MUĞLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MUĞLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2014 Cuma

MUĞLA CİVARI KÜÇÜK ANTİK YERLEŞİMLER – 3

Sinuri : Milas Kalınağıl köyü yakınlarındaki bir tepenin üzerindedir. Burasının bir şehirden ziyade tapınım alanı olduğu düşünülüyor. Kar tanrısı Sinuri için yapılmış olan bir tapınak tepenin en yüksek yerinde yer alıyordu. Yılın belirli zamanlarında düzenlenen törenlere, Mylasa ve civarındaki  kentlerden gelen Karya'lılar katılırdı.

18 Eylül 2014 Perşembe

MUĞLA YAKINLARINDA ANTİK KENTLER-2

Narasa : Milas yakınlarındaki Narhisar köyünün bulunduğu yerde olduğu tahmin edilen antik dönem yerleşkesidir. Çevresinden günümüze ulaşan bir kalıntı olmadığı gibi her hangi bir bilgide yok. Çok küçük bir yerleşim olduğu düşünülüyor.
Oranion : Bodrum Yalıkavak Garipler köyü yakınlarındaydı. Attika Delos Deniz birliğine üye olduğu bilinmesine karşın yerleşim hakkında başka bir bulgu bulunmuyor.
Kasara : Marmaris Bozburun Serçe Limanı yakınlarında olduğu tahmin ediliyor.
Karmylessos : Fethiye Kayaköy'ün yerleşke alanında bulunduğu düşünülen antik dönem Likya kentidir.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

K AYAKÖY

Kaya çukuru bölgesinde yer aldığı için  Kayaköy olarak bilinen yerleşim 19.yy da Rumlar tarafından kurulmuş eski bir Rum köyüdür.O zamanlara ismi Levissi’dir. 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasındaki  mübadele anlaşmasına göre bu bölgede yaşayan  Rumlar  ayrılınca Batı Trakya’da yaşayan Türkler buraya getirildi. Gelen Türk nüfusunun yamaç evlerindeki yaşamaya uyum gösterememeleri üzerine ovada kurdukları yerleşim yerlerinde tarım ve hayvancılıkla uğraşarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
1957 yılındaki büyük Fethiye depreminde Kayaköy’de ki evlerin çoğu hasar görmüş bir kısmı da tamamen yıkılmıştır. Çeşitli olumsuz koşullara rağmen günümüze kadar ulaşan  bu eski köy  gelen yerli ve yabancı ziyaretçilerin oldukça  ilgisini çekmekte.
Bugün Kayaköy’de  2 kilise,14 şapel, 2 okul, 2 çeşme, 2 yel değirmeni ile 1000 civarındaki ev ve birçok sarnıç bulunur.
Kayaköy’de su ihtiyacı genellikle her evin alt katında bulunan ve yağmur sularının doldurduğu sarnıçlardan sağlanırdı. Kayaköy’ün  başlangıcında bulunan çeşme köyün içme suyu ihtiyacı için kullanılmıştı. Yerleşimin rüzgar alan yerlerindeki iki yel değirmeninin sadece yan duvarları   günümüze  ulaşmış.
Levissi yerleşiminde tüm yapılar arazinin eğilimine uygun olarak ışık ve manzara açısından birbirlerinin önünü kapatmayacak  şekilde düzenlenmiş.Tüm evlerin yapımında  kırma taş ile bölgeye özgü kireçli harç kullanıldığı görülüyor.  Evler genellikle iki katlı, zemin katları genellikle ahır veya kiler olarak düşünülmüş. Üst  katlarında tek veya iki oda bulunur. Üç odalı evlerin sayısı  az. Evlerin taban ve tavan döşemeleri ile kapı ve pencere doğramaları ahşap olduğundan günümüze ulaşmadı. Mübadeleden sonra terk edilen evlerin ahşap bölümleri yörede oturanlar tarafından sökülerek kendi evlerinin kapı ve pencerelerinde  veya yakacak olarak kullanılmış.
Kayaköy’de ki evlerin çatıları sıkıştırılmış toprak olup, tuvaletleri genellikle evin dışındadır. Evin büyüklüğü ile orantılı olarak düşünülen foseptik çukurları tuvaletin altında veya hemen yanında yer alır. Evlerde banyo için ayrı bir bölüm bulunmaz. Bazı evlerin ocak’ları hiç bozulmadan günümüze kadar ulaşmış.
Evlerin arasında bulunan  şapel’ler  ile iki kilise bölgede bulunan hristiyanların dinsel ihtiyacına yanıt vermekteydi. Taksiyarhis Kilisesi Kayaköy’ü gezenler tarafından yukarı kilise olarak bilinir.Tabanını oluşturan yer mozaikleri oldukça ilginç. Çakıl taşların uzun uğraşlar sonucunda bir araya getirilmesiyle oluşturulması ilginç. Duvarları kırma ve kenarları düzleştirilmiş taşlar ile inşa edilmiştir. Yerleşimin batı kısmında yer alan Pirgiotissa kilisesi aşağı kilise olarak biliniyor. 1960 yılına kadar cami olarak kullanıldıktan sonra terk edilmiş.
Kayaköy’de iki tane okul binası var. Kızlar ve erkeklerin ayrı binalarda öğretim almaktaydı.Kızlar okulu, yol üzerindeki çeşmenin hemen arkasında yer alır. Erkekler okulu ise Yukarı kilisenin Kuzey batısındaki bir tepenin üzerindedir. Sadece ilk öğretinin yapıldığı bu okullarda öğretim dili Rumcaydı. Öğretimine devam etmek isteyenler İstanbul,Atina veya Rodos’a gitmek zorunda kalırlardı.
Mimari yapısı, dar sokakları, kiliseleri ve doğasıyla etkileyici bir atmosferi olan Kayaköy’ü Fethiye’ ye yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin. Beğeneceğinize eminim.







14 Ağustos 2014 Perşembe

MUĞLA MÜZESİ

1994 yılında eski cezaevi binası içerisinde açılan müzenin giriş kısmında taş ve mermer eserlerin sergilendiği geniş bir bahçe bulunuyor. Burası bir açık hava müzesi görünümünde. Müzenin kapalı kısmı doğa tarihi, arkeolojik bulgular, gladyatörler salonu ve etnografya içeriğiyle dört bölüm.

DOĞA TARİHİ SALONU
Muğla Müzesinin en görkemli olan bölümüdür. Bu sergi salonunda milyonlarca yıl önce yaşamış olan bitki ve hayvan kalıntılarını görmek mümkün. Bu fosiller Muğla’ya bağlı Özlüce köyü yakınlarında bulunan üç adet fosil yatağında yapılan kazılar sonucunda bulundu. Fosil yataklarının varlığı yerel halk tarafından uzun yıllar boyunca bilinmesine rağmen bölgedeki bilimsel araştırmalar 1993 Kasım ayında Ankara Üniversitesi Antrapoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Berna Alpagut ile öğrenci ve yardımcılarından oluşan bir araştırma grubu tarafından başlatıldı. Fosil yatakları deniz seviyesinden 1145 metre yükseklikte ve zor bir coğrafyada bulunuyordu. Zorlukların aşılmasıyla , yaklaşık 112 metrekare genişliğindeki bir alanda sistemli ve planlı bir çalışma ile fosillere ulaşmak mümkün oldu. Fosil yatağının yapısı çakıl taşı kumtaşı ve çamur taşının düzensiz sıralanmasıyla oluşmuş kiremit kırmızı rengindeydi. Burada bulunan fosiller üst üste yığılma gösteriyordu. Bunların çoğunluğunu gergedan ve fillerden kalan kalıntılardı. Diyetleri açısından yapılacak bir sınıflamada ise ilk başta otçular yer almasına karşın etçi gruba ait olan önemli fosillerde bulundu. Günümüze fosil şeklinde ulaşmış bulunan bu bitki ve hayvan kalıntılarının en eskisinin dokuz milyon yıl öncesinden kaldığı belirlenmiş. Fosillerin tabiat şartlarından korunma dereceleri iyi olarak kabul edilebilir. Bu bölgede ileride daha geniş çalışma yapılabilmesi için bölge doğal sit alanı ilan edilerek koruma altına alındı. Kanımca Muğla Müzesinin en önemli bölümü bu salon oluşturuyor.

ARKEOLOJİ BÖLÜMÜ KAPALI
Arkeoloji sergi salonunda Yatağan yakınlarındaki antik şehir Stretonekia ile bu şehrin tapınım alanı Lagina’dan ve Sedir Adasında bulunan Cedrae ören yerlerinden gün ışığına çıkartılan önemli arkeolojik eserler sergilendiğinden bahsediliyor. Fakat bu bölüm uzun yıllardan beri kapalı. Neden kapalı olduğu ve de ne zaman açılacağı hakkında bir bilgi yok.

GLADYATÖRLER SALONU
Müzenin ilginç salonlarından biriside gladyatörler salonu. Burada Yatağan ilçesindeki kömür havzasında kömür çıkartma sırasında bulunan gladyatörlere ait mezar stelleri sergileniyor. ( Stel genellikle yazıt, bezeme yada her ikisini içeren dik biçimde zemine yerleştirilen dik levhaya verilen isim. Steller genellikle mezar taşı olarak kullanılıyor. ) Stellerin en eskisinin İ.Ö. 264 yılına , en yenisinin ise İ.Ö. 1.yüzyılda da hazırlandığı belirlenmiş. 60 metrekare büyüklüğünde olan gladyatör salonunda, Roma Dönemi’nde ün yapmış, Kayralı Dorisseros'la, Khrysos, Vitalius, Khrysopteros, Amarios ve Eumolos isimli gladyatörlerin mezar stelleri görülebilir.
Etnografya seksiyonunda, Muğla’nın yöresel kıyafet ve günlük kullanım eşyaları ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor.
Müzede sergilenen toplam eser sayısı : 5460
Müzenin adresi : Belediye yanı. Eski cezaevi binası / Muğla

Ziyaret saatleri : Pazartesi hariç her gün 9-17 arası















11 Ağustos 2014 Pazartesi

GÜMÜŞKESEN ANITI

             
Milas Gümüşkesen mahallesinde yer alan bu muhteşem anıt Roma hakimiyetinin olduğu  İS 160 -180  yılları arasında inşa edildi. Bu anıt mezarın yapımında kullanılan mermerlerin tamamını Sandra Dağındaki  ocaklardan çıkartılıp buraya getirilen gri damarlı mermerler oluşturmuş.
Mimari özellikleriyle dünyanın yedi harikasından birisi olan Bodrum                     ( Halikarnossos )  da  ki  Mausoleionu’nun küçük  bir kopyası olarak kabul edilir. Milas (Mylasa ) şehrinin nekropol alanında yaptırılmıştı.  Anıtın şehrin zengin ailelerinden birisine veya önemli bir devlet yöneticisine ait bir  anıt mezar olduğu  düşünülüyor.
Gümüşkesen Anıtı gömülerin yapıldığı mezar odası, dinsel törenlerin yapıldığı sütunlu bölüm ve piramidal yüksek bir çatı katından oluşur.
Anıt iki basamakla çıkılan bir  yükseltinin üzerindedir. Mezar odasının  dışa açılan tek  kapısı batı tarafındadır. O devirlerde  mezar odasına   kişilere ait özel  eşyalarda bırakılırdı. Bunların günümüze ulaşmaması bu mezarın kaçak kazılar ile talan edildiğini düşündürüyor.
Odanın içerisinde çatı katının düzgün durmasını sağlayan dört sütun görülebilir. Anıtın en muhteşem bölümünü  dik dörtgen  mezar  odasıyla bu odanın üstünü kapatan sütunların taşıdığı piramit gibi gittikçe daralan  çatısı oluşturur.  Çatısı mermer kabartmalarıyla şekillendirilmiş. Bitki ve geometrik şekiller içeren  motifler  anıt mezarı süslemenin yanı sıra o dönemdeki mermer işçiliğinin çok gelişmiş olduğunun bir kanıtı olarak kabul edilir.  Alt katın duvarları düzgün kesilmiş blok mermerlerden inşa edilmiş. Duvar örgüsü yöreye ait motifleri barındırıyor.  Mezar anıtının  mermer işçiliğinin muhteşemliğini günümüzde de izlemek mümkün.
 Anıtın  tepesinde bulunduğu düşünülen  büyük bir heykelin buluntuları günümüze ulaşamadı. Karia bölgesinde geleneksel mezar tipleri arasında yer alan Gümüşkesen Anıt Mezarının içerisinde mezarın sahibi ve ailesine ait heykellerinde yer aldığı düşünülmekte. Ancak çatı kısmındaki heykeller gibi bunlarında de nerede olduğu bilinmiyor. Milas’tan geçerken aynı adı taşıyan büyük bir parkın içerisinde tüm ihtişamıyla yükselen yaklaşık 2000 yıllık  ‘Gümüşkesen Anıt Mezarını’ görmeyi ihmal etmeyin  derim.












3 Ağustos 2014 Pazar

KAVAKLIDERE



 Bu hafta sonu  Muğla’nın şirin ve sessiz ilçesi Kavaklıdere’ye gitmeyi sonunda başardım. Başardım diyorum, çünkü daha önceleri bir çok kez   gitmek istememe rağmen çeşitli nedenlerden dolayı bu gezi gerçekleşemedi. Cumartesi günü sabah erken saatlerde  yola çıktık. Kahvaltı molamız yol üzerindeki bir tesiste. Güney tarafına giden yol üzerindeki tesislerde mola vermek çok hoşuma gidiyor. Buralarda genellikle bu yöne  giden otobüslerden ve  otomobillerden inenlerin yarattığı bir kalabalık oluyor. İnsanlarda tatile gitmenin huzurunu ve mutluluğunu görüyorsunuz. Kısa molanın ardından yolumuza devam ediyoruz. Aydın, Çine derken Kavaklıdere’ye vardık bile. Gezi programımız çok yoğun bakalım ne kadarını gerçekleştirme imkanı bulabileceğiz. İlk olarak Kavaklıdere’nin içerisini görmek istiyoruz. Doğrusu kalay ve bakır atölyelerini ve otantik bakırcılar çarşısını merak ediyorum. Bu coğrafyadaki iki önemli antik yerleşim olmasına rağmen hiç adından bahsedilmeyen Hyllarima ve Kyon’uda gezi programımıza ekledik. İnce  köprü  ile  bakırcılığın bir başka merkezi olan Menteşe ve hemen yakınındaki Yerküpe Mağarası diğer görmek istediğimiz yerler.
Kavaklıdere etrafı dağlarla çevrili gözün alabildiğince geniş ve yemyeşil bir ovanın ortasında kurulmuş. Köy ve beldeleriyle birlikte yaklaşık 10000 nüfuslu bir yerleşim. Dar sokakları eski tarihi evleri ile tipik bir Anadolu kasabası görünümünde. Belediyenin çabalarıyla restore edilen Kamil Ağa Konağındaki çalışmalar bitmek  üzere. Gereken sürenin sonunda  dönemin eşyalarını da içerisine konularak ziyarete açılmasını diliyorum. Aynı amaçla restore edilmiş Feyzullah Ağa Konağı gereksinim üzerine çocuk esirgeme kurumuna verilmiş. 





                            TARIM,  BAKIR , KALAY  ve MERMER
Kavaklıdere’de gözün alabildiğince uzanan  ve beş ayrı kaynaktan sağlanan suyun sağladığı bereket ile zenginleşen  tarım alanlarında başta buğday ve arpa olmak üzere pek çok tarım ürünü yetiştiriliyor.  Yerleşimin yaklaşık yüzde yetmişini kaplayan zengin orman örtüsünün büyük bir kısmı çam ağaçlarından oluşmuş. Buralardan elde edilen odun ve keresteler tabiata  zarar verilmeden değerlendiriliyor. 
Kavaklıdere ve civarında 13.yy’dan beri bakırcılık ve kalaycılık yaygın
olarak babadan oğula, ustadan çırağa  geçen bir meslek.  Günümüzde pek kullanılmasa da eski zamanlarda bu bölgede özel kelimelerle zenginleştirilmiş bir kalaycılık dilinin olduğundan bahsediliyor. Bazı kaynaklarda  tarihi  bakırcılar çarşısı  olarakta  isimlendirilen   Kavaklıdere’nin içerisinde  bakır işiyle uğraşan yan yana sıralanmış  altı yedi tane dükkan bulunuyor.  Bu dükkanlarda bakır ve kalay haricinde dökme nikel  ve pirinç ürünlere de rastlamak mümkün. Tüm dükkanlar aynı zamanda birer antikacı gibi. Eski gramofonlar ki bunların en ilginci  taş plak çalan elektrik ve pile gereksinimi olmayan elle yapılan manyeto  sayesinde çalışan bir gramofondu. Eski radyolar, silahlar ve muhtelif ev eşyaları satışa sunulan diğer ürünler olarak göze çarpıyor.
Mermercilik, Kavaklıdere civarında yaşayanların  önemli bir geçim kaynağı.  Çevrede 32 adet mermer ocağı 26 adet mermer işleme atölyesinden elde edilen ürünler  yurt içine ve özellikle yurt dışına gönderiliyor. Son yıllarda gelişen başka bir uğraşı bakır zemin üzerine mozaik mermer tablo işlemeciliği. Yöresel bakır ile mermerin buluştuğu bir sunum olarak karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar daha yaygın olarak yapılan halıcılık günümüzde eski önemini kaybetmiş gibi görülüyor.





                              KAVAKLIDERE  YAYLALARI
Kavaklıdere’nin etrafı dağlarla çevrili. Dağların yamaçlarından başlayarak tepelerine kadar uzanan alanlar bol miktarda ağaç ve zengin bitki örtüsü içeriyor. Kavaklıdere’de yazların  oldukça sıcak geçmesi  yörede yaşayanları serin ve zengin doğa kaynaklarına sahip olan yaylalara yönlendirmiş. Kavaklıdere’nin etrafında pek çok yayla var.( En tanımış olanı  Sarıyer Yaylası ) Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler buraları  tercih ediyorlar. İlçede yaşayan neredeyse herkesin birde yayla evi var. Yaylalarda bol miktarda su bulunması, bereketli toprakları  her evin kendi ihtiyacı olan  sebzeyi ve meyveyi  kendi bahçesinde yetiştirmesine olanak veriyor.  Etraftaki arklardan  akan buz gibi su, meyve ağaçlarının gölgesi, serin ve temiz havası buraları  dinlence ve sağlıklı beslenme merkezi yapmış.





                                              MENTEŞE
Çam ağaçlarıyla çevrili Menteşe beldesi 1955 yılında karşılaştığı büyük yangında evlerin büyük kısmı yanmış olmasına günümüze kadar ulaşmış az miktardaki otantik Osmanlı tarzı ev görülebilir. Eskiden yaygın olan bakırcılık günümüzde bir iki dükkan ile geleneğini sürdürmeye çalışıyor.



                                      YERKÜPE   MAĞARASI
Menteşe yakınlarında bulunan Yerküpe yaylasında  ilginç bir mağaradır. Yaklaşık yüz metre boyunda genişliği üç ile on metre, yüksekliği ise iki ile sekiz metre arasında değişen tek galeriliden oluşmuş.  Mağarada binlerce belki de milyonlarca yılda mağara tavanından damlayan suyun kalsiyumunun kireçleşmesiyle oluşmuş sarkıt ve aynı damlacıkların tabanda kristalleşmesiyle oluşan  dikitler ile bunların birleşmesiyle oluşan  sütunlar ve bunların arasında  yer alan  muhtelif büyüklükte havuzlardan oluşmuş. Mağaranın içerisinde yürüme yolları ve bazı yerlerde merdivenleri izleyerek çıkış noktasına ulaşılıyor. Mağaranın giriş ve çıkışı aynı doğrultuda olduğundan mağaradan çıkmak için geri dönmek zorunda değilsiniz.  Yeni ışılandırılmasıyla muhteşem bir görsellik sunan mağarayı gezmek isteyenleri uyarayım. Bu mevsim en iyi zamanı kışın mağara içerisinde yükselen su nedeniyle ziyarete kapalı olduğunu bildireyim. Mağaranın hemen ön tarafında her sene ağustos aynın ikinci Pazar günü yapılan yağlı güreşlerin yapıldığı geniş bir alan var. Bu alanın çevresi ziyaretçilerin güreşleri rahat seyredebilmesi için tribünler bulunuyor. Menteşe’de yaşayanlar güreşlerin harici zamanlarda burasını bir mesire yeri olarak kullanıyor.







                                      HYLLARİMA VE KYON
Kavaklıdere civarındaki bu iki önemli antik kent hakkındaki yazımı arkeoloji bölümüne aldığım için burada ayrıca bahsetmeyeceğim. 

İNCE  KEMER  KÖPRÜSÜ
 Hyrralima’dan dönerken Çavdır levhasını görünce buradaki tarihi köprüyü hatırlayıp köyü işaret eden levhayı izleyerek kısa bir süre sonra Çavdır’a ulaştık. Köyün içerisinde bir iki kişiye Kurucaova köyünün yolunu sorarak istikametimiz belirleyip  bu istikamete yöneldik. Yaklaşık 3-4 kilometre kadar sonra tarihi köprü ile karşılaştık.  İki köyü birleştiren yolun istikameti değiştiği  için  yakın zamanlarda  betondan yeni bir köprü yapılmış olmasına rağmen eski köprü tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Yapım tarihi hakkında bir bilgi olmamasına rağmen cumhuriyet döneminden  daha eski bir geçmişi olduğu kesin. İki kemerli ve üst tarafında yaklaşık bir metrelik bir genişliği olan köprüyü çok beğendik. Muhtelif açılardan fotoğraflarını çekmeyi de ihmal etmedim. 


                                       VE  BİR GEZİNİN SONU
Tarihi köprüyü de gördükten sonra bu günkü gezi programımızı tamamladık.  Salkım Köyünün kahvesinde odun ateşinde pişmiş nefis demleme çayımızı içerken havada yavaş yavaş kararmak üzere. İzmir’e dönüş vaktimiz geldi.  Çayboyu köyünde sergilenen arkeolojik kalıntıları, Nebiler köyündeki Dikilikale’yi,  Muğla, Yatağan ve Kavaklıdere’nin tamamını görmeye olanak veren 1900 metre yüksekliğindeki manzara tepesinden panoramik görüntüleri izlemeyi başka bir gezimize bırakıyoruz. Hoşçakal Kavaklıdere.