BODRUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BODRUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2014 Cuma

BODRUM YARIMADASINDA LELEG ŞEHİRLERİ

Antik Dönemde Anadolu’da ki Yunan klonileşmesinden önce Bodrum Yarımadasında yerel halk olan Leleg'lerin yaşadığı sekiz yerleşim vardı. Bu sekiz kent, Syangela, Myndos, Termera, Sibda, Madnasa, Pedesa, Telmisos ve Uranium'dur. Antik dönem yazarlarından Strabon ve Pilinius bu kentlerden bahsederler. Strabon bu topluluğun çok eski dönemlerde  Yunanistan’ın Lokris Boiotia ve Tesalya  bölgelerinden geldiklerini öne sürer.
Savaşçı bir halk olan Leleg’ler  Batı Anadolu’da Hitit akımlarına yıllarca karşı koydular. Özellikle  Ege Denizinde deniz yoluyla yapılan  ticareti geliştirdiler. Bu kentlerde yaşayan halkı Kral Mausolos Halikarnassos’a taşınmaya zorlanınca, bu göç nedeniyle  şehirler terk edildi.
Yerel halk, genellikle büyük ve kaba taşların kullanılmasıyla inşa edilmiş    Leleg tipi olarak isimlendirilen binalarda otururlardı. Bu yapılar daire şeklinde olup, bunların iç kısımları bölünerek yaşam odaları ve hayvan barınakları oluşturulmuştu. Şehirlerin korunması amacıyla genellikle şehre yakın tepelerin üzerinde gene aynı mimari kullanılarak oluşturulmuş küçük burçlar vardı.

18 Eylül 2014 Perşembe

MUĞLA YAKINLARINDA ANTİK KENTLER-2

Narasa : Milas yakınlarındaki Narhisar köyünün bulunduğu yerde olduğu tahmin edilen antik dönem yerleşkesidir. Çevresinden günümüze ulaşan bir kalıntı olmadığı gibi her hangi bir bilgide yok. Çok küçük bir yerleşim olduğu düşünülüyor.
Oranion : Bodrum Yalıkavak Garipler köyü yakınlarındaydı. Attika Delos Deniz birliğine üye olduğu bilinmesine karşın yerleşim hakkında başka bir bulgu bulunmuyor.
Kasara : Marmaris Bozburun Serçe Limanı yakınlarında olduğu tahmin ediliyor.
Karmylessos : Fethiye Kayaköy'ün yerleşke alanında bulunduğu düşünülen antik dönem Likya kentidir.

17 Ağustos 2014 Pazar

MİNDOS (MYNDOS)

Bodrum yarımadasının uç kısmında bulunan eski bir yerleşimdir. Bölgede hakimiyet kuran Mousollos yarımadada yaşayan  Lelegleri
(Lelegler, Yunan klonileşmesinden önce Bodrum yarımadasında  yaşayan yerli halktır.)  toplayarak  şehri  İ.Ö. 500 yıllarında kurmuştur. Şehirde hiçbir zaman fazla bir nüfus iskan etmemiş, sahilde olmasına rağmen fazla bir gelişme göstermemiştir. Aslında  Mausollosun kurduğu kent geniş bir alana yayılmıştı. Ancak burada yaşayan Leleg’lerin Halikarnasos’a taşınması kentin nüfusunun zaman içerisinde daha da  azalmasına yol açtı. Şehir çevresini çeviren surların içerisinde oldukça boş kaldı.
 Halikarnassos kuşatması sırasında Büyük İskender’in Mindos’a başarısız ve isteksiz bir saldırısı olmuştur.  Helenistik ve Roma döneminde de fazla bir ticari başarısı olmayan yerleşim büyük bir deprem sonrasında  terkedildi.  Mindos antik kentinin kalıntıları Gümüşlük ile Turgutreis arasında bulunan Bozdağ denilen yüksek bir tepenin üzerindedir. Antik dönemlerde şehrin bu günkü Gümüşlük’e kadar uzandığı biliniyor. Günümüze ulaşan fazla bir bulgu olmamasına karşın şehri çeviren surların bir kısmı ile birkaç yapı kalıntısı ve kıyıda bulunan bir kilise  görülebilir. 

15 Ağustos 2014 Cuma

BODRUM KALESİ

Bodrum’un simgesi haline gelmiş olan kale yaklaşık otuz dört dönümlük bir alanda ve üç tarafı denizle çevrili kayalık bir alan üzerinde bulunuyor. Kalenin yerleşke alanı antik çağlarda bir ada iken daha sonraları sahil ile bütünleşmiştir.
Kale Rodos Şövalyeleri tarafından 1400 ‘lü yıllarda yaptırıldı. Yapımı sırasında dünyanın yedi harikasından birisi olarak kabul edilen Halikarnasos’taki Kral Mousolenion ‘un anıt mezarın taşları kullanıldı. Muhteşem mezardan çıkartılan olağanüstü güzellikteki mermer kabartmalar ilk başta kalenin içerisinde dekor olarak kullanılsa da daha sonra padişahın izni ile İngiltere’ye götürüldüğü biliniyor.
Kaleyi denizden kıyıya doğru iç içe üç çevre duvarı çevirir. Kalenin etrafını çeviren duvarlar dış tehlikelere karşı güvenli savunma yapabilmek amacıyla kalın tutulmuştur. İç kalede bulunan beş adet kule vardır. Bunlardan en ilginci kapısında yılan motifi bulunması nedeniyle yılanlı kule olarak bilinen yapıdır. İç kaleye üzerlerinde genellikle arma veya haç işareti bulunan yedi kapıdan geçilerek ulaşılır. Kalenin içerisine Bizans Döneminde bir şapelde yapılmıştır. Bir kapının üzerinde de ‘Tanrım bizi uyanıkken koruduğun gibi uyurken de koru ‘ cümlesi yazılıdır. Başka yerlerde de Klasik Yunanca ve Latince kitabeler görülür. Kale Kanuni Sultan Süleyman döneminde Türk hakimiyetine geçmiştir.






BODRUM SU ALTI ARKEOLOJİ MÜZESİ

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi 1964 yılında Bodrum Kalesinin içerisinde açıldı. Müzede bulunan on dört salonda , ağırlıklı olarak sualtı buluntularına yer veriliyor.  Uluburun Batığı ile Kral Mausosol’un kız kardeşi olan Kraliçe Ada’nın içerisinde iskeleti olan lahiti müzedeki en değerli eserler olarak kabul ediliyor.

MÜZEYİ GEZERKEN
Amfora Sergileri : Müzede en çok görülen buluntulardan olan amforalar, iç kaleye girerken karşınıza çıkabildiği gibi muhtelif salonlarda da görmeniz mümkün. Bodrum Sualtı Müzesindeki amforaların sayı ve çeşit olarak dünyanın en büyük amfora koleksiyonu olduğu kabul ediliyor. Bu amforaların büyük bir kısmı süngerciler tarafından müzeye armağan edildi. Bundan başka Sualtı Arkeoloji Ensitüsü'nün yaptığı sualtı kazıları sırasında bulunanları da vardır. Anforaların sergilendiği bölümlerde bunların gemilerde taşınma şekillerini gösteren uygulamalar ve tablolar da yer alıyor.

Hazine Dairesi : İtalyan kulesinin alt katında yer alan ve değerli eserlerin sergilendiği bölümdür. Burada Halikarnassos ve çevresinde bulunmuş olan sikkeler sergilenmiş. Halikarnassos şehir devleti sikkeleri içerisinde Mausolos'un babası Hekatomnos'a ait olan sikke çok nadir bulunan bir örnektir. Diğer vitrinlerde çevrede bulunan şehir devletlerinin sikkeleri kronolojik bir sıra içinde sergileniyor. Sikkeler dışında bu salonunun en önemli eseri, ölü külünün muhafaza edildiği gümüş urnadır. Augustus Devrine ait olan bu urna üzerinde, altın yaldız kaplamalı motifler bulunuyor. .

Uluburun Batığı Salonu : Bu salonda Uluburun Gemisinin bire bir örneğini görmek mümkün. Dünyanın bilinen en eski batıkları arasında yer alan bu batık Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin en önemli eserlerinden birisidir. Yapım tarihinin İ.Ö. 14’ yy olduğu belirlendi. Uluburun batığını National Geographic dergisi 1987 yılında Kapak konusu yapınca, bu batık tüm dünyanın ilgisini çekti.

Zindan : Zindan bölümündeki işkence odası ziyaretçilere duygusal anlar yaşatıyor. Odada darağacı, prangalı gülle, duvarda kelepçe ve tavanda asılı darağacı görülmektedir. Burada yer alan manken, zindancı başı ve mahkumlar ışık oyunları ile ziyaretçilere sunuluyor.

Cam Buluntular Bölümü : Bu salonda, en eskisi İ.Ö. 14. yy olarak tarihlenen çeşitli cam eserleri görmek mümkün. Salonda Stratonikeia ve Kaunos gibi antik şehir kazılarında elde edilen cam buluntularının yanı sıra Serçe Limanı Batığı'nın cam koleksiyonunu büyük bir yer kaplamakta.

Yılanlı Kule : İspanyol Kulesi kapısının yanında bulunan yılan kabartması nedeniyle "Yılanlı kule" olarak ta bilinir. Antik çağlardan bu yana yılan tıp bilimini simgeler. Kulenin içinde antik tıp bilimine ait araç gereçler, ilaç yapımında kullanılan havanlar ve tokmaklar sergileniyor.

Kraliçe Ada Salonu : Kraliçe Ada ‘yı temsil eden manken ipek elbisesi, altın süslemeleri, üzerinde mavi boncukların olduğu kuşağı ile ilgi çekiyor. Bu bölümde Hekatomnos'un kızı olan Ada’nın yekpare taştan oyulmuş bir lahiti de bulunuyor. Lahit içinde kraliçeye ait iskeleti bulunduğu şekilde görmek mümkün. Kraliçenin üç yüzük, iki bilezik, altın taç ve iki kolyeden oluşan takıları özel bir vitrin içerisine konulmuş.
Salonun girişindeki video izleme alanında Kraliçe Ada’nın mezarının bulunuşu ve sergilemeye kadar yapılan işlemlerin anlatıldığı belgeseli müzeyi gezenler izleyebiliyor.













HALİKARNASSOS MOZOLESİ

Bir çok kaynağa göre İzmir veya Sakız adasında doğmuş ve yaşamış olan ünlü yunanlı tarih ve destan yazarı Homeros yaşadığı dönemde inşa edilmiş olağan üstü yedi yapıyı dünyanın yedi harikası olarak tanımladı Bu muhteşem eserler arasındaki tek anıt mezar ise Bodrum ( Halikarnassos) ‘ta bulunan Mozole’dir.
Gösterişli anıt mezar anlamına gelen mozole günümüzde de aynı anlamda kullanılmaktadır. Pers’lerin Karya bölgesindeki egemenlikleri sırasında Mylase      ( Milas ) şehrinde yaşamış olan Hekatomnos, Persler tarafından Karya bögesinin yöneticisi olarak görevlendirildi. Vefat ettikten sonra oğlu Mousolos bu görevi üstlendi. Bu devirde yönetim merkezini Mylase’den Halikarnasoss’a taşıdı. Mousolos babası için Mylase’de Zeus Karios kutsal alanının alt kısmında bir mezar yaptırmıştı. Mousolos öldükten sonrada karısı, ( bazı bilgilere göre de önce kardeşi daha sonra karısı olan) Artemisia tarafından muhteşem bir anıt yaptırmayı düşündü. Bazı yazarlar bu anıtın Mousolos’un hükümdarlığı zamanında yapımına başlandığını ve öldükten sonra Artemisia tarafından yapımına devam edildiğinden bahsederler. Anıt mezar için dönemin en ünlü mimarlarını ve heykeltıraşları Halikarnassos’a çağrıldı. İÖ 350 ‘li yıllarında yapımına başlanan anıt mezar, kraliçe Artemisia ‘nın ölümünden sonrada diğer kardeşleri tarafından tamamlandı.
Günümüzde bu muhteşem anıt mezar hakkında bilgileri ancak antik çağ yazarların yazdıklarından öğrenebiliyoruz. Bu kaynaklara göre anıt mezar dört bölümdü. Tabanı yüksek bir kaide ( podyum ) üzerine oturmaktaydı. Bunun üzerinde 36 adet sütundan oluşan bir bölüm vardı. Piramit şeklinde yapılmış ve 24 basamaklı olan çatısı bu sütunların üzerini kaplıyordu. Binanın en üstünde ise dört atın çektiği bir araba içerisinde kral ve kraliçenin heykelleri yer almaktaydı. Bu heykelin muhteşem bir görüntüsü olduğu tüm yazarlar tarafından kabul ediliyor.
Bu anıt mezarın yüksekliğinin 55 metre, taban ölçüleri ise 242 metreye 105 metredir. Dört kenarında büyük heykeller bulunuyordu
12.yüzyılda yaşamış olan Piskopos Eustathios anıtı sağlam olarak gördüğünden bahseden son kişidir. Dolayısıyla mozolenin yaklaşık 1500 yıl bu bölgede sağlam olarak durduğu sanılıyor. Büyük bir deprem sırasında bu muhteşem bina tamamen yıkıldı.
1402 yılında Saint Jean şövalyeleri Bodrum'a geldiklerinde mozoleyi yıkık olarak görmüşlerdir. Şövalyeler bu anıtın taşlarını sökerek Bodrum Kalesi'nin yapımında kullandılar. 1522 yılında yine şövalyeler kaleyi güçlendirmek amacıyla Mausoleion’un son kalan taşlarını da buradan alıp kaleye götürdüler. La Touret bir yazısında mezar odasına giden koridorun iki yanındaki muhteşem heykel ve kabartmaların şövalyeler tarafından parçalandığını asıl mezar odasının ise mezar soyguncuları tarafından soyulduğunu yazmıştır.
Burada özel izinle kazılar yapan İngiliz arkeolog, Newton Kral Mausolos'un heykeli ile Halikarnas Mozolesi'nin üzerinde yer alan dört atın çektiği bir araba içerisinde yer alan kral ve kraliçeyi tasvir eden muhteşem heykeli yurt dışına kaçırdı. İngiltere büyükelçisi Lord Stratford Canning 1846 yılında Padişah Abdülmecit'ten aldığı izinle Bodrum Kalesi'nin duvarlarında görülen Mausoleion kabartmalarını da Londra'ya götürdü. Günümüzde bu eserler British Müzesinde özel bir salonda sergilenmektedir.
Dünyanın yedi harika eserinden birisi olan mozolenin bulunduğu alanı günümüzde bir müzeye dönüştürüldü. Müze açık ve kapalı olarak iki bölümde gezilebilir. Açık bölümde mozole yapılmadan önce bu bölgede yer alan mezar odaları, kapı girişinde ve merdiven duvarlarında adak yerleri ile krala ait anıtın yer aldığı bölüm görülebilir. Tüm mozolenin çevresini çeviren duvarlar restorasyon sonucunda aslına benzer bir hale gelmesi sağlanmış. Büyük bir kapı ile girildiği düşünülen mozolenin bu kapısını bu gün görmek mümkün değil. Merdivenler ile mozolenin giriş kapısına ulaşılıyor. Kralın mezarı yer altına gömülü olduğu sanılan kralın lahtine ulaşılamadı. İçerisinde değerli ölü hediyelerinin olduğu sanılan bu lahitin nerede olduğu bilinmiyor.
Müzenin kapalı bölümde mozolenin bir kopyası ile bu bölgeden çıkartılan az miktardaki eser sergileniyor. Sergi salonunda, geçen yüzyıl buradan götürülen kabartmaların alçı kopyalarını ve sergilenen az miktardaki taş buluntuyu görmek mümkün.

















HALİKARNASSOS ( BODRUM )

Bugün Bodrum İlçemizin üzerine kurulu olduğu Halikarnasos, İ.Ö. 1000 yıllarında buraya gelen Dor göçmenlerinin başında bulunan Anthes tarafından, şimdiki kalenin bulunduğu yarımada üzerinde kuruldu. Yeni yerleşime etraftan gelen halkta katılınca şehir genişleyip, şimdiki Bodrum’un çevrelediği alana yayıldı.
Halikarnasos aynı zamanda ünlü tarihçi Herodot’un (İ.Ö. 490-425) doğum yeridir. Şehir ile ilgili bazı bilgileri onun yazdıklarından almaktayız. Ünlü tarihçi Batı Anadolu şehirleriyle birlikte Halikarnasos halkının Pers’lere karşı başlatılan ayaklanmaya katıldığını, Salamis deniz savaşında başarılar gösterdiğinden bahsetmiş.
Halikarnasos, Kayra Strapı ( valisi) olan Mausollos döneminde çok gelişti. Karia bölgesinin başkenti oldu. Saray, tiyatro ve tapınak gibi büyük binaları ve kentin etrafı çeviren surları yaptırdı.
Bodrum’dan günümüze ulaşan fazla arkeolojik bulgu yok. Bu gün izlenebilen en önemli eser Kral Mousolos döneminde yapılan tiyatrodur. 10000 kişilik olan bu tiyatronun orijinal oturma yerleri yerinde durmasına rağmen sahne kısmı bütünüyle toprak altındadır. Tiyatronun güney yamacında Helenistik ve Roma döneminde ait olan kaya mezarları görülebilir. Eski kaynaklar tiyatronun önünde bulunan yolun altında Mars Tapınağı ve Apollon Stoası , kalenin önündeki meydanda Mausolos’un Sarayı, kalenin karşısındaki bir alanda da Hermes ve Aphrodite Tapınaklarının bulunduğundan bahsediyorlar.

Antik şehirden kalan Myndos kapısı, Halikarnasos ile şimdiki Gümüşlükte bulunan Myndos Antik Kenti arasındaki bağlantıyı sağlayan yolun Halikarnasos girişinde bulunan büyük bir kapıdır Şehrin batı çıkışında şimdiki Türk Mezarlığının yanındadır. Büyük İskender’in şehri kuşatması sırasında burada büyük çatışmalar yaşandığı biliniyor. Bu kapının iki kulesi izlenebilir durumda. Eski Halikarnassos’un etrafını çevreleyen surların onarılması içinde çalışmalar günümüzde devam ediyor. 


8 Ağustos 2014 Cuma

ZEKİ MÜREN MÜZESİ

                      

Ünlü sanatçı, sanat güneşimiz Zeki Müren’in yaşamının son on yılını geçirdiği evi Kültür Bakanlığı tarafından 2011 yılında müzeye dönüştürülerek ziyarete açıldı. Müze içerisinde sanatçının eşyaları, kıyafetleri, aldığı ödüller, yağlı boya tablolar, günlük yaşamında kullandığı gereçler ile hayranlarının yazdığı mektuplar olmak üzere sanatçıya ait toplam 370 parça esere yer verilmiş.

Evin ilk girişinde ünlü sanatçının evdeki tüm vaktini geçirdiği  oturma odası yer alıyor. Oturma grubu olarak sedir kullanılmış. Zeki Müren’in dışarıdaki renkli ve hareketli yaşamına karşın evinde sade ve mütevazi bir yaşam sürdüğünü görüyoruz. Ünlü sanatçının vaktinin büyük bölümünü geçirdiği bu odada gazete okuduğu, şiirlerini  yazdığını,ziyaretine gelen  konuklarını burada  ağırlayıp  onlarla uzun söyleşiler yaptığını düşünmek mümkün.   Bu odada sergilenen bazı eşyaların sanatçının ölümünden sonra İstanbul’daki  evinden getirilmiş. Odada Osmanlıca 1329 tarihi yazılı olan değerli bir tablo da sergileniyor. Sanatçı nazara çok inandığı için bu odada ve evinin diğer bölümlerinde bol miktarda nazarlık serpiştirilmiş.
Müzeyi gezenler Zeki Müren tarafından yorumlanan şarkıları dinleme imkanı bulabiliyorlar. Günün belirli saatlerinde ünlü sanatçının pek bilinmeyen şiirlerini okuduğu bir kasetinin seslendirildiği bahsedilmesine karşın bizim gezi saatimizde bu güzel şiirlerini dinleme imkanı bulamadık.   
İki katlı evin ön tarafında yer alan küçük bir bahçenin içersinde  ünlü sanatçının bronzdan yapılmış bir heykeli yer alıyor. Ayrıca Zeki Müren’in kırmızı renkli otomobili de yine bu bahçe içerisinde ziyaretçilerin ilgisine sunulmuş. Müzeden ayrılırken,  Zeki Müren’in  unutulmayan  repliğinin yazılı olduğu bu yazıtın beni hüzünlendirdiğini söyleyebilirim. 
        Mesut Bahtiyar
Kimsesizlerin kimsesizim
Kimsesizim.
Yalnızların yalnızıyım
Yalnızım.
Dertlilerin dertlisiyim
Dertliyim.
Aşıkların aşıkıyım
Aşıkım.
İsmim Mesut, göbek adım Bahtiyar.
Yıllarca hep böyle bildiniz siz.
Mesut Bahtiyar’dan
Şarkılar dinlediniz.
                           Zeki Müren













7 Ağustos 2014 Perşembe

DEFTERİMDEN İLGİNÇ TARİH NOTLARI - 5



            

               Ünlü ilçemiz Bodrum’un adı nereden geliyor ?
Yurdumuzun önemli turizm merkezlerinden birisi olan Bodrum , eski adı Halikarnassos olan bir Karya  şehriydi. Bu tarihi şehir ilk olarak  bu günkü kalenin bulunduğu  Zepheria denilen adanın üzerinde kurulmuştu.  Zamanla bu ada kıyı ile birleşerek bir yarımada şeklini almıştır. Mitolojide Zephyros bahar rüzgarları tanrısıdır. Bahar ve yaz aylarında  bu bölgeye serinlik getiren meltem  rüzgarları nedeniyle bu isim verilmiştir. 1403 tarihinde İzmir’den gelen St.Jean şövalyeleri  bu yarımda üzerine büyük bir şato kurarlar ve bunu Saint Peter’e adayarak  ona Petronium adını verdiler. Bu isim Türkçede zamanla değişerek Bodrum halini alır.

                           Osmanlı saraylarında çubuk  alayı
Osmanlı saraylarında çubuk  hazırlayıp bunu ikram etmekle görevli olan kişilerin oluşturduğu grubun adıdır. Çubuk tütün içmeye yarayan bir çeşit uzun pipodur. Bunlar genellikle kiraz veya yasemin ağacından imal edilirdi.Bir ucunda tütünün konulduğu  lüle vardı. Öbür ucunda ise kehribar veya yeşim taşından yapılmış bir ağızlık bulunurdu. Çubuk alayı denilen görevliler çubukla ilgili gelenekleri yerine getirirlerdi. Birisi kül tablasını taşırken,diğeri lüle kısmını çubuğun üzerine yerleştirir başka birisi ise  uç kısmını içecek olanın ağzına göre ayarlardı. Çubuk alayında çalışanların başında ise çubukçu başı bulunur tüm işlemleri takip ederdi. Çubukçu başının idaresi altında bir ateşçi , on tanede çubukçu görev yapardı.

                                  Atı alan Üsküdar’ı geçti
Eski zamanlarda yaşayan İzzet Efendinin dillere destan güzellikte olan bir karısı varmış. Karısını herkesten kıskanır onun bir yere gitmesine izin vermezdi.İzzet Efendinin Neşet Molla isminde her şeyini paylaştığı hatta hacca bile birlikte gittiği  çok yakın bir arkadaşı vardı.
Evlerine rahatça girip çıkan bu kişi zamanla arkadaşının karısına göz koyup İzzet Efendiyi karısının başka bir sevgilisi olduğu yönünde ikna etmiş. Bunun için sözde sevgilisinden gelmiş süsü verilen mektuplar, kapının önünde yanlışlıkla unutulan ayakkabılar gibi bir takım senaryolarla bu şüphelerin kuvvetlenmesine yol açmış. Sonunda karısının kendisini aldattığına inanan İzzet Efendi karısından boşanır.Bunu fırsat bilen Neşet Molla ise hemen kadınla evlenir. ‘Bundan sonra İzzet Efendinin yüzüne nasıl bakacaksın? ‘ diye soranlara ben söyleyecek hiçbir şey bulamazsam  ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti derim olur biter .‘ demiş. Bu terim  bazı konuları anlamak veya uygulamak için çok geç kalındı manasında  günümüzde de kullanılmaktadır.

                               Ceneviz ve Cenevizliler
İtalya’nın  Cenova şehrinde 12.yy dan 1805 yılına kadar hüküm sürmüş olan bir kent devletidir. Gemicilik ve denizcilikte çok gelişmiş olan bu ufak devlet Akdeniz bölgesinde pek çok koloninin sahibi olmuştur. 1492 yılında Amerika’yı keşfeden ünlü denizci  Kristof  Kolomb , Preveze deniz savaşında haçlı donanmasının komutanı olan Andrea Doria’da Cenevizliydi. 15 ve 16.yy larda Osmanlılarla Bizans desteğindeki  Cenevizliler arasında sayısız deniz  savaşı yaşandı. Hatta bir ara İstanbul’da Galata bölgesini, İzmir, Sakız ve Midilli adasını ele geçirmelerine rağmen Türk denizcilere yenilerek bu bölgelerden ayrılmak zorunda kaldılar.
                                      İlk  milletvekili  seçimi
1876 yılında II.Abdülhamid tahta çıktığı zaman hızla hazırlanan bir anayasanın hükümleri gereğince Meclis-i Umumiye adıyla bir Millet Meclisi oluşturulması gerekiyordu. Meclis 130 kişiden oluşacaktı.Milletvekillerinin iyi ahlaklı ve suç işlememiş kişiler olması gerekiyordu.Her  Vilayetin Valisi, kendisinden sonra gelen görevlilere talimat vererek mahalli idarelerde görev yapan ve milletvekili olmaya aday olabilecek kişilerin isimlerini yazarak kendisine vermelerini ister. Gelen zarflar 15 kişiden oluşan bir inceleme kurulu tarafından açılarak en çok oy alanların meclise gönderilmesine karar verildi. Eşit oy alanların arasında kura çekilerek sonuca ulaşıldı. Seçilen meclis üyeleri 1877 yılının 19 Mart günü Dolmabahçe  Sarayında padişahın başkanlığı altında toplandı. İlk meclis fazla ömürlü olmayacak 1878 yılının şubat ayında  II.Abdülhamid  tarafından kapatılıp millet vekillerinin görevlerine son verilir.
                                          Gülhane  Parkı
Gülhane  Parkı    Osmanlı Döneminde Topkapı sarayının  dış bahçesiydi.   
Gül ağaçlarıyla dolu bir bahçe olduğu için Gülhane ismi verilmiştir. 
3 Kasım 1839  tarihinde Mustafa Reşit Paşa tarafından Tanzimat Fermanının okunduğu yerdir.  Bu bildiriye ‘ Gülhane  hattı  humeynunu’ denilmesinin sebebi de budur.
1912 yılında ise  padişahın özel izniyle halkın faydalanacağı bir park haline dönüştürüldü. Tarihine bakarsak içerisinde  sadece padişahların girebildiği has bahçe denilen bölümün ve  III Ahmet devrinin meşhur lale bahçelerinin burada  bulunduğu bilinmektedir. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal’de 1 Eylül 1928 tarihinde alfabemizin yeni Latin harflerini ilk defa bu parkta  halka tanıttı.Atatürk’ün naşı Ankara’ya gönderilirken son tören bu parkın Sarayburnu tarafında 19 Kasım 1938 tarihinde  yapıldı. Tabut top arabasından 12 general tarafından alınarak  Yavuz zırhlısına götürülmek üzere sahilde bulunan Zafer destroyerine konuldu.
                                            
                            İstanbul’da  beygir  sürücüleri
Yaklaşık 100 yıl kadar önce İstanbul’un Eminönü semtinde kiralık atlar bulunurdu. Özellikle Sultanahmet tarafına gitmek zorunda olanlar buradan at kiralayarak istedikleri yere giderlerdi.  Atların sahipleri de işi biten atları geri almak için atla gidenin arkasından koşarak takip ederdi. O zamanlarda at veya eşek kiralayan bu kişilere halk arasında beygir sürücüleri denirdi.

       İstanbul’un  alınmasından  sonra    camiye  çevrilen  kiliseler

Fatih İstanbul’u aldıktan sonra sekiz adet kilise camiye dönüştürüldü. Bu kiliseler ve dönüştükleri cami’ler şunlar
 Ayasofya Kilisesi       :  Ayasofya cami
 Aya Serkiyo Kilisesi   :  Küçük  Ayasofya  cami
 Hristo Pankotratos     :  Zeyrek cami
 H.Sotis Hora kilisesi   :  Kariye cami
 Altımermer kilisesi      :  Altımermer cami
 Pantepopto kilisesi     :  İmaret cami
 Aya Teodora kilisesi   :  Vefa cami
 Hristo kilisesi              :  İsa kapısı cami
,
                                            Mendil  atma
Osmanlı padişahları beraber olmak istedikleri cariyeyi seçmek için  yapılan bir uygulamaydı. Buna göre padişah  cariyelerin bulunduğu bölüme girer  sıra halinde dizilmiş olan cariyelerin önünden geçerken beğendiğinin önüne  elindeki mendili atardı. O cariyede padişahın huzurunda diz çöker.Mendili birkaç defa öptükten sonra koynuna koyar ve o akşam padişahla birlikte olurdu. Bu uygulamaya  saray içerisinde mendil atma denirdi.

                                         Eski  Mürekkepler
Yüzyıllar geçtiği halde levhaların üzerinde  ve kitaplarda hala pırıl pırıl duran mürekkeplerin   iyisi bezir yağı isinden yapılandı. Onlarında  iyisi en çok bekletilen ve bu sürede sürekli olarak çalkalananı olurdu. Eski mürekkepçiler mürekkebi hazırladıktan sonra güğümlere doldurup  bunları develerinin  üzerine asarlardı. Deveye binen mürekkep hazırlama ustası aylarca bu güğümleri indirmeden seyahat ettikten sonra bunların kıvama ulaştığını düşünerek deveden indirip  satardı. Aylarca çalkanan bu mürekkepler en çok tercih edilenlerdi.
                                   Kuyuya  atılan  genç  kızlar
Maya’ların  inancına  göre  tanrıdan haber almak için senenin belirli zamanlarında derin bir  su kuyusunun içerisine genç bir kız atılarak öğlene kadar orada bırakılırdı. Eğer sağ olarak çıkarsa tanrının ona neler söylediği sorulurdu. Eğer bereketli bir yıl geçeceği haberini alınırsa  sevinip şenlikler düzenlerlerdi. Haber kötü,kurak ve sıkıntılı bir sene olacağı  haberi gelirse şenlik düzenlenmez herkes elinde ne varsa bu  kuyuya atardı. Kuyuya atılan genç kız sağ olarak çıkmaz ise bir başkası bu görevle kuyuya indirilirdi.

                                           İlk kahveler
İstanbul’da ilk kahve 1554 Kanuni Sultan Süleyman devrinde Tahtakale’de açıldı. Kahve halk arasında çok büyük ilgi görmesi üzerine bir anda şehrin pek çok yerinde yenileri  açılmaya başladı. Bu devirlerde kahveye gelenler kitap okur,sohbet eder veya satranç ve tavla oynarlardı. Genellikle sedirlerin üzerinde oturulurdu.Her kahvenin ortasında bulunan fıskiyeli havuz özellikle sıcak yaz günlerinde kahve tiryakileri için eşi bulunmaz bir serinlik kaynağıydı. Kahve  porselen  kulpsuz  fincanlarda ikram edilirdi. İçerken  sıcaktan etkilenmemek  için fincan tahta,maden veya boynuzdan imal edilmiş bir koruyucunun içerisinde getirilirdi. Ocağın bulunduğu bölüm nakışla işlenmiş süslü  tahtalardan yapılırdı. Zaman içerisinde kahveler bu iyi özelliklerini kaybetmeye başladılar. Kumar oynanıp, içki içilen yerler halini almaya başladı. Bunun üzerine III. Murat zamanında tüm kahveler kapatıldı. Daha sonra kısmen açılmalarına izin verilse de sıkı denetim altında tutuldular. Kumar oynanması ve içki içilmesi kesin olarak yasaklandı. Hatta IV.Murat’ı tebdili kıyafet ile şehre çıkarak  bu konuda bizzat denetim yaptığı bile bilinir. 19.yy ikinci yarısında ise adına kırathane denilen fakat içerisinde daha çok kitap ve gazete okunan yeni bir kahve türü oluştu.Burası kültürlü kişilerin toplanıp, edebiyat ve siyasi konularda tartışma ve konuşmaların devam ettiği genellikle aydınların devam ettiği yerlerdi.

                                 Karakucak  Güreşleri
Türklerin en eski  milli güreşlerindendir.10. yy dan beri sürekli  yapılmaktadır. Çimen veya toprakta vücudun üst kısmı çıplak olarak yapılan serbest stilde ve yağ kullanılmayan   güreşlerdir.Bir karşılaşmanın süresi altı dakika,uzatma  üç dakikadır. İlk olarak Kahramanmaraş’ta düzenli olarak yapılmaya başlanmış daha sonraları  bir çok yerde de  ilgi görmüştür. Bu güreşte de yağlı güreşlerde olduğu gibi güreşçiler   yaş, kuvvet ve ustalıklarına göre sınıflara ayrılırlar. Pehlivanlar keçi kılından dokunan  pıtpıt denilen kısa bir pantolon giyerler.Ayakları çıplaktır. Güreşler davul ve zurna eşliğinde bir karnaval havası içerisinde yapılır.

                                            Çay’ın  tarihi
Çay deyince akla ilk Çin gelir. Çinliler bu bitkinin İÖ 2000’li yıllarda imparator Shen Nung tarafından bulunduğunu söylerler. BU konuda anlatılan hikaye şöyledir. İmparator bir gün sarayının bahçesinde sıcak su içerken  rüzgar iki yeşil yaprağı getirip  fincanının içerisine bırakır. Bu yaprakların sıcak suya değmesi sonucunda etrafa hoş bir koku yayılır.Sıcak suda ise hafif bir burukluk veren hoş  bir tat oluşur. Bu kokuyu ve tadı çok beğenen imparator  bu bitkinin derhal bulunmasını ve her yere  dikilmesini söyler.Kısa bir sürede başta Japonya olmak üzere tüm uzak doğuda ekilmeye ve  tüketilmeye başlar. Avrupa’ya ilk çay Venedikli bir gezgin tarafından 1559 yılında getirilmiştir. Çay Amerikan istiklal savaşında da adı geçen bir madde oldu. İngiltere’nin  fazla gümrük vergisi almasına kızan halk Boston limanına gelen çay yüklü gemilere girerek tüm çayları denize atar.. Bu  Amerikalıların İngiltere’ye karşı başlattığı  ilk isyan hareketidir. Türkiye’de çay ilk olarak 1888 yılında Japonya’dan getirilen tohumların Bursa’ya ekilmesiyle başlamış. Fakat Bursa yöresini çay yetiştiriciliğine elverişli olmadığından başarısızlıkla sonuçlanır.1917 yılında ise ünlü botanikçi Ali Rıza Erten yaptığı  araştırmayla Karadeniz bölgesinin  çay yetiştirilmesi için çok elverişli olduğunu saptar. Buna rağmen gerekli kanunların çıkması ve ekimin başlaması 1924 yılına kadar uzar. Bu tarihte başarılı sonuçlar alınmasından sonra Karadeniz’de yoğun olarak çay bitkisi yetiştirilmeye başlanır.

                             Hezarfan   Ahmet   Çelebi
17.yy da İstanbul’da yaşamıştır. Takma kanatlarla uçmayı başarmıştır.  Çok zeki olan ve akıl almaz deneyler yapan  Ahmet Çelebiye  halk tarafından her şeyi bilen anlamına gelen Hezarfan lakabı verilmişti. Galata Kulesinden  Boğaz’ı geçerek yaklaşık  3.5 kilometre uzaklıkta olan Üsküdar’a kadar takma kanatlarıyla uçan tek kişidir. Hezarfan Ahmet çelebi kendisinden asırlar önce yaşayan  ünlü Türk bilim adamı İsmail  Cevheri’yi örnek aldığı söylenir. İsmail Cevheri  uzun araştırmaları sonucunda insanın kanat takarak uçabileceğini savunmuş fakat kendisi bunu ilk denemesi ölümüyle sonuçlanmıştı.
 Sarayburnu’nda bulunan Sinan Paşa köşkünden Hezarfan’ın  uçuşunu seyreden IV Murat  Ahmet Çelebiyle  çok ilgilenmişti. Ona bir kese altın verdikten sonra bu kadar zeki ve becerikli bir kişinin kendisi için çok tehlikeli olabileceğini düşünerek Cezayir’e sürgüne gönderir.