KARANTİNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KARANTİNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2014 Pazar

URLA KARANTİNA ADASI

18.yy ortalarına doğru Avrupa ve Asya’da  veba ve kolera başta olmak üzere pek çok salgın hastalık görülür. O dönemlerde bu hastalıklardan korunmak amacıyla  tüm şehirlere giriş çıkışlar sıkı bir denetim altında tutulmakta ve bu salgın  hastalıklara karşı her Türlü önlem alınmaya çalışılmaktaydı. Şehirlerde bu kadar çok önlem alınmasına karşın hastalıklar  deniz ticaretinde kullanılan gemiler ve gemi personeli tarafından başka ülkelerden taşınarak, büyük salgınlara yol açar. Avrupa ülkeleri de gemilerle kendilerine ulaşan bu salgın hastalıklardan korunmak amacıyla dış ülkelerden gelen gemileri limana girmeden önce  40 gün kadar açık denizde bekletmekteydi. Daha sonra bu uygulamadan vaz geçilerek gemi personelinden hastalık şüphesi olduğu düşünülenler, yaklaşık yedi gün gözlem altında tutulduktan sonra işlerinin başına dönmesine izin verilmekteydi .Bunu  uygulamak içinde hastane yerleşiminden ayrı olarak  karantina  denilen binalar inşaa edilir ve hastalık şüphesi taşıyanlar, diğer arkadaşlarından izole edilerek uygun bir süre buralarda tutulurlardı.Karantina sözcüğü kelime anlamı olarak İtalyanca da ayrı ve korumalı yer anlamına gelen '' Quarantine'' sözcüğünden dilimize geçmiş olup, aynı anlamda kullanılmaktadır.

İstanbul’da bulunan Yüksek Sağlık Kurulu 1846 yılında, İzmir'e dış ülkelerden gelen gemi personelinin olası bulaşıcı hastalıklarının, ülke içerisine  girmesini önlemek amacıyla bir karantina
binasının yapılmasını kararlaştırır. Bu amaçla görevlendirilen Ahmet Fehmi Paşa 'da İzmir’e gelerek bu binanın  inşaatında bulunur. Paşa’ nın gelmesiyle hızlı bir şekilde bitirilen Karantina binası aynı yıl içerisinde açılarak hizmet vermeye başlar. (Bu bina şimdiki Küçükyalı semtinde ve Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesinin yan tarafındadır.)Hamidiye camisine komşu bulunan tahta iskeleye yanaşan gemiler burada kontroldan geçtikten ve gerekli durumlarda personeli karantina denilen bu küçük hastaneye alınıp uygun bir süre bekletilip,  tedavileri yapıldıktan  sonra gemileriyle birlikte İzmir Limanına girmelerine izin verilmekteydi. 1900 lü yılların başlarında ise İzmir limanın rıhtımı ve kısmen de kordonun doldurulması için gerekli olan taşların bu bölgedeki kayalıklardan alınmasıyla,  kıyıda yeni yerleşim için yer açılır. Kuyularından da tatlı su çıkması üzerine evlerin yapımı hızlanır ve arka arkaya yeni evler oluşur. Bu bölgedeki yerleşimin artması üzerine karantina binası, Urla’da bulunan Karantina adasına taşınmak zorunda kalır.O zamandan beride şimdiki Urla Devlet hastanesinin bulunduğu yarımda Karantina adası olarak bilinir.

Buradaki karantina binaları Osmanlılar tarafından Fransızlara yaptırılmıştır. Binalar hazırlanınca sahil ve hudutlar sağlık ekipleri tarafından   başlayan çalışmalar  1950 senesine kadar  aralıksız olarak sürdürüldü. Karantina sistemi şu şekilde işlemekteydi. Karantina adasına yanaşan gemiden indirilen yolcular ve gerektiği durumlarda  gemi personeli ilk olarak soyunma odasına alınır. Burada ilk olarak  Kıyafetlerini çıkartıp özel  filelerin içerisine koyarlardı. Soyunma yerindeki dönen dolap sistemiyle odanın diğer tarafında bulunan görevli bu kıyafetleri alarak 360 derece dönen ve sıcak hava içeren dolaplara yerleştirip dezenfeksiyon işlemine başlardı. Sadece peştemal ve takunya giyen yolcular özel duş odalarına alınır, burada sabunla ve özel dezenfektanlarla duş yaptırılırdı. Giyinen yolcular doktor muayenesinden geçtikten sonra sağlam olanlar yollarına devam eder hasta olanlar ise tedavi edilmek amacıyla özel bölmelerde kontrol altında tutulurlardı.
Bu sırada vefat etmeleri durumunda ise özel olarak sönmüş kireç dökülmüş olan mezarlara ve mümkün olduğunca derine gömülerek izole edilmeye çalışılırdı. Eşyaların mikroplardan arındırılması sırasında kıyafetler 120 derecede buharla sterilize edildiği için ıslanmıyor ve yolcuların tekrar giyilmesine olanak veriliyordu. Yolcuların kıyafetleri bu sterilizasyon sırasında ipekli ve normal olarak ikiye ayrılır. İpekli olanların zarar görmemesi için ayrı ve özel olarak bu işleme tabi tutulurdu.
Karantina adasındaki ‘taaruzhane’ da denilen bu karantina odalarını normal vatandaş olarak görmeniz imkansız. Sağlık bakanlığının kamp ve eğitim yeri olarak ayırdığı ve Karantina adasındaki Urla Devlet hastanesinin hemen arkasında kalan bu bölüme girmenize izin yok. Kapıdaki görevli bu bölüme geçmenizin yasak olduğu bildiriyor. Israr faydasız . Gerçi neden yasak kimse  bilmiyor.
İzmir Sağlık Müdürümüz   meraklı olanların bu alanı görmesine ve fotoğraf çekmesine izin vermenizi bekliyoruz..

25 Temmuz 2014 Cuma

MAZİMDEKİ KÜÇÜKYALI...........1960 'lı yıllar

Eski Küçükyalı'nın sembolu  Köşk sinemasıydı. Köşk sineması tarif edilecek adreslerin odak noktasını oluşturmaktaydı.Sinemada pazar günleri saat 10 daki çocuk matineleri çok rağbet gördüğünden olsa gerek, pazar sabahı herkes uyurken bir an önce bilet almak için koşa koşa sinemaya gidilirdi.Cumartesi öğlenden sonraları ve gala günleride  oldukça kalabalık olurdu. Ailece gidileceği zaman ise toplam 7 tane bulunan ve herbirisi 4 kişilik olan localarda oturmak ayrı bir ayrıcalık gibi gelirdi. Sinemanın çıkış kapısının  deniz kıyısından  olması nedeniyle sinemadan çıkanları denizden esen kuvvetli bir rüzgar karşılardı. Sinemanın çıkış kapısının karşı tarafı ünlü ''Hayri'nin Meyhanesi '' idi. Deniz kıyısında kurulmuş tahta masaları ve rüzgarda sallanan sarkıtmalı sarı ışık veren ampülleri oldukça keyifli bir yer olduğunu düşündürürdü. Onun hemen arkasında Mithatpaşa caddesine çıkan merdivenlerin  sol tarafında yılların spor kulübü KARANTİNA SPOR' un ( Kuruluş tarihi 1954 ) kulüp kahve karışımı binası vardı. Yıllarca 2.basketbol liginde ve birçok spor dalında önemli  başarıları olan bu külübümüzün her kazandığı maç sonrası mahallede oluşan sevinç kasırgası caddeye asılan yeşil beyaz bayraklar ve yoldan geçen arabaları durdurup yeşil beyaz çiçek vererek kendisini gösterip,  gece yarılarına kadar devam ederdi.Günümüzde bile o merdivenlerden çıkarken karan-tina... karan-tina sesleri tatlı bir anı olarak kulaklarımda yankılanır sanki... 
O günlerden günümüze kalan tek esnaf  Nail Bumin hala o mütevazi dükkanında bakkaliyesini devam ettirmeye uğraşıyor. Onun hemen yanında sütçü Rıza efendi ve karısını Fatma Hanımın işlettiği tatlıcı dükkanı, ekmek fırını, az ilersinde berber Mümtaz ile çırağı Osman'ın  berber dükkanı, kitapçı Hüseyin efendi sürekli alış veriş yaptığımız dükkanlardı. Namık Kemal İlkokulunun alt tarafında ise içerisi hep yoğurt süt karışımı kokan ufak bir mandra vardı. Okuldan  çıkışta  sık sık oraya gider, 25 kuruşa sattığı ayranından içerdim. Hemen onun yanında bir fotoğrafçı bayan vardı. Siyah beyaz vesikalık fotoğraf çeker 2-3 gün sonra teslim ederdi. Özellikle bu mahallenin tüm vesikalık fotoğraflarını onun çektiğini söyleyebilirim. Şimdiki Pehlivanoğlunun olduğu yerde  Abdullah bakkalın'ın oldukça geniş bir bakkaliye dükkanı vardı. Kapısının önüne satmak için koyduğu çok miktada çalı süpürgesi ve metal legenler aklımda kalmış ...Mithatpaşa lisesine doğru giderken şimdide market olarak işletilen dükkan  eskiden Doğan bakkalın, tam karşıısnda bulunan ise Cemal bakkalın yeriydi. Cemal bakkal bazen dükkanı karısına bırakırdı fakat karısı hesap bilmediği için tutarı müsterilere hesaplatmasıyla ünlüydü...Onun yanında  limon kolonyası bidonlarını kapısına dizen küçük dükkan mahallenin tek  tuhafiyecisiydi.Alış veriş yapmak isteyenler uzaktanda görünen bidonlara bakarlardı. Bidonları kapının önüne dizdiyse dükkan açık, değilse kapalıydı.
Mahalledeki tüm evlerin  pencerelerinde  tahta kanatlar vardı. Sabah olunca iki yana açılıp üst üste katlandıktan sonra metal bir kanca ile tutturulan bu kanatlar gece olunca kapatılıp içten bir kol yardımıyla kilitlenirdi.  Eski Küçükyalı'da  mahalledeki  hanımların   günleri olurdu..Pencerelerin önündeki kanatların burada da ayrı bir önemi vardı.Eğer ev sahibi gününün olduğu sabah kanatlarını açmazsa o gün davet kabul etmeyecek anlamına gelirdi.Eğer sabahtan kanatlarını açarsa davet kabul ediyor diye anlaşılırdı.
Günümüzde Konak emniyet amirliği olan bina Küçükyalı polis karakoluydu. Karakolun yan tarafındaki dik yokuşun yaklaşık orta yerlerinde ''Venüs'' gazoz fabrikası vardı. Adeta açıkta her geçenin rahatça gördüğü bir şekilde gazoz imal eder ve özellikle yakınlarda ki yazlık sinemalarda hep bu gazozlar satılırdı. Semtimizde 2 tanede yazlık sinema vardı.Şimdilerde Venüs apartmanının olduğu yerde Venüs sineması ve  arsası  ile perdesi bugünlerde de hala duran yazlık Divan sinemasıydı. Hamamın bulunduğu hamam sokağındaki kasap Emin ile onun yanındaki manav Mustafa mahallenin popüler esnafları arasında yer almaktaydı.
Sahilde balık tutanlar, yalı evlerinin önündeki iskelelerden denize girenler, balıkçı motorlarının pat pat eden sesleri... Yakından gecen körfez gemilerine çocukların bağırması ''Kaptan düdük çal...Kaptan düdük çal '' 
Şimdi düşünüyorumda bu güzeliklerin hepsi yok oldu...Artık yüksek duvarlı cumbalı evler yok. Medeniyet denilen canavar hepsini çok katlı binalara dönüştürdü. O günlerden bugünlere ise sadece hoş bir sada kaldı...............

KARANTİNA' DAN KÜÇÜKYALI 'YA ''Bir izmir nostaljisi ''

Rumcadan dilimize geçmiş bulunan yalı sözcüğü, deniz kıyısını anlamına geldiği gibi bu kıyı boyunca yapılanmış genellikle iki veya üç katlı büyük ve gösterişli evleride tanımlamak içinde kullanılır. İlk olarak Rum, daha sonrada Türk yerleşimi sırasında daha çok iki katlı, ahşap,cumbalı  evlerden oluşan Karataş'tan Güzelyalı'ya kadar olan semtler o zamandan beri Yalı olarak anılır.
Bu gün Küçükyalı olarak bildiğimiz Karantina ise 1800 lü yıllarda  iyi yer anlamına gelen ''Kalitthea'' ismiyle bilinmekte ve yalılar bölgesinin tam ortasında yer almaktaydı.
18.yy ortalarına doğru Avrupa ve Asyada  veba ve kolera başta olmak üzere pek çok salgın hastalık görülür. O dönemlerde bu hastalıklardan korunmak amacıyla  tüm şehirlere giriş çıkışlar sıkı bir denetim altında tutulmakta ve bu salgın  hastalıklara karşı her türlü önlem alınmaya çalışılmaktaydı. Şehirlerde bu kadar çok önlem alınmasına karşın hastalıklar  deniz ticaretinde kullanılan gemiler ve gemi personeli tarafından başka ülkelerden taşınarak, büyük salgınlara yol açar.Avrupa ülkeleride gemilerle kendilerine ulaşan bu salgın hastalıklardan korunmak amacıyla dış ülkelerden gelen gemileri limana girmeden önce  40 gün kadar açık denizde bekletmekteydi. Daha sonra bu uygulamadan vaz geçilerek gemi personelinden hastalık şüphesi olduğu düşünülenler, yaklaşık  yedi gün gözlem altında tutulduktan sonra işlerinin başına dönmesine izin verilmekteydi.Bunu  uygulamak içinde hastane yerleşiminden ayrı olarak  karantina  denilen binalar inşaa edilir ve hastalık süphesi taşıyanlar, diğer arkadaşlarından izole edilerek uygun bir süre  buralarda tutulurlardı.Karantina sözcüğü kelime anlamı olarak İtalyancada ayrı ve korumalı yer anlamına gelen '' Quarantine'' sözcüğünden dilimize geçmiş olup, aynı anlamda kullanılmaktadır.
 İstanbulda bulunan Yüksek Sağlık  Kurulu 1846 yılında , İzmir'e dış ülkelerden gelen gemi personelinin olası bulaşıcı haslalıklarının, ülke içerisine  girmesini önlemek amacıyla bir karantina binasının yapılmasını kararlaştırır.Bu amaçla görevlendirilen Ahmet Fehmi Paşa 'da İzmire gelerek bu binanın  inşaatında bulunur. Paşa nın gelmesiyle hızlı bir şekilde bitirilen Karantina binası aynı yıl içerisinde açılarak hizmet vermeye başlar. (Bu bina şimdiki Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesinin yan tarafındadır. ) Hamidiye camisine komşu bulunan tahta iskeleye yanaşan gemiler burada kontroldan geçtikten ve gerekli durumlarda personeli karantina denilen bu küçük hastaneye alınıp uygun bir süre bekletilip,  tedavileri yapıldıktan  sonra gemileriyle birlikte İzmir Limanına girmelerine izin verilmekteydi.
1900 lü yılların başlarında ise İzmir limanın rıhtımı ve kısmende kordonun doldurulması için gerekli olan taşların bu bölgedeki kayalıklardan alınmasıyla,  kıyıda yeni yerleşim için yer açılır.Kuyularından da tatlı su çıkması üzerine evlerin yapımı hızlanır ve arka arkaya yeni evler oluşur. 
Bu bölgedeki yerleşimin artması üzerine karantina binası, Urlada bulunan Karantina adasına taşınmak zorunda kalır. O zamandan beri şimdiki Urla Devlet hastanesinin bulunduğu yarımda Karantina adası olarak bilinir. Karantina binası olarak kullanılan binalar ise uzun bir süre Askeri hastane olarak hizmet vermiştir.

Karantina binasının açılışından sonra Karantina adıyla bilinen bu semtte, 1891 yılında yapılan sayımlara göre 517 adet ev bulunduğu ve bu bölgede  Türk, Rum ve Müsevilerin birlikte yaşadığı saptanmıştır. Ve 1910 yılındandan itibarende  Türklerin yaşadığı bölgelere islam karantinası denilmekte ve şimdiki hamam çevresi ile az miktarda sahil bölümünü içermektedir.Rumların daha yoğun olarak bulunduğu bölgeler ise Rum karantinası  olarak bilinmekte ve Hatay caddesine doğru uzanan büyük bir alanı kaplamaktaydı. Günümüzde Hüsnü Ataberk cami olarak bilinen caminin bu bölgede yoğun olarak yaşayan rumlara hizmet vermek amacıyla kilise olarak inşaa edildiği bilinmektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ise bu iki semtin adı 1.karantina ve 2.karantina olarak değiştirilmiştir. İzmir Belediye Meclisinin 11.şubat 1937 yılında aldığı bir karara göre eski adı Rum Karantina olan 2.Karantinanın adı Murat Reis mahallesi olarak değiştirilerek Hatay bölgesi sınırları içerisine dahil edilmiştir.
İslam Karantina olan, 1.Karantinanın adı ise  Mithatpaşa mahallesi olarak değiştirilerek, bu bölgeye Küçükyalı ismi verilmiştir. Neden Karantina olarak kalmayıp Küçükyalı olarak değiştirildiği bilinmemektedir.