılışına kadar sürmüştü. Acemi ocağına yeni devriştirme   alınmasından   İstanbul ‘da düzenin sağlanmaya kadar pek çok   görevi  vardı. Bu amaçla haftada en az iki veya üç kere olmak üzere İstanbul’da gezip  polislik görevi yapardı.Yangın olduğu zamanlarda   yangın yerine gidip çalışmaları izlerdi. Yeniçeri ağası şehzadelerin sünnet düğünleri gibi büyük toplantıların yapıldığı zamanlarda etrafı kollamak için gerekli planları yapıp  uygun yerlere koruyucular yerleştirirdi. Saray görevlilerin korumalığını da düzenlemek yeniçeri ağasının görevleri arasında yer alırdı. Her Cuma  padişahla birlikte Cuma namazına gidip  burada  padişahın çizmesini çıkartması bir gelenekti. Padişah bunu ilk defa yapan yeniçeri ağasına    üzerinde  elmas bulunan bir hançer hediye ederdi.

                                  Eski   devirlerde   bakkal
Eski zamanlarda bakkallık   diğer esnaflarda olduğu gibi Tanzimat devrine kadar ‘gedik’ denilen sınırlamaya uymak zorundaydı. Yani bir kişi istediği zaman, istediği bir yerde dükkan açıp bakkallık yapamazdı.  İstanbul’da  gerek çarşılardaki gerekse mahalle aralarındaki bakkalların yerleri belliydi. Halkın yeni bir isteği olduğu veya nüfus artışları göz önüne alınarak gedik’in izin vermesi üzerine yeni bir bakkal dükkanı açılabilirdi. Her bakkalın yanında kaç çırak çalışması gerektiği önceden belirlenir ve bu sayının üzerine çıkılamazdı. İstanbul’da  bakkallar  gediklik müessesinin iptal edildiği Tanzimat devrine kadar  sadece Müslümanlara verilen bir imtiyazdı.

                                       Mevacib   parası
Osmanlı  hanedanının  kadın üyelerine ‘mevacib parası’ denilen  aylık maaş verilir, ayrıca günlük ve aylık   erzaklar  yollanırdı. IV.Mehmet’in kızı olan Hatice Sultan’ın gıda tahsilatı şöyleydi. Her gün, 7 ekmek, 2 tas yoğurt ve 4 kilo et.Aylık olarak ta bol miktarda yağ,soğan,pirinç,bal,şeker,sirke, un, zeytinyağı başta olmak üzere 150 tavuk ve 250 adet yumurta tahsis edilirdi.

                                  Darüssaade    Ağaları
Kızlar Ağası’da  denilen  darüssaade  ağasının saraydaki  başlıca görevi harem dairesinin kapısında görev yaparak  buranın güvenliğini sağlamaktı.  Darüssaade de  denilen çift kapılı masif tunç’tan kapılmış harem kapısı  kızlar ağasının işaretiyle açılır ve kapanırdı. Harem kapısını sürekli bekleyen beş muhafızın nöbetlerini düzenler, emrindeki askerlerin eğitimleriyle uğraşırdı.          Dairesi  harem dairesinin kapısının yanında bulunurdu. Sarayın yüksek şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edildiğinden  oldukça nüfuslu bir kişiydi. Bazı sadrazamları yerinden oynattığına bile şahit olunmuştu.Cariye ve valide sultanlarla yakın samimiyetleri vardı. Onların sorunlarıyla da ilgilenirlerdi. Darüssaade  Ağaları genç yaşta hadım edilmiş kişilerden oluştuğu biliniyor. İlkel biçimde hadım edildiklerinden çoğu ömür boyu idrar yolu hastalıklarıyla uğraşmak zorunda da kalırlardı.

                                Ortodoks  Patriki’nin  asılması
Patrik Ortodoks kiliselerinin başında bulunan en yüksek rütbeli din adamıdır. Yetkileri sadece kendi bölgesiyle sınırlıdır. Dünya üzerinde 19 adet patrik ünvanı taşıyan başpiskopos bulunur. Bunların en tanınmışlarının bir tanesi de İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrik’liğidir.  Osmanlı tarihinde Patrik’ler her devirde ilgi görmüşler ve saygınlıklarını korumuşlardı. Tüm tarih boyunca yalnızca bir kere İstanbul’daki Rum Patriği asılarak idam edildi. Patrik Grigorikos Yunan İsyanı sırasında isyancılarla iş birliğinde bulunmuştu. Hatta İstanbul’da yaşayan Rumlarla birlikte saraya saldırı planı bile yaptığı söylenir. Bunlar ortaya çıkınca  Padişah II.Mahmut’unda onayı alınarak patrik kilisenin kapısında asılarak idam edildi.Bu kapı o günden beri bir daha açılmadı. Patriğin cenazesi ise Atina’ya götürülüp abartılı bir  törenle gömüldü.

                                            Zimmiler
Eskiden bir İslam devletinde yaşayan gayrı Müslimlere Zimmi  denilirdi. Osmanlı Devletinde belli başlı üç çeşit zimmi vardı. Ortodoks hristiyanları, Yahudiler ve Ermeniler. Her cemaat Osmanlı Devletinin yasalarına  uyduğu gibi aynı zamanda  kendi dini gereksinmelerini yerine getirip  kendi toplumunun adetlerine de  uyarlardı. Azınlık olarak adlandırılan bu topluluklar bazı zamanlarda Müslümanlar kadar sayılara ulaşmışlardı. 1550 yılında yapılan bir sayımda İstanbul’da yüz dört bin ev olduğu saptanmıştı. Bunların kırk bini  hristiyan,dört bini Yahudi, altı bini Ermenilerindi. Geriye kalan evler ise Müslümanlara aitti. Buradan da görülebileceği  gibi  Müslümanlarla gayri Müslimlerin ev sayıları birbirine çok yakındı. 1520 ve 1536 yıllarında yapılan nüfus sayımlarında İstanbul’un dört yüz bin olan nüfusunun % 58.3 Müslüman geriye kalan % 41.7 si ise gayri Müslimlerden oluşuyordu. Zimmilere verilen bir takım imtiyazların yanı sıra bazı kısıtlamalar da uygulanırdı. Kısıtlamaların başlıcaları şunlardı. Sokaklarda içki satışı yapmaları,İslam kılığında gezmeleri,Müslümanların yoğun olarak yaşadığı yerlerde meyhane açmaları,ayrıca  Eyüp Sultan’a  yakın evlerde  oturmaları ile  esir ve cariye satışı yapmaları  yasaktı.

                                            Güllü   Agop
Tanzimat döneminde Avrupalılaşma akımının en önemli çalışmalarından biriside Güllü Agop’un kurduğu ve yönettiği Osmanlı Tiyatrosu olmuştur. İlk defa Türk yazarlarının yazdığı oyunlar ı Türk tiyatrocuları oynamışlardı. Müslüman tiyatro sanatçılarının ilk defa sahnede yer alması halk üzerinde büyük heyecan ve ilgi uyandırmıştı.1840 tarihinde doğan ve asıl mesleği sıvacılık olan Güllü Agop ( Agop Vartovyan ) tiyatroya merak sarınca mensubu olduğu Ermeni cemaatının tiyatro oyunlarını izlemiş,çeşitli oyunlarda ufak roller almıştı.Agop’u diğer Ermeni oyunculardan ayıran en önemli özellik  Türkçe tiyatroda  oynama isteğiydi. İstanbul’da kurduğu topluluk Osmanlı Tiyatrosu’nun temelini oluşturdu. Gedik paşa’daki  Osmanlı  Tiyatrosunda Güllü Agop’un kurduğu topluluk 1868 yılında Cesar Borgia adlı tiyatro oyununu oynadılar.1869 yılında ise aynı topluluk Mustafa Efendinin yazdığı Leyla ile Mecnun adlı eseri oynanmış,bunu  diğer oyunlarda  izlemişti.
                                         Emirgan  Korusu
Boğaziçi’nin en güzel korusu olan Emirgan devlete ait olan bahçeydi. Sultan Abdülaziz tarafından Mısır Hidivi İsmail Paşa’ya hediye edilir. Bu sahsın vefatından sonra ise mirasçıları bu koruluğu İstanbul Belediyesine sattılar. Belediyede halkın faydalanması amacıyla koruluğu halkın ziyaretine açtı. İçerisinde sarı, beyaz ve pembe olmak üzere üç adet köşk yer alır. Büyük bir süs havuzu ve binlerce ağaç yer alır. Koruda  Çam, selvi, köknar, kestane,  meşe, ıhlamur, ceviz ve meyva ağaçlarını bir arada görmek mümkün. 500 dekarlık bir alana yayılmış olan koruluk İstanbul’un en güzel dinlence yerlerinden birisi olma özelliğini günümüzde de korumakta.