BİZANS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİZANS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2014 Çarşamba

MARMARİS YAKINLARINDA ANTİK DÖNEM YERLEŞİMLERİ

Bybassos : Marmaris Hisarönünde bulunan antik dönem yerleşimidir. Rodos Adasına bağlı bir yerleşim olduğu biliniyor. Antik dönem yazarlarından Herodot ve Plinius yazılarında Bybassos'tan bahsederler.
Bir yarımada üzerinde yer alması ve limanlarının sağladığı ticari avantaj nedeniyle tarihin ilk devirlerinden beri yerleşimin olduğu bir bölgedir. Ege Üniversitesi Arkeoloji Bilimdalı tarafından yapılan yüzey araştırmalarında bulunan az bir bulgunun yanı sıra Erken Bizans Dönemine ait dairesel planlı bir yapı ile apsisi kısmen belli olan bir kiliseye ait kalıntılara rastlandı. Şehrin limanı bu günkü sahilden yaklaşık 300 metre içeride tarlaların altındadır. Şehrin surlarına ait olan duvarlar kısmen seçilmekte. İç kaleye ait buluntular Bybassos yerleşiminin yakınlarındaki bir tepenin üzerindedir. Erken Hellenistik dönemde çok büyük liman tesisine sahip olan şehirde ticari hayatın çok gelişmiş olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Şehir nekropolunda stel kaideleri görülmüştür.

Kastabos : Hisarönünde bulunan diğer bir antik dönem yerleşimi Kastabos'tur. Bybassos'a sadece iki kilometre uzaklıktadır. Hisarönü köyünün güneyinde kalan Eren Dağı üzerinde yer alan ve halkın Pazarlık diye adlandırdıkları bir düzlüktedir. Yönetim olarak Rodos'a bağlıydı. 1866 yılında Spatt bu bölgede yaptığı araştırmalarda kayaların oyulmasıyla oluşturulmuş bir mabet ile karşılaşmış ve bu mabetin Leto'ya ait olduğunu düşünmüştür. Prof. Cook'ta bu görüşü doğrulamasına rağmen günümüzde bile bu mabetin kime ait atandığı tartışmalıdır. Kestabos'un Bybassos şehrine çok yakın olması ve böyle büyük bir mabeti barındırması burasının Bybassos şehrinin ibadet alanı olabileceğini düşündürmekte. Uzun kenarında 11, diğer kenarında ise 6 şar adet sütun bulunan mabetin Hellenistik dönemde yapıldığı biliniyor. Şehrin Hellenistik Dönemde önem kazandığı ve dinsel bir merkez olması bu bölgenin dinsel bir merkez olduğu görüşünü kuvvetlendiriyor. Gene aynı döneme ait olduğu belirlenen şehir tiyatrosuna kaçak kazıları çok zarar vermiş.
Ege Üniversitesi Arkeoloji Bilimdalı tarafından burada yüzey araştırmaları ve arkeolojik incelemeler yapıldı. Bu incelemeler sonucunda bahsedilen tapınak incelendi. Yerleşimin yakınlarında bulunan Köklü Dağında bazı mimari kalıntılara rastlandı. Bizans döneminden kaldığı belirlenen bir sarnıç ile Rodos imalatı amforalar diğer buluntular arasındadır.




19 Ağustos 2014 Salı

AYASOFYA MÜZESİ

Doğu Roma İmparatorluğu devrinde yapılmış olan Ayasofya günümüze kadar ulaşmış olan Bizans eserlerinin en ünlüsüdür. Aynı zamanda dünya mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Ayasofya inşa edildiği günden bu güne kadar üç kere çehre değiştirmiş ilginç bir yapıdır. İstanbul’un fethine kadar kilise, bu tarihten 1934 yılına kadar cami, daha sonraları ise müze olarak hizmet vermiştir.
Ayasofya ilk olarak Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in imparatorluk merkezini İstanbul’ a getirerek şehri onarmaya başladığı 326 yılında yapıldı. Bundan sonra çeşitli dönemlerde yangın, deprem gibi afetler bütünlüğünü bozsa da onarılarak işlevine devam etmişti.  En büyük zararı ise tamamen yandığı 532 yılındaki Nika ayaklanması sırasında gördü. İmparator Justinianos ayaklanmayı bastırdıktan sonra kiliseyi olağan üstü  boyutlarda tekrar yapmaya karar verir. Yapının inşası için gerekli olan malzeme hızlı bir şekilde ve imparatorluğun değişik noktalarından sağlandı. Özellikle mermerleri bütün Akdeniz ülkelerinde araştırma yapılarak özenle seçildi. Binanın  yapımını o devrin  en önemli mimarlarından olan Milet’li İsidoras ve Thalles’li Antheminos üstlendi. İnşaatında 10000 den fazla işçinin çalıştığı ve Justinianus’un buraya bir servet harcadığı bilinmekte. Ayasofya muhteşem bir kilise olarak 562 yılında büyük bir tören ile ibadete açıldı.
O zamanlar ‘Büyük Kilise’ olarak bilinen bu yapı daha sonraları ‘The Sofia’ zaman içerisinde de ‘Ayasofya’ ismini aldı.
İstanbul’un alınmasından sonrada bu isim değişmedi. Binanın adındaki ‘sofya’ sözcüğü her hangi bir kimsenin adı olmayıp, Yunanca’da bilgelik anlamına gelen sophos sözcüğünden gelmektedir. Dolayısıyla Ayasofya kutsal bilgelik veya ilahi bilgelik anlamına gelir. Bu kavram ortodoksluk mezhebinde Tanrının üç niteliğinden birisi olarak kabul edilir.
Burası Bizans Döneminde Doğu Ortodoks kiliselerinin merkezidir.
Türkler’de bu ihtişamlı yapıya daima büyük bir ilgi gösterdiler. İstanbul’un fethini izleyen yıllarda Osmanlı topraklarında Kabe’den sonra en çok ilgi gören ve sürekli bakımı yapılan binalardan birisidir. Bu onarımlar ve zaman zamanda duvarları güçlendirilen bina bu bakımlar sayesinde günümüze kadar ulaşabildi. Fatih’in emri ile camiye dönüştürmek için bazı değişiklikler yapılmış olsa da binanın esas yapısı daima korundu.
                                   AYASOFYA'YI   GEZERKEN
Müze geniş bir bahçenin içerisinde . Burada Sultan Mahmut tarafından yapılmış olan bir şadırvan ile Ayasofya’nın daha önceki binasına ait  kalıntılar var. Müzeye tunç bir kapıdan girilir. Asıl salon Ayasofya’nın muhteşemliğini göstermesi bakımından önemlidir. 55 metre yüksekliğinde bulunan kubbenin muhteşem görüntüsü ziyaretçileri adeta büyülemekte. Marmara Adasından getirilen beyaz, Afyon’dan getirilen pembe, Kuzey Afrika’dan getirilen sarı renkli mermerler güzel bir görsellik sunuyor.
Kubbesi 55.6 metre yükseklikte ve ortalama 31.6 metre çapında olup 107 adet sütun ile desteklenmektedir.
Sütunlar değişik kutsal alanlardan özel olarak  getirilmişlerdir. Bu salonda hristiyanlık için anlamlı mozaiklerle Kazaker Mustafa İzzet Efendi tarafından 1847 – 1849 yılları arasında yapılmış  ve müslümanlık motiflerini içeren sekiz adet levhayı  bir arada görmek mümkün.
                                        TERLEYEN  MERMER
Ayasofya Müzesinin kuzey batısında dört köşeli, beyaz renkli mermer yaz ve kış aylarında terleme özelliği ile dikkat çekiyor. Terleyen direk olarak bilinen bu sütunun orta yerinde bir delik bulunur. Buraya parmaklarını sokanlar bir ıslaklık hissederler. Bu konuda pek çok efsane üretilmişti. İşin aslı gözenekli bir taştan yapılmış olan bu sütun zeminindeki suyu sürekli yukarı taşıdığı için bu bölgedeki nemin hiç kaybolmamasından kaynaklanır.
             BİZANS İMPARATORLARIN TAÇ GİYME YERLERİ
Ayasofya’nın büyük salonunun yer mozaikleri beyaz renkli iken  bir köşesindeki yer mozaiği renklidir. Bu bölüm Bizans İmparatorlarının taç giyme yeridir.
                                  MÜZENİN  BAHÇESİ
Bahçesinde beş Osmanlı Padişahının mezarları bulunuyor. Bu padişahlar İbrahim, Mustafa, 2.Selim, 3.Murat ve 3. Mehmet’e aittir.
Bu türbelerin arka tarafında duvarlar ile çevrili bir bölüm vardır. Buradaki şehzadeler türbesinde 3.Mehmet’in tahta çıkar çıkmaz öldürttüğü küçük şehzadeler için yaptırılmış.



16 Ağustos 2014 Cumartesi

ŞÖVALYE ADASI

İngiltere’de yayınlanan The Times gazetesinin Türkiye’de pek bilinmeyen ve görülmesi gerekli yedi yeri belirlediğini okudum. Bu yedi yerden  birisinin  Fethiye’de bulunan Şövalye Adası olduğundan bahsediliyordu. Her gittiğimde uzaktan gördüğüm fakat bir türlü gezme fırsatını bulamadığım bu ilginç adaya, gazetede çıkan yazıyı okuduktan sonra gitmeye karar verdim. Havada güzel olunca  rotam  Şövalye Adası oldu.
Şövalye Adası Fethiye Körfezinin ön kısmında yer alan ince ve uzun bir yerleşim. Adanın konumu  tüm limanı korunaklı hale getiriyor. Eski çağlardan beri adanın stratejik önemi üzerinde durularak  şehri koruduğuna inanılırmış.
Ada jeolojik dönemde ana karadan kopmuş. Ortaçağ da Rodos’tan gelen Aziz John’a bağlı şövalyelerin kısa bir süre burada yerleşmelerinden sonra burası Şövalye Adası ismi ile anılmaya başlanmış.
Gitmeden ön araştırmalarım sonucunda ada üzerinde Bizans dönemine ait bulguların olduğunu öğrendim. O dönemlerde de  buradaki  konutların  zengin kişilere ait olduğu biliniyor. Bizans yerleşimi zamanında  Avrupa ve İstanbul’dan hareket ederek Filistin’deki kutsal toprakları ziyaret eden kişiler  kısa bir süre için bu ada üzerinde   mola verirlermiş.
Şövalye Adası günümüzde  plajlarının güzelliği ile bilinir. Ada üzerindeki yaklaşık yetmiş kadar ev daha çok yazlık amaçlı olarak kullanılıyor.
Yaz döneminde  ulaşım  için Fethiye Marinası civarında  dolmuş tarzı çalışan tekne bulmak mümkün. kış olmasına rağmen tekne bulmakta zorlanmadım. Motorcu  konuşkan birisi ‘ Bu zamanlarda adada kimse bulunmaz. Yazın ise daha çok yabancı turistleri götürürüz. Bu sene ilk siz gitmek istediniz' derken  adanın kışın pek ilgi görmediğini anlatmak istiyordu. Deniz yolculuğu yaklaşık on beş dakika kadar sürdü.
                                      ŞÖVALYE  ADASINDAYIM
Ada iki küçük tepe ile bunların arasında yer alan bir düzlükten oluşuyor.  Adanın sol tarafında bulunan  iskele  teknelerin yanaştığı küçük bir iskele.  Yürüyüş yolu  dar bir  patika ile  tepenin üstüne doğru devam ediyor.  Buradaki konutlar daha çok yazlık olarak kullanıldıkları için bu mevsimde oturan yok. Evler dik kayalıklarla denize ulaşıyor. Her evin uzun merdivenleri   deniz kıyısına ulaşmaya olanak verecek şekilde düzenlenmiş. Çoğu  bakımlı sayılır. Bunun  yanı sıra  yıllardır  kapısı açılmamış gibi görünen evlerde var. Uzaktan Kızıl Ada’nın görüntüsü çok güzel. Patika yolu izleyerek adanın ortasındaki düzlük alana ulaşıyorum. Burada ev sayısı daha az. Çalıklarla kaplı bu alanda MS. 6.yy ‘dan kalmış eski bir kiliseye ait kalıntıları mevcut. Yaklaşık  iki metreye ulaşan duvarları  burasının zamanında orta boy bir kilise olduğunu gösteriyor. Adadaki diğer  tepelik kısım  zeytin ağaçlarının çokluğundan Zeytinli Tepe olarak biliniyor. Zeytinli Tepe’nin giriş kısmında Bizans zamanından kaldığı bilinen küçük bir  kaleye ait sur duvarlarına rastlanıyor.  Patika yol  kale  duvarları arasındaki kapıdan geçerek  devam etti. Bol miktardaki zeytin ağaçlarının arasındaki biber ağaçları, insan boyuna yaklaşan papatyalar ve güzel kokulu çiçekler ve bol miktarda çalılık güzel bir görüntü oluşturmuş.  Bu bölge birinci derece sit olan olarak belirlendiğinden  bina yapım izni yok. Tabiatın canlılığını ve yeşilliği  sanırım birazda bundan. Zeytinli tepesinin sol tarafında plaj adaya günlük gelenlerin kullandıkları büyükçe bir alan. Ve bunun hemen yanında  yaz günlerinde denize girmek için gelenlerin faydalandığı büyük bir kafeterya bulunuyor. Plaj kısmında pek çok deniz kabuğu görmek mümkün.  Şövalye adasının hatırası olarak değişik renkte olanlarından  epey topladım. Zeytinli tepenin diğer kısmında  ev sayısı fazla. Yenileri de yapılmaya devam ediyor. Evlerin arasına dağılmış Bizans döneminden kalma sarnıç, sütün ve o zamanki evlerden kalma yer mozaiklerini umarım koruma altına alınır. Bu bölgede  bazı evlerde  kışında oturanlar  olduğu görünüyor.  Fethiye’nin ve Çalış plajının uzaktan görüntüsü enfes.    Tüm adayı gezmek yaklaşık  üç saat kadar sürdü. Otomobili bırakın bisiklet, motosiklet yolu bile olmayan doğal güzelliklerle bezenmiş bu şirin adada gezim bitti. Dönüş yolum da düz ve  yeşil renkli bir deniz  eşlik ediyor. İlginç bir ada olduğunu düşünüyorum.


11 Ağustos 2014 Pazartesi

MİLETOS ( MİLET )




Söke Didim kara yolu üzerindeki Balat Köyü yakınlarındadır. Şehir ilk olarak neolitik çağda kurulan dünyanın en eski şehirlerinden birisi olarak  kabul ediliyor.
Miletos’tan  ilk olarak Homeros’un bahsettiğini görüyoruz. Homeros Troia Savaşına Miletos halkının da katıldığını  anlatır.  Bir deniz kenti olarak kurulan şehir,Mısır’dan  Karadeniz’e kadar uzanan bölgede kurduğu  koloniler sayesinde çok zengin olmuştu.En parlak zamanlarında koloni sayısını 90’a ulaştığı biliniyor. Daha sonra Pers egemenliği altına girdiğini görüyoruz. Bu dönemde Pers Orduları burayı  yakıp yıkarlar. Bundan sonra şehir yeniden  kurulsa da artık eski gücünde değildi.
Helenistik devirde kendisini toplamaya başlayan kent, Roma dönemine     gelindiğinde  çevresindeki diğer şehirler gibi  denizinin alüvyonlarla dolması sonucunda liman özelliğini yitirince ticari gücünü de kaybetti.
Bizans zamanında tiyatronun arkasına ki küçük bir kalede yaşamını sürdürmeye çalıştı. Selçuklular zamanında Türkler tarafından işgal edildi.
Tiyatronun önündeki han ile 1404 yılında yapılan İsa Bey Camisi Miletos’ta Selçuklulardan kalan eserlerdir.
Miletos  Antik Yunan devrinin yedi filozofundan ilki olan  Thales, madde kavramını açıklamalarıyla  ünlü Anaksimenes ,’ Araştırmalar’ adlı eseriyle mitolojiyi tanıtan ünlü tarihçi Hekataios ve İon kent  planlarını yapan haritacı   Hippodamos’unda yurduydu. Ayasofyanın mimarlarından olan İsidoros’ta Miletos’luydu. Ayrıca  İon alfabesininde Miletos’ta bulunduğu biliniyor
                           MİLETOS’TAKİ KALINTILAR
Şehrin planı geometrik düzenlidir. Hippodamos ilk şehircilik planını kendi doğduğu kentte uygulamıştır. Denize kıyısı olduğu dönemlerde şehrin batısında üç, doğusunda ise bir olmak üzere toplam dört adet limanı vardı.
Surlar : Surlar, şehrin ilk kurulduğu zamanlarda yerleşimin etrafını çeviren ve  dört metre genişliğinde kalın duvarlardır.  Sur yapısındaki taşlar   Athena tapınağının yapımı sırasında kullanıldığından bu surlara ait bulgu yoktur.  Daha sonraki dönemlerde (İ.Ö. 2.yy’da)  yapılan ve tüm şehri çevreleyen surların kalıntıları günümüzde seçiliyor.
Tiyatro : Batı Anadolu’daki tiyatroların en sağlam kalanlarından birisidir.
Helenistik devirde yapılmış olmasına rağmen  Roma devrinde gördüğü büyük onarım sayesinde günümüze ulaşabildi. 15000 kişilik  kapasitesiyle civarın büyük tiyatrosudur.  Üst sıralarından limanları ve denizi görmek mümkündü.









                                  MİLETOS'U  GEZERKEN
Athena Tapınağı :  Tiyatronun batısındadır. İ.Ö. 5. yy’da yüksek bir plato üzerine inşa edildiği düşünülüyor. Bu tapınaktan günümüze ulaşan ciddi bir bulgu yoktur.
Güney Agora : Şehrin orta yerinde bulunuyordu. Üç girişi bulunan agoranın güney ve doğu kenarlarında dükkanlar yer alıyordu. İlk olarak Helenistik dönemde yapılmış olan agora Roma döneminde tamamen değiştirilip büyütülmüştü.
Hamam : Agoranın batısında yer alan hamam kompleksi Marcus Aurellius’un karısı Faustina tarafından yaptırılmıştı.  Miletos’un  sağlam kalan yapılarından birisidir. Hamam binasının önünde dört yanı sundurmalı bir avlu bulunuyordu. Uzun bir salondan  soyunma odalarına ulaşılırdı. Salon üzerindeki özel bölümlerde pek çok heykel yer alıyordu. Bundan sonra etrafında  bir aslan ve nehir tanrısının yer aldığı  büyük havuza geçiliyordu.  Ayrıca antik limanın doğu kısmında yine Romalılar tarafından yapıldığı bilinen bir hamam daha bulunur.
Serapis Tapınağı : Hamamın yakınlarında, pazar yerine uzanan cadde üzerindeydi.  Bu gün için tapınağın olduğu yerde birkaç yarım sütun ile girişine ait olduğu düşünülen dört adet basamak görülüyor. Serapis bir Mısır Tanrısıdır. Roma İmparatorluğu döneminde Mısır dışına  yayılarak adına tapınaklar yapıldı.
Bouleuterion :  Şehir meclisinin toplantı yeri olan bu bina iki katlı ve 1500 kişilikti. Toplantı salonunun önünde bir avlu, avlunun içerisinde  bir mezar anıtı bulunuyordu.  Doğu yönünde de gösterişli bir giriş kapısı vardı. 
Kutsal Tören Caddesi :   Bu cadde yirmi sekiz metre genişliğinde ve yüz metre uzunluğundaydı. Yan taraflarında yer alan 5.50 metre genişliğinde yaya kaldırımlarıyla çok büyük bir caddeydi.  Şehrin  su ve kanalizasyon sistemleri caddenin altından geçiyordu. Tören caddesinin doğu ucunda yer alan ve  Roma İmparatorluk  Çağının başlangıcında yapılan on altı sütunlu giriş kapısı liman bölgesinden şehre girişi sağlamaktaydı.
Nymphaion : Şehir meclisinin karşısında bulunan anıtsal çeşme  üç katlı olup, dış yüzeyi tamamen mermer kaplıydı. Sütunlar arasındaki bölümlerde tanrı ve tanrıçaların  heykelleri bulunuyordu.
Gymnasion :  Dikdörtgen şeklinde bir yapı topluluğudur. Giriş kapısına dört basamak ile ulaşılırdı. Binanın ortasında büyük bir ders odası vardı.
Delphinion : Liman bölgesinde bulunan ve Apollon Delphinios için yapılmış olan tapınak, şehrin ana tapınağıydı.  Buranın diğer bir özelliği de tapınak içersinde  devlet arşivinin bulunmasıydı. Tapınak içerinde özel bir bölümde saklanan belgeler arasında Miletos’un başka şehirler ile yaptığı anlaşmalar, şeref yazıları ve  diğer önemli yazışmalar vardı. Bu önemli belgelerin burada bulunması bir yerde Apollon Delphinios’un kudretinin devlet işlerine kadar uzandığını veya bütün şehrin Apollon’un emrinde olduğunu göstermek amacındaydı.
  Stadion :  Helenistik devirde yapılmış olan stadyum Roma döneminde büyük bir onarım görmüştü. Yarışmaların yapıldığı dikdörtgen şeklindeki orta alanın uzun kenarları boyunca oturma yerleri yer alıyordu. Her iki tarafında da yirmişer adet oturma sıralarıyla 14000 kişi alabilecek kapasitedeydi.
Kuzey Agorası :  Agora tören caddesinden şehir meclisi binası ve tiyatroya kadar uzanan oldukça geniş bir alana yayılmıştı.Önleri sundurmalı pek çok dükkan bu alanda yer alıyordu.
Liman Anıtı : Limanı üç yandan çevreleyen mermer döşemeli rıhtım Roma Devrinde yapılmıştı. Limanda büyük liman anıtı bulunuyordu. Üç basamaklı yuvarlak bir kaidesini vardı. Bu  anıt İmparator Augustus için İ.Ö. 31 yılında yaptırıldığı biliniyor.  Askeri limanı koruması için iki adet aslan heykeli bulunuyordu.

Bizans Kiliseleri : Şehirde büyük sayılabilecek üç adet Bizans kilisesi bulunuyordu.













                                     

8 Ağustos 2014 Cuma

PHİLADELPHİA

Alaşehir İlçemiz, Philadelphia antik şehrinin üzerinde kurulmuştur.
Kent hakkında sınırlı bilgi olmasına rağmen arkeolojik incelemeler kentin tarihinin Helenistik Çağ’a kadar uzandığı gösteriyor. Bergama Kralı II.Attalos zamanında kentin önem kazandığı ve birçok yeni bina yapıldığı biliniyor. Bu kral ‘Philadelphos’ ismiyle bilindiğinden onun anısına şehre Philadelphia ismi verilir.
Şehrin Bizans çağında önemli bir dinsel merkez olduğu biliniyor. Hristiyanlık döneminin başlangıcında Batı Anadolu’da kurulan ilk yedi kiliseden birisi olan ve bu gün için Alaşehir merkezinde bulunan Ayios İoannes St Jean kilisesi bu şehirdeydi. Philadelphia kenti ana ticaret yolları üzerinde bulunmadığından pek ilgi çekmemiş ve savaşlardan uzak kalmıştı. Bu nedenle şehrin etrafında 11.yy kadar sur yapılmamıştı.
Antik çağların gezgin ve yazarı Strabon, ünlü coğrafya kitabında Philadelphia’nın depremler ile pek çok kez yıkıldığını yazar. Kentte sık sık meydana gelen sarsıntılardan evlerin duvarlarının her gün çatladığını ve deprem korkusu nedeniyle şehirde çok az insan bulunduğunu, hatta bu bölgede yaşayanların çoğu kent dışında kalan verimli topraklarda çiftçilik yaptıklarını yazmış. Aynı yazar depremler nedeniyle yıkılan kentin, Büyük İskender ve Kral Mithridates tarafından baştan aşağı yenilendiğinden bahseder.
Şehir 1075 yılında Türkler tarafından işgal edildi. Birinci Haçlı seferi sırasında Aleksios Komnenos şehri geri aldı (1089). Bizanslılar şehri sağlam bir kale haline getirerek Türk akınlarına karşı koydular. Şehir 1391 yılında Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
Philadekphia’dan günümüze ulaşanlar
Şehrin surları : Şehrin etrafını çeviren dış surların bir kısmını günümüzde izlemek mümkün. Geç dönemde yapıldığı için bu kadar uzun süre yıkılmadan kalmışlar. Yükseklikleri yer yer 6-7 metreyi bulan surlar şehrin içerisinde değişik yerlerde karşınıza çıkabilir.





Ayios İoannes St. Jean Kilisesi : Kilisenin yüksek tavanını taşıyan sütunları belli olduğundan kilisenin büyüklüğü hakkında fikir sahibi olunabiliyor. Bahçesinde sergilenen az miktardaki taş ve mermer eseri görmek mümkün. Kilisenin İncil’de yer alması ve hristiyanlığın ilk kabul edildiği yıllarda Batı Anadolu’da yapılan yedi kiliseden bir tanesi olması nedeniyle özellikle yurt dışından gelen pek çok ziyaretçisi oluyor.








Şehrin tiyatrosu : Kazısı yapılmamış olan tiyatroyu Toptepe’ye çıkan yol üzerinde görmek mümkün. Oturma sıralarının ve sahnesinin yerini belirlemek amacıyla yapılmış birkaç sondaj araştırması dışında bir arkeolojik çalışma yapılmamış.



Tapınak : Şehrin en yüksek yeri olan Toptepe’nin üst kısmında bulunan tapınaktan günümüze fazla bir bulgu oluşmamış. Bu tapınaktan kaldığı düşünülen az miktardaki sütun ve mermer blok bu alanda sergileniyor.
Toptepe’ye çıkarken görülen küçük kalıntının bir çeşmeden veya tapınağın alt kısmını oluşturan yapılardan kalmış olabileceği hakkında görüşler bulunuyor.




]

2 Ağustos 2014 Cumartesi

KEÇİ KALESİ




Halk arasında anlatılan bir hikaye nedeniyle Keçi Kalesi olarak bilinen kale, Selçuk İlçesi Belevi Köyü yakınlarında Alaman Dağı’nın zirvesindedir. Yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan kale, geniş görüş açısının sağladığı   stratejik konumu nedeniyle tarihin bir çok döneminde ilgi gördü.  Kalenin Helenistik Döneme denk gelen İ.Ö. 300 yılı civarında yapıldığı düşünülüyor. Daha sonraları Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı Dönemlerinde de aktif olarak varlığını devam ettirdi. Menderes Ovasının tamamını görebilecek bir konumda olması bu civardaki ticaret yollarını kontrol etmesi yanında, askeri açıdan da  erken haber alma görevlerinde kullanılıyordu. 
 Kalenin yüksek surlarının yanında  yüksek olmayan ve  dış kale düşüncesiyle yapıldığı düşünülen  ikinci bir sur duvarı daha bulunuyor. Dört yanındaki  burç kuleleri gözetleme ve depo amaçlı kullanılmış. Bu kulelerin batı kısmında bulunanlar yuvarlak, doğu kısmındakiler ise kare şeklinde. Yuvarlak olan burçlar günümüzde izleniyor. Diğer  yöndeki burçların ise sadece konumları belli.  Dikdörtgen şeklinde olan kalenin sur duvarlarının yapımı sırasında  düzgün kesilmiş taş bloklar ile yığma taşlar, iç kısımlarında ise yöresel küçük taşların kullanıldığı görülüyor.  Taşların bir birine tutunabilmesi  için  ara dolgu  için  kireç ve yumurta akından faydalanılmış.  Kalenin Bizans döneminde restorasyon gördüğü biliniyor.Bu devirlerde duvarların güçlendirilmesi amacıyla  bazı yerlerine kiremit ile destek sağlanmış.      
  
                                    KEÇİ  KALESİ  EFSANESİ
Keçi Kalesi hakkında anlatılan hikaye dinleyenlerin ilgisini çektiği gibi kalenin önemini de vurguluyor. Yüksek bir dağın  zirvesinde yer alan bu kale, konumu nedeniyle bir türlü fethedilemez. Bu kaleyi ele geçirmeyi düşünen bir komutan  çok miktardaki keçinin boynuzlarına fenerler bağlayarak gece olunca askerleriyle birlikte kalenin bulunduğu tepeye doğru tırmanışa geçer. Kale görevlileri büyük bir ordunun kendilerine doğru geldiğini sanıp  kaleyi terk ederler.  Böylece kale hiç kan dökülmeden fethedilir. Efsaneye göre bu olay sonrasında kalenin ismi Keçi Kalesi olarak kalır.

                                        MANASTIRMIYDI ?
Son zamanlarda Keçi Kalesi için yapılan arkeolojik araştırmalar, burasının   bir manastır olabileceği yönünde yoğunlaşıyor. Bu kadar yüksekte bulunan bir kalenin fonksiyonel olarak bir işe yaramayacağını savunanlar,  manastır  konumunun daha uygun olduğunu düşünüyorlar. Bilindiği gibi manastırlar gözden uzak ve  ulaşımı zor  yerlere yapılırdı. Çevreden topladıkları fakir ve kimsesiz çocukları alır bu mekanda eğitip   din adamı olarak yetiştirdikten sonra çevreye yollayarak, Hristiyanlığın yayılmasına katkıda bulunurlardı.

                        KEÇİ   KALESİNE  YOLCULUĞUMUZ
İzmir Aydın Otobanının Selçuk çıkışına yaklaşırken uzaktan görülen Keçi Kalesine çıkmanın zor olduğunu düşünür, aynı zamanda yüksek bir dağın üzerindeki  bu kaleyi çok merak ederdim. Gitme düşüncesi yoğunlaşmaya başladığında bu yolculuğa katılmak isteyen arkadaşlarımla birlikte   internette  araştırma yaptık.  Bazı yazarlar çıkışın çok zor, hatta imkansız olduğundan bahsetmeleri    kaleye gidip gitmeme ikilemine düşmemize yol açtı.  Ama daha sonra yukarıya kadar çıkamazsak bile hiç olmasa çevreyi tanımış oluruz diye düşünüp gitmeye karar verdik. Bunu gerçekleştirmek içinde yolculuğa gönüllü olan Nevin Atılgan Tasasız eşi Okcan Tasasız ve Gökhan Duymaz ile Belevi’de buluştuk.  Daha sonra  İzmir Aydın  Otobanın altından geçen ve  sağ tarafta kalan  küçük bir işletmeye kadar devam eden  yolu izledik.  Bu iş yerinin önünde  arabanızı bıraktıktan sonra  bulunduğumuz yerden küçücük görülen kaleye gitmek için yolculuğumuza  başladık.  Keçi Kalesine çıkmak isteyenlere küçük bir ip ucu vereyim. Dağı karşınıza aldığınızda sağ tarafınızda diğerlerine göre daha altta  bulunan bir elektrik direği göreceksiniz. Bu istikamete doğru yürürseniz  bir tanesinin üzeri başlangıç yolunu belirtmek için kırmızı boya ile işaretlenmiş olan  iki adet  beyaz taş uzun bir patikanın başlangıcını gösteriyor. Bu patika ve devamında  antik taş döşemesi ile devam eden yol kaleye kadar uzanıyor. (Biz bu yolu   geri dönüşümüz sırasında saptadık.) Ara yollardan bir müddet  yukarıya doğru çıktıktan sonra   antik yolu bulmamız  yolun devamında  kolaylık sağladı. Yaklaşık iki saat sürmesine rağmen  yorucu olamayan bir yolculuktan sonra zirveye ulaştık. Enfes bir  panoramik manzara eşliğinde  kalenin her tarafını gezdik. Dönüş yolculuğumuz sırasında  önce antik yolu daha sonra patikayı izleyip   kırk beş dakika sonra başlangıç noktamıza ulaştık. Güzel bir geziydi meraklısına tavsiye ederim.