BAFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BAFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2014 Perşembe

MYUS ( MYOUS )

Karya Bölgesinin batısında kalan küçük bir kenttir. İon birliğinin en küçük ve en fakir üyesi olduğu biliniyor. Konum olarak Aydın Söke'ye bağlı Avşar Köyü yakınlarında ve Bafa Gölünün kıyısındadır. Büyük Menderes Nehrinin getirdiği alüvyonlar ile oluşan Bafa gölü, Myus kentinin yerleşimini deniz kıyısından uzaklaştırmıştır.
Şehir hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıdır. Küçük bir şehir olduğu için yakınlarındaki büyük kent Miletos'un etkisinde ve yönetiminde kalmıştır. Grek kent devletleri arasında kurulan Attika - Delos Birliğinin İÖ 452-451 yılı ve 432-431 yılı üye kayıtlarında şehrin ismine rastlamaktayız.
Strabon şehrin Atina Kralı Kodros'un oğlu Kydrelos tarafından kurulduğundan bahseder.
Herodotos'ta Pers donanmasının İÖ 499 yılında bu kentin açıklarında demirlediğini ve Myus limanının 200 savaş gemisini alabilecek büyüklükte olduğunu yazmış. Gene Heredotos'tan alınan bilgilere göre Myus Kenti İÖ 494 yılındaki Lade Deniz Savaşına ( İon devletleriyle Pers İmparatorluğu arasındaki savaş) üç gemi ile katılmış. O zamanlar için oldukça düşük olan bu katılım kentin ekonomik durumuyla bağdaşmaktadır.
Kentin limanının alüvyonlar nedeniyle kapanması şehrin kısıtlı olan ticaretini daha da sınırlayınca, burada yaşayanların Miletos'a göç etmesi sonucunda kent tamamen terk edilir.
Günümüzde Arkaik Döneme ait sur duvarlarıyla Bizans Kalesine ait kalıntılar seçilmektedir. Şehrin yüksek bir noktasında yer alan bu kale Bafa bölgesindeki şehrin ve geçiş noktalarının güvenliğini sağlamak amacıyla planlandığı düşünülüyor.
Şarap Tanrısı Dionysos için yapıldığı düşünülen tapınağa ait beyaz mermer parçalar dağınık olarak görülebilir.



11 Ağustos 2014 Pazartesi

HERAKLEİA ( LATMOS HERAKLEİA’SI )

Bafa Gölünün kıyısında bulunan antik kent Herakleia’nın kurulduğu tarihi belirleme konusunda fazla bulgu olmamasına rağmen, şehrin İÖ 8. yüzyılda kurulduğu sanılıyor. Kentin kuruluşu bir yerde zorunlu bir göç sonucu oluşmuştur. Eski Latmos kentinin yıkılması sonucunda buradan kaçan halk sahile kıyısı bulunan bu bölgede yeni bir şehir oluşturdu.
Yunan mitolojisinin halk arasında sevilen kahramanlarından olan Herakleia’nın adı, o devirlerde yaklaşık olarak otuz kente verilmişti. Bu yerleşimleri birbirinden ayırmak için isimlerinin yanına şehirlerin coğrafi özelliklerini de eklemek gerekiyordu. Bu özellik yeni kurulan şehri eş isimli olanlarından ayırt edebildiği gibi coğrafi konumu hakkında da fikir sahibi olunması sağlıyordu. Bugünkü Beşparmak dağlarının antik çağlardaki ismi Latmo’tu. Bu isim aynı zamanda şehrin kıyısında kurulduğu körfezinde ismiydi. Şehri diğerlerinden ayırabilecek en iyi isim Latmos olmalıydı. Ve bu nedenle yerleşim Latmos Herakleia’sı olarak bilinmeye başladı. Ünlü gezgin Strabon şehrin adının sadece Latmos olduğundan bahseder. Herakleia Büyük Menderes nehrinin o zamanki ismi Latmos olan Körfez’den denize döküldüğü yıllarda, bu körfez üzerinde yer alan küçük ve önemsiz bir liman kentiydi. İÖ 5. yüzyılda parlak dönemlerini yaşayan şehir, daha sonra Pers İmparatorluğunun ve Büyük İskender’in yönetimine girdi. Miletos ile güç birliği yapan kent bir müddet daha varlığını sürdürür. Bölge önce Bergama Krallığının ardından Roma yönetiminde geçer. İÖ 1. yüzyılda Büyük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar zaman içerisinde körfezin uç kısmını doldurunca şehrin denizle bağlantısını kesilir. İç tarafta kalan su birikintileri bu günkü ismiyle Bafa Gölü’nü oluşturdu. Bu durum Herakleia şehrinde yaşayanlar için oldukça sıkıntılı sonuçlara yol açabilecek bir gelişmeydi. Her ne kadar deniz yolunun ana ticaret yolları üzerinde bulunmadığından büyük ticari gemiler eski limanına uğramasa da yinede ufak gemilerle hatırı sayılır bir alış veriş yapılıyordu. Ayrıca bir çok kişinin geçim kaynağını oluşturan balıkçılıkta artık önemini kaybetmeye başlamıştı. Bu yeni durum halkın ekonomik gücünün azalmasına neden oldu. Diğer yandan Büyük Menderes nehrinin ağzında oluşan bataklık salgın hastalıklara neden olunca ticari önemini de kaybetmiş olan şehir tamamen boşalır. Yerleşim uzun bir süre boş kaldıktan sonra İ.S. 7. yüzyılda Hristiyan misyonerlerin bölgeyi kendilerine mesken edinmesiyle biraz canlandı. Bu durum bölgede kurulan manastır sayısında ciddi bir artışa neden oldu. Beşparmak Dağı ve Bafa Gölü çevresinde keşişlerin tek başına yaşadıkları ve çile doldurdukları bir çok küçük mağara yer almaya başladı. Bölgede çok popüler olan bu manastırlara katılmak isteyenler ciddi sınavlar sonucunda başarılı olmaları halinde buraya kabul ediliyorlardı. Şehir 9.yüzyılda Arap akıncılarının saldırısına uğrar. Manastırları bu akınlardan korunmak amacıyla ibadet alanlarının etrafı kalın surlarla çevrildi. Bu akınlar sırasında su sorununu çözmek için ise büyük sarnıçlar inşa edildi. Bölge 11.yüzyılda Menteşe Beyliği yönetimine girince şehirde yaşayanların tamamı buradan ayrıldı.

                       ŞEHİRDEN BUGÜNLERE ULAŞANLAR
Günümüzde Herakleia antik kenti kalıntıları üzerinde Milas ilçesine bağlı Kapıkırı Köyü yer alıyor. Köy ile bütünleşen bu antik yerleşimden kalan eserler zaman içerisinde çok tahribata uğradığından önemli bir bulguya rastlanmıyor. Geniş bir alana yayılmış olan antik şehri gezmek isteyenlerin en rahat ulaşabileceği yer tapınaktır. Athena’ya adanan tapınak şehre hakim bir tepenin üzerinde yer alıyor. Tapınağın etrafında bulunan yazıttan tapınağın Athena adına İ.Ö. 3. yüzyılda yapıldığını anlamak mümkün. Üç katlı olan şehrin agorasının alt ve ikinci katını dükkanlar, üçüncü katını ise sundurma şeklinde bir çatı oluşmaktaydı. Kazılarda şehir meclisinin toplanma yeri olan bouleuteriona ait az miktarda olgu ile karşılaşıldı. Bouleuterion’un doğusunda bir Roma hamamına ait olan kalıntılar bulunuyor. Roma döneminde yapılan ve kayaların oyulmasıyla oluşturulmuş küçük bir tiyatronun sadece sahne yapısı seçilebilmektedir. Sahilde denizin kayaları şekillendirilmesiyle oluşan doğal alan üzerinde Endymion’ a adanmış bir tapınak görülüyor. Latmos yazımda anlattığım Endymion ile Selene’nın mitolojik hikayesinden Herakleia’da yaşayanlar çok etkilendikleri için onun adına bu tapınağı yapmışlar.

                                          DİĞER BULGULAR
Kenti çevreleyen ve yaklaşık yedi kilometre uzunluğunda olan surlar
günümüze ulaşmış en önemli kalıntılar arasında yer alıyor. Belirli aralıklarla gözetleme kuleleri olan bu surların yüksekliklerin beş metre. Nekropol alanı olarak belirlenen bir bölgede yer alan mezarların çoğu kayalara oyulmuş. Göle hakim kayalıklar üzerinde yer alan ve Bizans döneminde yapıldığı bilinen kale, kısmen sağlam kalmayı başarmıştır. Herakleia’da bulunan manastır ( Yediler Manastırı) Beşparmak dağları üzerinde ve gözden uzak bir bölgede bu gün için bile ulaşılması çok zor olan bir yerde bulunuyor. Bafa gölü üzerinde bulunan adalarda da ( İkiz Adalar, Kahveasar Adası ) bir çok manastır kalıntılarının olduğu biliniyor.






















LATMOS

Bafa gölü civarında yer alan şehir, Heraklia Kentinin ilk yerleşim yeridir. Konum olarak fazla yüksek olmayan bir tepenin üzerinde yer alır. Şehre ait kalıntıları görmek isteyenler Kapkırı Köyü istikametine giderken yol üzerinde bulunan Gölyazı Köyünü geçip, göl kıyısına ulaştıktan sonra sağ tarafta kalan vadiden yukarı doğru çıkmaları gerekir.
Şehri gezenlerin ilk karşılaşacakları özellikle lahit mezarların yer aldığı bir nekropol alanıdır. Dağınık biçimde bulunan bir çok lahit burada izlenebilir. Lahitlerin çoğu bakımsızlıktan ve hazine arayıcılarının yaptıkları zararlardan dolayı iyi görünümde değiller. Bazılarının üzerinde mermerin oyulmasıyla oluşturulmuş haç işaretleri seçilebilir. Buradan şehrin sokaklarını oluşturan taş döşemeleri ve bu taş yolun devamında yer alan patika yolun izlenmesiyle küçük bir kiliseye ulaşılır. Şapel olduğu düşünülen  bu yapının, Akavlu Manastırına bağlı bir ibadet yeri olduğu sanılıyor.  Yapının duvarları ve kapısı kısmen belli. Burayı ziyaret edenlerin en çok ilgisini çeken  ön duvarında bulunan ve günümüze kadar ulaşmış olan bir güneş saatidir.
Bu küçük kilisenin batı tarafında kayaların oyulmasıyla oturma sıraları oluşturulmuş. Bir çok kişinin aynı anda burada bulunmasına elverişli olan bu bölümün, şehrin toplanma alanı olduğunu düşünülüyor. Buradan batıya doğu giden patika izlenirse şehrin en önemli kalıntısı olan Pantokrator ikonalarının bulunduğu keşiş mağarasına ulaştırır. ( Mağaraya gitmek isteyenlere, yol üstündeki taşlardaki sarı ve kırmızı renkten oluşan yol işaretlerini izlemelerini tavsiye ederim). Keşiş mağaraları dünya işlerinden uzaklaşan kişilerin yalnız başlarına yaşadıkları çilekeş haneler olarak bilinir. İçerisinde hiçbir lüksü bulunmayan ve bir kayanın içinin oyulmasıyla meydana getirilmiş küçük bir odadır. Bu kaya odasının tavanında İsa Pantokrator pozunda resmedilmiştir. Pantokrator evrenin yaratıcısı ve tek efendisi İsa anlamına gelen ve Ortodoks Hristiyanlarının kullandığı bir figürdür. Bu ikonalara kiliselerin tavanlarında sık olarak rastlanır. Pantokrator tasvirinde resmedilmiş olan İsa, sol eli kutsal kitabı tutarken, sağ eli ile de takdis işareti yapmaktadır. Bu sahnede “Kainatın Efendisi” görünümü verilmiş olan İsa’nın, yüceliği ve tanrısallığı anlatılmak istenmektedir.  
İsa'nın yer aldığı çerçevenin etrafında melekler, ay ve güneş figürleri bulunuyor. Bunun altındaki bir resimde kucağında İsa olan Meryem görülür. Sol tarafta İncil’i yazan beş yazar resmedilmiştir. 10.yy’da yapıldığı saptanan bu ikonalara dağ başında rastlamak çok şaşırtıcı. Bir çok araştırmacı bu ikonların korunması gerektiğinden bahsediyor. Fakat bu bölgede hiçbir koruma önlemi olmadığı gibi tabiat şartlarının da yıpratıcı etkisi altında bulunması üzücü.

YENİ BİR ŞEHİR
Herakleia kenti kurulduktan sonra halk yeni kurulan şehre göç etmeye zorlanır. Latmos Şehrine tekrar geri dönmemeleri içinde buradaki tüm yerleşim yerleri yıkılır. Bu nedenle kente ait ciddi bir bulguya rastlamak zor. Kaya içerisine oyulmuş veya lahit şeklindeki mezarlar, küçük bir kilise ve Pantokrator Mağarasındaki keşiş hücresi yıkılmayan dini bulgular olarak görüyoruz. Anlaşılan dini bölgeleri yıkmaktan korkanlar, güçlerinin geçtiği alanları yerle bir etmekten çekinmemişler.










                                           ENDYMİON EFSANESİ

Latmos Kentindeki kilise civarında bulunan bir mezarın Endymion isimli bir çobana ait olduğuna inanılır. Endymion Bafa gölünün kıyısındaki Beşparmak Dağlarında sürüsünü otlatan yakışıklı bir çobandır. Ay tanrıçası Selene mehtaplı bir gecede Endymion’u görür ve ona aşık olur. Gökte ne zaman ay çıksa tanrıça hemen sevgilisine koşup ışıklarıyla onu sarar ve güneş çıkıncaya kadar onu bırakmazmış. Ayın olmadığı karanlık geceler ise iki sevgili için bitmek tükenmez bir zamandı. İlk ay oluştuğunda hasretlerini gidermek için özlemle bir birlerine sarılırlar. Bu iki sevgiliyi izleyen baş tanrı Zeus, bu sevgiden çok hoşlanmış. Endymion’a kendisinden ne isterse verebileceğini söyleyerek onu onurlandırır. Endymion ise büyük tanrıdan ‘ Hiç ihtiyarlamadan  ölümsüz olmayı, sonsuz ve derin bir uyku uyumayı ‘ ister. İstediği yerine geldikten sonra çoban hiç uyanmadığı uykusunda, sonsuza kadar sevgilisiyle birlikte olmuş. Ay’ın özellikle mehtaplı olduğu gecelerde Beşparmak Dağlarında dolaşanlar, onların huzur ve mutluluğunu hissederlermiş.