URLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
URLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2014 Cumartesi

İZMİR ÇEVRESİNDE İKİ KÜÇÜK YERLEŞİM

Aigiroessa ( Aigeirousa ) : Kemalpaşa ile Pınarbaşı arasındaki Kavaklıdere Köyünün yerleşim alanının olduğu yerdeydi. Osten 1825 yılında yaptığı araştırmalarda bulduğu önemsiz bazı kalıntıları değerlendirerek  bu kentin yerini tarif etti. Herdotos ‘ta yazılarında bu kentten bahsetmiştir. Kent ile ilgili başka bir araştırma yapılmadığı için günümüze ulaşan  bulgu yoktur.

  Airai (Erai) : Urla Demircili Köyü yakınlarında denizin kıyısındadır. Kentin kuruluşu ve tarihçesi ile ilgili bilgi yoktur. Seramik kırıntıları ile birkaç binaya ait ev duvarları dışında bir buluntuya ulaşılamadı. Şehir surlarına bir kalıntı görülmüyor. Surları oluşturan taş blokların başka yapılarda kullanılmak üzere deniz yoluyla başka yerlere nakledilerek yok edildikleri sanılıyor.



10 Ağustos 2014 Pazar

YILDIZTEPE ŞEHİTLİĞİ

1960'lı yıllarda Pazar günleri ailece arabaya biner, Narlıdere Güzelbahçe yolundan Urla’ya gezmeye giderdik. Daha çokta İskele Çeşmealtı ve İçmeler güzergahımızı oluştururdu. O günlerde Urla ile İskele arasındaki çamlık yoldan geçerken her zaman uzakta görülen şehitliğe gözüm takılırdı. Bu şehitlikte kim var diye sorar? Yanıt alamazdım. Gitmek için düzgün bir yolu olmadığından olsa pek ziyaret  edende yoktu sanırım.
Bu hafta sonu Urladaydık. Hava sıcaktı. Urla İskede her zaman olduğu gibi yine şehitliğe doğru bakınca eskisine göre olumlu bir değişiklik farkettim. Dalgalanan büyük bir bayrak ve  herşeyiyle yepyeni bir Yıldıztepe..Görüldüğü kadarıyla yoluda düzgün. Yıllardır içimde olan bir istekle‘Şehitliğe gidiyorum’ dedim.
Çamlık yol onlarca yıl hiç değişmemiş gibi. Her zamanki gibi güzel. Yol üzerinde  şehitliğe giden yönü gösteren  bir levha var. Asfalt yol şehitliğe kadar kesintisiz. Vatan savunması  uğruna canlarını  feda eden şehitlerimizin hatıralarını yaşatmak ve yeni nesillere vatan sevgisini  aşılamak  amacıyla yapılan şehitlikler her zaman gurur kaynağımızdır.Harap ve bakımsız olmamalı. Yıldıztepe şehitliğide bu düşünce ile  Genelkurmay başkanlığının çabaları sonucunda tamamen yenilenmiş.
Şehitlikte Yüzbaşı Kemal Bey’in ve yardımcısı onbaşı Baki’nin mezarları var. Kemal bey subay çıktıktan sonra Balkan savaşı ve Çanakkale Arıburnu savaşlarında kahramanlıklar gösteren değerli bir subaydı. 11 Eylül 1922 gecesi yanındaki batarya takımıyla birlikte Urlayı düşman işgalinden kurtarmak için giderken Abdullah ağa mevkinde düşman gemisinden atılan  kurşunlarla yardımcısı onbaşı Baki ile birlikte  şehit olur. Yıldıztepe şehitliği bu iki kahraman ve Urla’nın kurtuluşu için şehit olan tüm askerlerin anısı için  yaptırılmış. Buradaki büyük Türk bayrağı 2008 yılında, çevre düzenlenmesi ise 2009  başında tamamlanıp ziyarete açılmış.
Şehitliği ziyaret ettikten sonra çok güzel bir manzara dikkatimizi çekti. Karantina adası, iskele limanı, yeşillikler içerisinde tarlalar ve Urla evlerinin uzaktan görüntüsü. Bu civardaki en yüksek tepe olması nedeniyle bu enfes görüntüyü  gözümüzün  önüne seriyor.
Çocukuğumdan beri merak ettiğim şehitliği en sonunda gördüm. Kimler için yapıldığını öğrendiğim için mutluyum.
Dönüşte İskeledeki çok eski bir binanın içerisinde bulunan  kahve dikkatimizi çekti. Tahta masalı, tahta sandalyeli, yüksek duvarlı.   Çoğu yerlerde sıvaları gözüküyor. Belliki  badana yapılmıyalı çok uzun yıllar olmuş.   Eski yerler bana herzaman çok ilginç gelir. Hemen içeri girdik. Yaşlı bir bey oturuyor. Çaylarımızı içerken ona sordum ‘Yıldıztepe şehitliği neden düz bir yere değilde bu tepenin üzerine yapılmış?’ İleri yaşından dolayı zorlukla konuşmasına rağmen sanki bu soruyu sorduğum için mutlu olmuş gibi bir hali vardı. Bildiklerini şöyle anlattı. ‘Yunanlılar bu bölgeyi işgal ettikleri zaman burada kalan bir avuç asker Urla’yı savunmak istemiş. Sayıları az techizatları yetersiz. İlk anda düşmanı püskürtselerde daha sonra yetersiz kalınca geri çekilerek, bu tepeye  kadar gelmişler. Kahramanca çarpışmaya devam etmelerine rağmen bir müddet sonra güçleri tükenince bölükteki son askerde bu tepenin yamaçlarında şehit olmuş.Gördüğünüz şehitlikte hepsinin hakkı var' diyerek sözlerini bitirdi. İçtenlikle anlattıkları içimizi ürpetti. Şehitlerimizi saygıyla anıyor ve Yıldıztepe’yi şimdi daha iyi anlıyoruz.





NECATİ CUMALI EVİ

 ‘’Beni en sevdiğin halimle hatırla’’ diyen ünlü yazar, romancı, oyun yazarı, şair Necati Cumalı  Urlalı olmakla her zaman övünürdü. Urla’da uzun yıllar yaşadığı ev, Urla belediyesi ve Kültür Bakanlığının katkılarıyla aslına uygun olarak restore edilip  ziyarete açıldı. Urla’da  kendi adının verildiği  sokakta bulunan anı evi geniş bir bahçenin içerisinde. Kapıdan ziyaretçileri karşılayıp  evi gezmenize yardımcı olan görevliden, Necati Cumalı’nın yaşantısı ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Ev restore edildikten sonra Necati Cumalı’ya ait özel eşyalar İstanbulda bulunan eşi tarafından gönderilerek buranın dekorunda kullanılmış. Giriş katında bulunan kütüphane odası ünlü yazarın kendi kitaplarından ve bağış yapmak isteyenlerin verdiği kitaplardan oluşmuş. Halka açık olan bu kütüphaneden isteyen herkez faydalanabilir. Ödünç kitap alabildiğiniz gibi kitaplıkta bulunan  masa ve koltuklardan faydalanarak istediğiniz kitapları  burada okuyabilirsiniz.
Yazarın eserlerini yazmakta kullandığı daktilosu, masası ve masanın üstündeki aksesuarları aynen korunmuş. Camlı  bir dolap içerisinde sevdiği kıyafetleri ve özel eşyaları bulunuyor. Basılmış tüm kitapları ayrı bir vitrin içerinde sergilenmekte. Yazarın özel  bir merakıda  havan koleksiyonuydu. Gittiği yerlerde bulduğu ufak havanları toplayıp özenle saklarmış. Bu ilginç koleksiyonun tamamı ev içerisinde özel bir dolapta sergileniyor. Evin tamamını dolaştıktan sonra size yardımcı olan görevli Urla Belediyesinin katkılarıyla hazırlanan ve Selçuk Tunalı’nın derlediği ‘’Necati Cumalı Kitabı ‘’hediye ediyor. Bunun içerisinde yazarımızın yaşam öyküsü ,belli başlı tüm roman ve tiyatro eserlerinin özeti,sevenlerinin kaleme aldığı anı yazıları başlıca bölümlerini oluşturuyor. Ayrıca her yıl yapılan Necati Cumalı’yı anma törenlerinden alınmış fotoğraflarada yer verilmiş.       
 Herşey  çok güzel hazırlanmış. Aslına uygun dekorasyon, görevli yardımıyla evi gezmek, yazar hakkında bilgi verilmesi vede çıkışta kitap…Bol kitaplı bir kütüphane…Necati Cumalı’yı sevenlerin mutlaka ziyaret etmesi gereken bir ev..Urla’yı çok seven yazarımızın ünlü Urla şiiriyle yazımı bitirmek istiyorum
           URLA
Diyelim bir masa önümde
Elimde bardak
Oturmuş içiyorum
Bardakmı Urlamı unuttuğum

Bardağı masaya
Tak!
Vurdum mu vurdum
Masaya dönüyorum
Urla uzak,uzak,uzak

Diyelim oturmuş yazıyorum
Birden düşüyor kalem
Bir görüntü ak kağıtlarda
Ev ev, sokak sokak
Yine Urla oluyor konum

Bir ağız mızıkam var
Üflüyorum
Re mi fa sol la
Bir es giriyor araya
-Ya Urla

Bardak değil o baylar
Tak!
Masaya vurduğum
Hak arıyorum
Düpedüz hak!
Bütün mahpus kasabalar
Küçük ölü kentler
Soyulan tarla tarla
Onlardan birisidir Urla!
Yavaş yavaş sarhoş oluyorum
                          Necati CUMALI











KLAZOMENAİ

İon uygarlığının en önemli liman kentlerinden birisi olan Klazomenai, Urla İlçemizin İskele mahallesi yakınlarında yer alır. Kuruluş tarihinin İÖ 1000 yılına kadar uzandığı bilinmektedir. Şehir   yaklaşık olarak 2 km çapında bir alanına sahipti. Kentin büyük kısmı şimdiki Urla İskele bölgesinin yerleşim alanının altında şehri çeviren surlar ile tiyatrosu ise denizin içinde kalmış.. Bu ünlü kentten  günümüze ulaşabilen çok az eser var. Urla Devlet Hastanesi yakınlarındaki Limantepe höyüğü ile bunun hemen yanındaki seramik atölyesini gün ışığına çıkarma çalışmaları 1981 yılından beri süregelmekte. Kentin bir fay hattı üzerinde bulunduğu bilindiğinden  bir deprem sonucunda  yer  altında kaldığı düşünülmektedir.
Şehrin nüfusunun fazla olmamasına karşın mutlu ve zengin bir yaşamları vardı. Bölgeye özgü kaliteli  kil kaynaklarını kullanarak  üretilen amphora , seramik ve  toprak lahitler çok tanınmıştı. Seramiklere  siyah boya ile yapılan keçi motifi  şehrin bir simgesi olarak kabul edilir. Bu bölgede yetişen zeytinlerden elde edilen zeytinyağının ihracatına dayanan ticari faaliyetlerde çok gelişmişti.
Şehir  İÖ 600’da  Lidya saldırısına uğrar. İÖ 499  yılında ise bu bölgenin tamamının Pers orduları tarafından işgal edildiğini görmekteyiz. İşgale karşı Klazomenai’de diğer İon kentleriyle birlikte isyan hareketi başlar. Bu isyanın kısa bir sürede bastırılmasından  sonra Perslerin Ilımlı politikaları da sonlanır.  Şehir sakinleri gittikçe sertleşen baskılardan bunalıp,belkide  korktukları için   ana karadaki topraklarını bırakarak Karantina Adasına  sığınıp  yaşamlarına burada devam ederler. Büyük İskender’in   Tüm Anadolu’da Pers egemenliğine son vermesinden sonra Klazomenai’de barış ve huzur dönemi gelir. Bu yıllarda Karantina adası bir yolla ana karaya bağlanır. Ticaret hayatı özellikle zeytinyağı ticareti ile yeniden eski günlerine döner
Büyük İskender’in bu bölgeye gelmesiyle hızla gelişen   Klazomenai, tiyatrosu,surları vede sosyal hayatında kazandığı canlıllıkla yepyeni bir kent olur.Roma İmparatorluğu  döneminde de şehirdeki  hareketlilik ve refah sürer.  Şehir İS 5.yy da muhtemelen bir deprem ile yıkılarak bir kısmı su bir kısmı da toprak altında kalarak kaybolup gitmiştir.
Karantina adası ile şehri birleştiren eski antik yol günümüzde yer yer belli. 

Adanın kuzey ucunda bulunduğu bilinen tiyatro ise tamamen kaybolduğundan bu bölge toprak bir yamaç şeklinde izlenmekte. Adanın kıyısı boyunca mevcut olduğu bilinen antik liman ve rıhtım denizin içinde      kaldığı için ancak su altı araştırmaları sırasında az çok görülebilir. İskeledeki pazaryerinin yan tarafında bulunan ve başka bir yazımda ayrıntılı olarak bahsettiğim zeytinyağı işliği antik şehirden günümüze ulaşan en önemli bulgudur.
Limantepe’de devam eden kazılar, deniz seviyesinin o yıllarda yaklaşık 8 metre aşağıda olduğunu göstermekte. Bu bölgedeki tarih öncesi çağlardan kaldığı düşünülen çeşitli kalıntıları gün ışığına çıkarmak için yapılan arkeolojik çalışmalar hızla devam ediyor. Çok fazla ayakta kalmış eser  olmamasına karşın Neolitik ve İlk Tunç devrine ait  bilgi edinmemizi sağlayan  buluntuları  her zaman ilgi görmüştür.
Kazılar sırasında çıkartılan  eserler  İzmir Arkeoloji Müzesinde görülebilir.





URLA KARANTİNA ADASI

18.yy ortalarına doğru Avrupa ve Asya’da  veba ve kolera başta olmak üzere pek çok salgın hastalık görülür. O dönemlerde bu hastalıklardan korunmak amacıyla  tüm şehirlere giriş çıkışlar sıkı bir denetim altında tutulmakta ve bu salgın  hastalıklara karşı her Türlü önlem alınmaya çalışılmaktaydı. Şehirlerde bu kadar çok önlem alınmasına karşın hastalıklar  deniz ticaretinde kullanılan gemiler ve gemi personeli tarafından başka ülkelerden taşınarak, büyük salgınlara yol açar. Avrupa ülkeleri de gemilerle kendilerine ulaşan bu salgın hastalıklardan korunmak amacıyla dış ülkelerden gelen gemileri limana girmeden önce  40 gün kadar açık denizde bekletmekteydi. Daha sonra bu uygulamadan vaz geçilerek gemi personelinden hastalık şüphesi olduğu düşünülenler, yaklaşık yedi gün gözlem altında tutulduktan sonra işlerinin başına dönmesine izin verilmekteydi .Bunu  uygulamak içinde hastane yerleşiminden ayrı olarak  karantina  denilen binalar inşaa edilir ve hastalık şüphesi taşıyanlar, diğer arkadaşlarından izole edilerek uygun bir süre buralarda tutulurlardı.Karantina sözcüğü kelime anlamı olarak İtalyanca da ayrı ve korumalı yer anlamına gelen '' Quarantine'' sözcüğünden dilimize geçmiş olup, aynı anlamda kullanılmaktadır.

İstanbul’da bulunan Yüksek Sağlık Kurulu 1846 yılında, İzmir'e dış ülkelerden gelen gemi personelinin olası bulaşıcı hastalıklarının, ülke içerisine  girmesini önlemek amacıyla bir karantina
binasının yapılmasını kararlaştırır. Bu amaçla görevlendirilen Ahmet Fehmi Paşa 'da İzmir’e gelerek bu binanın  inşaatında bulunur. Paşa’ nın gelmesiyle hızlı bir şekilde bitirilen Karantina binası aynı yıl içerisinde açılarak hizmet vermeye başlar. (Bu bina şimdiki Küçükyalı semtinde ve Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesinin yan tarafındadır.)Hamidiye camisine komşu bulunan tahta iskeleye yanaşan gemiler burada kontroldan geçtikten ve gerekli durumlarda personeli karantina denilen bu küçük hastaneye alınıp uygun bir süre bekletilip,  tedavileri yapıldıktan  sonra gemileriyle birlikte İzmir Limanına girmelerine izin verilmekteydi. 1900 lü yılların başlarında ise İzmir limanın rıhtımı ve kısmen de kordonun doldurulması için gerekli olan taşların bu bölgedeki kayalıklardan alınmasıyla,  kıyıda yeni yerleşim için yer açılır. Kuyularından da tatlı su çıkması üzerine evlerin yapımı hızlanır ve arka arkaya yeni evler oluşur. Bu bölgedeki yerleşimin artması üzerine karantina binası, Urla’da bulunan Karantina adasına taşınmak zorunda kalır.O zamandan beride şimdiki Urla Devlet hastanesinin bulunduğu yarımda Karantina adası olarak bilinir.

Buradaki karantina binaları Osmanlılar tarafından Fransızlara yaptırılmıştır. Binalar hazırlanınca sahil ve hudutlar sağlık ekipleri tarafından   başlayan çalışmalar  1950 senesine kadar  aralıksız olarak sürdürüldü. Karantina sistemi şu şekilde işlemekteydi. Karantina adasına yanaşan gemiden indirilen yolcular ve gerektiği durumlarda  gemi personeli ilk olarak soyunma odasına alınır. Burada ilk olarak  Kıyafetlerini çıkartıp özel  filelerin içerisine koyarlardı. Soyunma yerindeki dönen dolap sistemiyle odanın diğer tarafında bulunan görevli bu kıyafetleri alarak 360 derece dönen ve sıcak hava içeren dolaplara yerleştirip dezenfeksiyon işlemine başlardı. Sadece peştemal ve takunya giyen yolcular özel duş odalarına alınır, burada sabunla ve özel dezenfektanlarla duş yaptırılırdı. Giyinen yolcular doktor muayenesinden geçtikten sonra sağlam olanlar yollarına devam eder hasta olanlar ise tedavi edilmek amacıyla özel bölmelerde kontrol altında tutulurlardı.
Bu sırada vefat etmeleri durumunda ise özel olarak sönmüş kireç dökülmüş olan mezarlara ve mümkün olduğunca derine gömülerek izole edilmeye çalışılırdı. Eşyaların mikroplardan arındırılması sırasında kıyafetler 120 derecede buharla sterilize edildiği için ıslanmıyor ve yolcuların tekrar giyilmesine olanak veriliyordu. Yolcuların kıyafetleri bu sterilizasyon sırasında ipekli ve normal olarak ikiye ayrılır. İpekli olanların zarar görmemesi için ayrı ve özel olarak bu işleme tabi tutulurdu.
Karantina adasındaki ‘taaruzhane’ da denilen bu karantina odalarını normal vatandaş olarak görmeniz imkansız. Sağlık bakanlığının kamp ve eğitim yeri olarak ayırdığı ve Karantina adasındaki Urla Devlet hastanesinin hemen arkasında kalan bu bölüme girmenize izin yok. Kapıdaki görevli bu bölüme geçmenizin yasak olduğu bildiriyor. Israr faydasız . Gerçi neden yasak kimse  bilmiyor.
İzmir Sağlık Müdürümüz   meraklı olanların bu alanı görmesine ve fotoğraf çekmesine izin vermenizi bekliyoruz..

URLA'DA YORGO SEFERİS EVİ

1900 Urla doğumlu, Nobel edebiyat ödülü almış Yunanlı şair ve yazar. 14 yaşına kadar yaşamı ve ilk öğretimi Urla’da geçer. Birinci Dünya savaşı başlayınca ailesiyle birlikte Atina’ya göç ederek orta öğretimini burada  sürdürür. Hukuk eğitimi almak için Paris’e giden Seferis  öğrencilik yaşantısını Fransa ve dil öğretimi için gittiği  İngiltere’de  tamamlar. Başarılı bir avukattır. Fakat o daha çok dış işlerinde görev yapmayı ve edebiyat çalışmalarıyla uğraşmayı  düşünmektedir. Yunanistan Dışişleri bakanlığına başvurusu kabul edilince,  Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkedeki  elçiliklerde önemli  görevler üstlenir.
 Yorgo Seferis’in yazılarında Urla’da geçen çocukluk dönemi ve mübadelenin izlerini görmek mümkün. Fakat onu en çok etkileyen olay,1922 de Anadolu’da Yunan ordularının yenilmesi ve çocukluğunun geçtiği şehir olan İzmir’in yakılmasıdır. Şiirlerinde sık kullandığı ‘’öteki yaka’ ‘öteki yaşam’’ ‘öteki dünya’’ kelimeleri hep bu bilinç altında kalan izlerin bir yansıması olarak değerlendirilir.
Yunanistan’da çağdaş ve yenilikçi dönemin en büyük ustalarından  birisi olarak kabul edilen Seferis1963 yılında Nobel edebiyat ödülünü almış,1971 yılında ise Atina’da Vefat etmiştir.
Türkiye ile ilgili olarak yazdığı ‘Kapadokya Kaya  Kiliselerinde üç gün’ adlı anı ve gezi kitabı Yapı ve Kredi Bankası  tarafından yayınlandı. Yazılarında mitolojik öğeleri kullanmayı seven yazarın mitoloji konusunda yazılmış  kitapları da  bulunmakta.
2000 yılında Yorgo Seferis’in 100. Doğum yılı olması nedeniyle Urla’da çocukluk dönemlerini geçirdiği yazlık  evi  restore edilerek  butik otele dönüştürüldü. Bir müze görünümündeki bu küçük ve sevimli oteldeki   eşyalar  mümkün olduğu kadar o dönemlerde kullanılan mobilyalardan oluşturulmuş.
Seferis’in 1940-55 yılları arasında Seyir Defteri, Ardıç Kuşu ve Denemeler  adlı kitapları  yayınlanır. Bu çalışmalarında yalnız edebiyatla değil,tarih, ve felsefe ile ilgili görüşlerine de yer verir. Bunlardan başka Türkçeye Destansı Öykü adıyla çevrilen bir şiir kitabı,şiir, deneme ve anılarından oluşan başka bir yapıtı da  dilimize  ‘Üç Kırmızı Güvercin’ adıyla  çevrildi.






9 Ağustos 2014 Cumartesi

G Ü L B A H Ç E



Gülbahçe koyu, İzmir körfezinin güneyinde  Urla içmelerinin bitiminde yer alıyor. Urla’ya yaklaşık 15 km uzaklıkta bulunan Gülbahçe köyü de bu körfezin kıyısında kurulmuş. Eski Çeşme yolundan Karaburun yönüne döndükten sonra deniz kıyısındaki bulunan sevimli  köy Gülbahçe’dir. Yüksek  Teknoloji  Ensitüsü’nün (İYTE) bu bölgede kurulmasından sonra hızla artan nüfusu günümüzde 2000 dolaylarına  kadar ulaşmış. Beton parke taşlarından yapılmış düzenli yolları köy meydanına kadar devam ediyor.  Genellikle bu bölgede yoğunlaşmış olan kahveler boş zamanlarını buralarda geçiren pek çok kişiyi misafir ettiğini gördük.
Eski bir yerleşim olan Gülbahçe,  Rumlarla  Türklerin birlikte yaşadıkları bir köydü. Mübadele ile Rumların  bölgeden ayrılmasından sonra Rumeli’den ve özellikle Arnavutluk’tan getirilen Türkler buraya yerleştirildi. Köy halkı geçimini domates, zeytin ve az miktarda mandalin tarımcılığı ile bir kısmı da balıkçılık yaparak sağlıyor. İYTE  açılmasından sonra köyde özellikle öğrencilere yönelik pansiyonculuk çok gelişmiş. Köyün tam karşısında bulunan Tavşan Adasında Roma ve Bizans zamanında büyük olasılıkla kilise veya manastır olarak kullanılmış  binalara ait  kalıntıların  günümüze kadar ulaştığı söylense de adaya gitme olanağı bulamadık.
Bu bölgedeki şifalı su kaynakları çok eski zamandan beri biliniyor. Genellikle 17 derece sıcaklığında olan  ılıca suyunun  romatizma ve bazı deri hastalıklarının tedavisine olumlu katkıları olduğu saptanmış.  Bizanslılardan kaldığı bilinen tarihi kaplıcalar  İYTE yapılandırılma alanı içerisinde olduğundan etrafı tel örgü ile çevrili. Ziyaretçi kabul edilmiyor.
Gülbahçe’nin içme suyunun sertlik derecesi 0, içimi kolay tadı hoştur. Ayrıca böbrek taşlarını düşürmede faydalı olduğu da söylenir. Bunu bildiğimizden köyün girişindeki çeşmeden yanımızda getirdiğimiz kaplara  su doldurmayı unutmadık. Şifalı özellikleri çok kişi tarafından bilinen Gülbahçe Suyu eski zamanlarda  damacanalara doldurulup  develerle  önce İzmir’e oradan da İstanbul’a  gönderilirmiş. Bir yazıda Osmanlı padişahı Sultan  II . Abdülhamid’in     bu suyu çok sevdiğini okumuştum.
Köy içerisinde gezerken Rumlardan kalmış taş evlere rastladık. Günümüze  sağlam olarak ulaşan 3-5 tanesi göze hoş geliyor. Köy halkının   sakin bir yaşantısı var. Sokakları genellikle boş. Denizi sığ ve temiz,  rüzgarı bol. Bu beldemizin önümüzdeki  yıllarda  turizm açısından  daha gelişeceğini düşünüyorum.
Yolumuza Karaburun istikametinde devam ediyoruz. Sahilde seyahate etmek güzel ve zevkli.  Otomobilimizin camlarını açıp denizden esen rüzgarın yosun kokan havasını soluyarak daha çok yazlık evlerin doldurduğu Karapınar’ı geçtikten yaklaşık 15 dakika kadar sonra Balıklıova’ya ulaşmak mümkün.

5 Ağustos 2014 Salı

BALIKLIOVA




İzmir’den yaklaşık 45 km uzaklıkta bulunan Balıklıova Karaburun yarımadasının güney kısmında Urla,Çeşme ve Karaburun ilçelerinin bağlantılı  noktada bulunan küçük ve sevimli bir köydür.
Söylentilere  göre  yerleşimin  bulunduğu alan daha önceleri  denizle kaplıymış. Zaman içerisinde sular  çekilince  bu günkü ova ortaya çıkmış.  O zamanlarda bu ova üzerinde balık ölülerinin  bulunduğundan bahsedilir. Halk arasında  Balıklıova denen yerleşim zaman içerisinde  bu beldenin ismi olmuş. Bu gün için bile ovada deniz kabuklarına  rastlanması bu tezin  doğru olduğunu düşündürüyor.
İsmi ile ilgili ilginç öyküsü yanında Balıklıova, İzmir bölgesinde  balık avlama tutkunlarının tercih ettiği yerlerin başında gelir. Burada Gopez, isparoz, mercan sonbaharda ise istavrit kıyıdan fazla uzaklaşmadan oltanıza takılır. Balık avlamayı değil de yemeği sevenler ,sahildeki  lokantaları  tercih edebilir.Dalış tutkunları  Balıklıova’da  eşsiz  bir deniz içi cennetiyle karşılaştıklarını  söylerler.
Balıklıova’dan Ildır yoluyla Çeşme’ye  ulaşabilirsiniz. Köyün yaklaşık ortasında bulunan  sapak ve bunun devamında  izlenen asfalt yol kısa bir süre sonra sizi Çeşme’nin uç köyü  Ildır’a ulaştırır.
Balıklıova etrafını saran Akdağ nedeniyle ılıman ve yağışlı bir iklime sahip. Bu yüksek dağlar   serin rüzgarları bölgede tuttuğu için yaz aylarında  bölgeye serinlik getiriyor. Aynı zamanda iyi bir tırmanış parkuru ve bir çok yürüyüş yolu  bu sporu sevenlere olanaklar sunar. Köy halkı genellikle balıkçılık ve tarım ile uğraşıyor. Enginar ve zeytin bölgenin popüler tarım ürünleri.
Urla’nın Balıklıova köyünde bir süredir  kültür ve sanat festivalleri yapılıyor. Şiir dinletileri,resim ve heykel sergileri,fotoğraf yarışmaları ile çeşitli tiyatro gösterileri bu etkinlikler içerisinde izleyenlere sunuluyor.  Özellikle köylülerin rol aldığı oyunlar en çok ilgi  görenleri..Eğlence havasında geçen festivale bisiklet ve yüzme yarışları değişik hareketliliği de beraberinde getiriyor.
Bölgede balık çiftliklerinin yapılaşmasını  önlemek amacıyla ‘balık çiftlikleri denizlerimizi kirletmesine son verilsin ‘başlığı ile Balıklıova’da  başlatılan protesto gösterileri bu konuda çok ses getirdi. Köyde sorunları olan çocuklar için açılan küçük bir rehabilitasyon  merkezinin    faydalı çalışmaları   taktirle izleniyor.
Balıklıova doğayı,yürüyüşü,denizi,dalışı ve temiz havayı tercih edenlerin beğeneceği küçük ve sevimli bir köy.Unutmadan Balıklıova’ya  giderseniz  un kurabiyesini almadan dönmeyin derim. 



3 Ağustos 2014 Pazar

URLA'DA BİLİNMEYEN BİR İBADET ALANI



 Urla’daki  ibadet alanından bir arkadaşım bahsederken çok dikkatli dinlememiştim. Bir  cumartesi  günü ‘yarın hava güzel olacakmış nereye gidelim ?’ diye  konuşurken  burası  aklıma geldi. Telefonla ulaşım için gerekli bilgileri alıp,  ertesi sabah burayı görmeye  karar verdik.
                                    SABAH  ERKENDEN  YOLA  ÇIKTIK
Karaburun ayrımından otobandan ayrılıp Çeşme yönüne doğru yolumuza devam ediyoruz. Bilindiği gibi İzmir Çeşme otobanı yapılmadan önce ulaşım iki şeritli asfalt bir yolla sağlanmaktaydı. 1960’lı  yıllarda kullanıma açılan bu yoldan öncede  dar  ve şose  bir yol bulunuyordu. Urla’dan Çeşme istikametine doğru giderken yolun  sol tarafında  günümüzde sadece patika olarak kalmış eski İzmir-Çeşme yolu  yer yer  fark edilir. Bu  yol Yüksek Teknoloji Ensitüsü  binalarını  geçtikten sonra biraz daha belirginleşip Çeşme'ye kadar devam eder. Üniversite kampüsünü  geçtikten sonra ise dar bir sapak bu eski yola geçme olanağını verir. Bizde merak uyandıran ve pek bilinmeyen ibadet alanına gitmek için bu yola yönelerek   yolculuğumuza başladık.
                                     ESKİ  JANDARMA  KARAKOLU
Tarlaların arasından yola devam ederken  ilk olarak terk edilmiş eski bir  karakol binasıyla karşılaştık. Öğrendiğimize göre bu jandarma karakolu Rum yerleşimi  sırasında çevrenin güvenliğini sağlamak amacıyla kurulmuş. Rumların  bölgeden ayrılmasından sonrada Türk Jandarma  karakolu olarak görev yapıp, Çeşme İzmir arasındaki  yol güvenliğini sağlamanın yanında  kaçakçılıkla  mücadelede  uzun yıllar başarıyla çalıştı. Yeni yol açılınca da  önemini yitirip, zaman içerisinde de terk edilmiş. Fotoğraflarını çektikten sonra arabamızla yola devam ediyoruz.
Bahsettiğim ibadet alanına ulaşmak için  biraz ilerisinde bulunan  çam ormanına doğru yöneliyoruz. Sol tarafımızda  ancak  bir traktörün geçebileceği genişlikte olan  patika yolu bulmamız gerektiği bilgisini almıştık. Bulma konusunda biraz endişelenmeme rağmen  orman içine doğru uzanıp ağaçlar arasında devam eden şirin patikayı görünce tamam dedik burası olmalı. Arabayla gitmeye imkan yok. Buradan sonra yolumuza yaya olarak devam edeceğiz. Telefonlar sinyal alamıyor. İletişim olmadan bir seyahat olacak. Arkadaşıma artık başka bir şey soramayacağız.Dikkatli olup yolu kaybetmemiz gerekli.
                                   ORMAN  İÇİ YOL ÇOK GÜZEL
Çam ağaçları arasında bol oksijen alarak tempolu ve güzel bir yürüyüşe başlıyoruz. Dağ çilekleri çıkmış. Çam ağaçlarının arasından adeta bize gülümsüyor. Bir iki tane tatmadan olmaz. Arkadaşım pastalarda güzel olur bunlar dedi. İlginç geldi. Dağ çilekli pasta şimdiye kadar hiç yememiştim doğrusu. Zaman zaman yolunuza çıkan ufak yokuşları da aşarak ilk etapta  ormanın sonuna  ikinci bölümde ise bu bölgedeki  ovanın bitim yerine kadar yürüdük. Burada  doğru yolu bulmak için  dikkatli olmalıyız. Karşımızda bir  dağ sırası var. Arkadaşım dağın bize bakan cephesindeki  kırık fay hattını  göstergeniz olacak demişti. Bu işaret  sol tarafımızda  kalacak şekilde  yolumuza devam ettik. Tabi buralarda patika yol dahi yok. Çalılık bir arazide yürüyoruz. Ufak çukurlara çok dikkat etmek gerek. Yaklaşık 10 dakika kadar  sonra  çok az kişinin bildiği bu ibadet merkezine  ulaştık. Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji bölümü tarafından geçtiğimiz  aylarda  yörede yaşayan köylülerin  bildirmesi sonucunda buldukları bu ibadet alanının önümüzdeki günlerde  daha çok ilgi çekeceğini düşünüyorum.  Büyük bir dağın alt kısmında kısmen doğal , bir kısmı da  taşların yontulmasıyla  oluşturulmuş  olan  bu ufak ibadet odasının  Rum yerleşiminden çok önceki zamanlarda da kullanıldığı düşünülmekte. İonya’nın en önemli şehirlerinden birisi olan Klazomenai’nin de bu civarda olması,  bölgedeki verimli topraklardan sağlanan bol üretimin  tarihin eski zamanlarından beri bilindiğini ve bu bölgedeler de  oturulduğunu  gösterir. Düşüncelerimize göre burada   kayaların oyulmasıyla yapılmış  haç simgeleri  bir hristiyan ibadethanesi olduğunu,   yerleşim yerlerinden  uzak bir bölgede bulunması da   hristiyanlığın ilk  başladığı zamanlarda oluşturulduğunu  düşündürmekte. Bu bölgeden yaklaşık beş dakikalık bir  mesafede bulunan eski bir Rum köyünde hiç ibadethane bulunmaması o yerleşim zamanındada  burasının dinsel bir merkez olduğu fikrini kuvvetlendiriyor. Mübadele sonucu terk edilen bu köyden ise günümüze çok az bir kalıntı  ulaşmıştır. Bakımsızlık,  deprem ve diğer doğal olaylar sonucunda tüm evler yıkıldığından köyün sınırları ve hatta yolu bile tam olarak belli değil.
Ufak bir ibadet yeri olmasına rağmen yıllarca bilinmemesi  bize  çok ilginç geldi. Orman içi güzel bir yürüyüşte gezinin diğer güzel yanı. Yolunu tarif ettim. İlginizi çekerse  mükemmel  bir yürüyüş parkurunda güzel bir gün geçireceğinizi düşünüyorum.
     Yol üstünde terk edilmiş jandarma karakolu
   Yol güzel
                     İbadet alanı.
   İbadet alanı

EVLİYA ÇELEBİ ve URLA



 1611 yılında İstanbul’da doğan ve asıl ismi Derviş Mehmet Zilli olan Evliya Çelebi iyi bir öğretim gördü. Küçük yaşından beri içerisinde olan  gezi merakı ,değişik yerler görmek ve yeni insanlar tanıma isteği ömrü boyunca hiç bitmedi.  Tam 50 yıl boyunca durmadan gezdi.Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içerisinde yer alan bütün ülkeler daima ilgi alanı oldu.Son gittiği yer olan Mısır’da 1683 yılında vefat etti.
Evliya Çelebi  gezdiği bütün ülkeleri ile izlenimlerini kendi yorumlarını da ekleyerek   tarih,gezi ve edebiyat açısından çok önemli olan bir eser olan seyahatnameyi yarattı.On ciltten oluşan bu eserin dokuzuncu cildinde İzmir ve Ege bölgesine yaptığı gezileri anlatmaktadır.
1671-1672 yıllarında İzmir istikametinden Urla’ya geldiğinde İlk olarak Urla Kalesi ile karşılaşır. Bu kale Zeytinalanı bölgesinin hemen güneyinde yer alan Sivrice Tepe’nin üzerindedir. Evliya Çelebi bu  kaleyi ‘Kayalık yerde yapılan güzel bir kale ‘ olarak tanımlar.Ünlü gezginin yazdığına göre bu yapı ilk olarak Rum Hristiyanları tarafından yaptırıldıktan kısa bir süre  sonra  Aydınoğlu İbrahim Bey’in yönetimine geçer. Kale Sığacık oğulları , Sultan Murat ve Hristiyanlar arasında defalarca el değiştirmiş.Son olarak Fatih Sultan Mehmet devrinde Türklerin hakimiyeti sırasında bundan sonra  kullanılmasını engellemek amacıyla yer yer yıkılıp harap edildiğinden bahseder.
Evliya Çelebini Seyahatnamesinde  Urla’da o günlerde 250 den fazla zeytin değirmeni,pek çok sabun imalathanesi,3000 den fazla ev,2 hamam, 2 medrese, 7 han, 7 okul, 200 ticarethane ve 5 cami bulunduğunu anlatır.
Aynı eserinde  Urla’nın isminin nereden geldiğini merak ettiğini ve bu konuyla ilgili  araştırma yaptığını da  anlatmış. Evliya Çelebi’ye  göre Urla, Kidefa Kralının kızı Ulice tarafdan kurulup,  şehre Urli adı verilmiş. Zaman içerisinde bu Urla’ya dönüşmüş.
Çeşmealtı’na yaptığı kısa ziyarette bu bölgedeki  denizinin sakinliğini    ‘yufka sulu liman’ diyerek anlatmış.
Urla’nın merkezinde bulunan Kılıç Ali Paşa Camisinden de  bahseden yazarımız bu cami için ‘Çarşı içerisindeki büyük bir çınar ağacının ve hamamın yan tarafında bulunur.Güzelliği ile dikkat çeken çatısının, kagir olarak inşa edildiğini  bazı yerlerinin ise  kurşunla  kaplanıp  üzerinde abartmalı süsler  ilave edildiğini  yazar. Bu caminin mimarisini ve içini çok beğenen Evliya Çelebi çok ferah ve güzel bir cami olduğundan söz eder.
                        
Özellikle 17. yy da Urla çevresinde bağcılık ve zeytincilik ticaret hayatında çok önemli bir yer tutmaktaydı. Evliya çelebi seyahatnamesinde bu bölgeden bahsederken Urla’da gördüğü bir asmadan bahseder. Bu asma şimdiye kadar gördüklerine hiç benzemez.Üzerinde aşılanmış olan 37 değişik üzüm salkımı görmüş ve oldukça  şaşırmıştı,
Evliya Çelebi bu asmayı şöyle anlatmıştır.
‘ Urla çarşısının ortasında bir üzüm asması var ki, bu asmayı ancak iki adam kucaklıyabilir. Bu asmanın dalları bütün çarşıyı kaplamıştır. Yüzlerce salkım üzüm yol kenarına doğru sarkar. Her bağ sahibi bu asmaya yeni bir aşı yaparak üzerinde çeşit çeşit üzüm oluşmasını sağlamış..Bu üzümler sarı,yeşil,kırmızı renk tonlarında olan salkımlardır.Başlıca cinsleri  tergömer ,kıradine, rezaki, misket, bellece ve alaca  olan 37 cins üzüm bulunur.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde gezmiş olduğu yerler hakkında önemli bilgiler vermiştir.  Urla hakkında yazdıkları bu kadarla sınırlı olsa da  o zamanlarda bile Urla’nın tanınan  bir yer olduğunu anlatması açısından dikkat çekicidir.

MANZARA KAHVESİ



Eski İzmir Çeşme yolunun en popüler yerlerinden birisi olan Manzara Kahvesi Urla İçmelerinden sonra  virajlı  yolları olan bir tepenin üzerinde yer alır. Çeşme’ye ilk gittiğimiz 1960 yıllardan  başlayarak,uzun yıllar    Manzara Kahvesinin önünden geçtik. Tepeye yaklaşırken önce kocaman levhasını gözüme çarpardı. ‘Manzara Kahvesi  cass yumurta ‘’ Burası  Birgi, Barbaros ve Zeytinler köyünü kuşbakışı  gören bir konumda olması nedeniyle o zamanlarda oldukça  ilgi görürdü. Orman yangınları için hazırlanmış  iki veya üç tane suni göl uzayıp giden sonsuzluk manzarası içerisinde hoş bir görüntüyü de  gözlerinizin önüne getirirdi. O yıllarda buradan geçerken  iki,üç  kerede burada mola verdiğimizi hatırlıyorum. Bir seferinde   arabamızın aküsü bitince beş dakika için durmayı düşündüğümüz bu yerde saatlerce kalmak zorunda kaldık. Diğer iki sefer ise aynı yerde  arabamızın lastiği patladı. Böyle olunca da Manzara Kahvesi’nin bize şans getirmediğini düşünerek bir daha  uğramadık. Çeşme otobanı açıldıktan sonra ise bu eski yol güzergahımız dışında kaldı. Manzara kahvesinin varlığını  bile  unuttuk.
Geçen hafta Pazar günüydü Karaburun’dan   İzmir’e dönerken aklıma geldi. Manzara  Kahvesinde bir çay içelim diye düşünüp, Karaburun ayrımından Çeşme yönüne döndüm. Aslında  daha önce  sürekli aksilikle karşılaştığımız için, gidip gitmeme yönünde endişeliydim. Az sonra manzara kahvesinin yıllardır değişmeyen levhası tekrar karşıma çıktı ‘Manzara Kahvesi cass yumurta’   çekinerek durdum. Yıllardan  beri sanki hiç bir şey değişmemiş. Tarih durmuş sanki buralarda. Masa ve  sandalyeler bile aynı. Çay içerken oranın sahibi olan kişiye ‘Yıllardır değişmeyen  yazınızda yer alan cass yumurta nedir  ?’diye sordum. Eski müşteri yoğunluğunun olmamasının verdiği kızgınlık, beklide  cahilliğinden ‘ Gelin yiyin o zaman anlarsınız ‘ diye yanıt verince canım sıkıldı. Çay paralarını ödeyip hemen çıktık. Oysa burayı tekrar görmek için bir sürü gereksiz yol yapmıştım. Dedim ya Manzara Kahvesinde hep canımı sıkan bir şey olmuştu. Bu seferde bu oldu….



25 Temmuz 2014 Cuma

URLA' NIN İSMİ NEREDEN GELİYOR

Şirin ilçemiz Urla Kendi adını taşıyan yarımadanın orta kesiminde 
yer alan eski bir yerleşim birimidir.Verimli toprakları ve ılıman iklimi nedeniyle tarihin ilk zamanlarından beri ilgi gören bir beldedir. Urla'nın isminin nereden geldiğine dair çeşitli görüşler olmasına karşın günümüzde bile bu konu tam olarak açıklık kazanmamıştır. Bu konudaki araştırmalar sonucunda beliren olasılıklar şunlardır :
Bu bölgedeki ilk yerleşim İonyanın en önemli kentlerinden birisi 
olan Klazomenai şehrinin kuruluşu ile başlamıştır. O halde bölgenin ilk ismi Klazomenai'dir. Uzun yıllar Urla' nın sahil kısmını tanımlamak için bu isim kullanılmıştır. Bu isimden geldiği düşünülen Kilizman Urlanın bir mahallesinin adı olarak uzun yıllar kullanılmıştır.
Ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu şehrin Kidafe kralının kızı Ulice tarafından kurulduğunu ayrıntılı olarak anlatıp,şehre Urli adının verildiğini yazar.Bu isminde zaman içerisinde Urla'ya dönüşerek günümüze kadar ulaştığı düşünülmekte.
Bu konudaki bir başka araştırmada ünlü Bizans tarihçisi Doukan 
tarafından yapılmış. Yazılarında bu yöreden bahsederken burasının geçit, boğaz anlamına gelen Bryela adıyla bilindiğinden bahseder. Yazara göre bu kentin Bryela olan ismi zaman içerisinde 
önce Vriula' ya sonra ise Urla' ya dönüşmüş. Bu görüşün bazı kesimlerde taraftar bulduğundan bahsedilir.
Bir efsaneye görede Osmanlı padişahı Mehmet Çelebinin komutanlarından olan İbrahim Bey'in sefere çıkmadan önce Urla'da bir ağacın gölgesinde dinlenirken,yoldan geçmekte olan bölge halkından pek çok kişi ''uğur ola'' ve ''uğurlu gelsin'' der. Başarılı geçen sefer dönüşü buraya gelen komutan bu söylenenleri hatırlar.Dinlendiği çınarın yanına günümüze kadar ulaşmış kendi adını taşıyan bir cami yaptırır. Ve bu bölgenin adının uğur ola' nın kısaltılmışı olarak Urla olarak anılmasını ister.
Urla ile ilgili bir diğer görüş ise bu bölgede yoğun Rum yerleşimi sırasında kullanılan Vurla kelimesinden geldiğidir. 30 ocak 1923 tarihinde imzalanan mübadele anlaşmasına kadar Urla'nın nüfusunun çoğunu oluşturan Rum' lar bu bölgenin özelliğinden Rumcada bataklık,sazlık anlamına gelen Vurla derlerdi. Vurla aynı zamanda bu bölgeye özgün olarak yetişen bir otunda ismidir. Türk yerleşimine geçildiği zaman ise Vurla isminin Türkçede söylenmesi daha kolay olan Urla'ya dönüştüğü söylenir. Bence en gerçekçi yaklaşım bu olsa gerek...