19 Şubat 2018 Pazartesi

Mazimdeki İzmir – 7..1960’lı-1970’li yıllar

İzmir Körfezi o zamanlarda bir çok deniz canlısına ev sahipliği yapardı. Körfezde denize açılan balıkçılar, kıyıya bol miktarda balık ile dönerlerdi. Onlarca kayığın deniz üzerindeki renkli görüntüleri ise bir tablo kadar güzeldi. Balıkçılar gece denize ağ atar, sabaha karşıda balıkları o yöne doğru sürüklemek için kayıklarına uzun sopalarla vururlardı. Gecenin sessizliğinde bu seslerden ( Her halde alışkanlık olduğundan ) hiç kimse rahatsız olmazdı. Kıyıdan kayık kiralayıp balığa çıkmak veya sahilden misinalarla balık avlamanın pek çok taliplisi vardı. Ben balık avlamak konusunda o kadar hevesli değildim. Yakaladığım tek deniz canlısı bir denizatıydı. Çok renkli inanılmaz hoş görüntülü bir hayvandı. O kadar güzeldi iki dayanamayıp yine suya bıraktım. Eskiden sahildeki evlerin önünde denize girmek veya kayık bağlamak amacıyla kullanılan iskeleler vardı. Bu iskeleler yıkıldıktan sonra bunların demir ayakları uzun yıllar boyunca yerlerinde kaldılar. Zaman içerisinde de bu demir ayakların etraflarında midye yuvaları oluştu. Gün doğumuna yakın midyeciler bellerine kadar girdikleri sudan bu midyeleri toplarlardı. Sahil kısmında oturanlar bunu gözlemledikleri ve toplanan midyelerin ağır metal artık artıkları içerme olasılıkları yüksek olduğundan sahilden toplanan midyeleri tüketmezlerdi. Denizin nispeten kirlenmediği zamanlarda evlerin önünden denize girme olanağı vardı. Yalnız deniz aniden derinleştiğinden çok dikkatli olunması gerekti. Buna rağmen hiç bir aksilik olmadı. Yaz akşamları özel davetlere kiralanan körfez vapurları sahile yakın bir bölgeden İnciraltı’na kadar gider aynı güzergahtan geri dönerlerdi. Yaz akşamları içinden müzik sesi gelen gemileri seyretmek ayrı bir keyifti. Her şey güzeldi de o zamanlar yapılan büyük hatalar körfezi ve bu güzellikleri yok etti. Bunu yaratan tek olumsuzluk kanalizazyonların körfeze yönlendirilmesidir. Yaklaşık iki metre genişliğindeki borularla körfeze sürekli olarak pis su şebekesi yöneltildi. Yıllarca on yıllarca akıtılan bu atık sular körfezi ve bir çok güzelliğini bitirdi. Artık körfez sularında ne deniz atı var, nede eskisi kadar bol balık...


Fuar
20 Ağustos 20 Eylül arası açık olan İzmir Enternasyonal Fuarı İzmir’e bir canlılık getirirdi. Çevre il ve ilçelerden gelen ziyaretçilerle birlikte büyük bir kalabalığa ev sahipliği yapardı. O zamanlarda bir çok ülke fuara katılırdı. Kendilerine ayrılan bölümlerde (Bunlara o zamanlar pavyon denilirdi) ürünlerini sergiler, bazıları satış yapar, az bir kısmıda fuarın kapanacağı gün sergiledikleri ürünleri satarlardı. En ilgi çeken pavyon Amerika Birleşik Devletleri'nkiydi. Hatta bir seferinde Ay’dan gelen taşları sergilemesi büyük ilgi gördü. Dediğim gibi fuar İzmir’e büyük bir canlılık getirirdi. Otobüs ve troybüsler özel seferler yaptığı gibi gece son sefer saatini her zamankinden daha ileri bir saate alırlardı. Fuara mutlaka gidilirdi. Hatta birden fazla gidilirdi. Pavyonlar gezilir, buralarda dağıtılan broşürler toplanırdı. Tariş Pavyonundan üzüm suyu, SEK pavyonundan ayran içilir, çıkışlarda satılan, ertesi günün gazetelerini alınıp eve dönülürdü. Fuar zamanı Türkiye’nin en tanınmış sanatçıları İzmir’e gelirdi. Muammer Karaca ve Nejat Uygur tiyatroları her sene en yeni oyunlarını sergilerlerdi. Manolya Bahçesi, Ekici Över tanınmış ses sanatkarlarına ev sahipliği yaparlardı. Orta yaşın üzerindeki dans etmek ve müzik dinlemek için Mogambo ve Kübana’yı tercih ederken, gençler daha çok Dağ Disko’da vakit geçirirlerdi. Fuar için Izmir’e gelen sanatçılar genellikle Büyük Efes Otelinde kalırdı. Ünlü sanatçıları her an için o civarlarda ve kordonda görmek mümkündü. Zeki Müren her sene Manolya bahçesinde sahneye çıkardı. Emel Sayın, Muazzez Abacı, Ajda Pekkan, Ferdi Özbeğen ve diğer tüm sanatçıların fuarda sahne aldığını söyleyebilirim. Halit Kıvanç, Orhan Boran, Erkan Yolaç’ta tanınmış sunuculardı. Bu arada Çarşamba günleri gündüz yapılan kadınlar matinelerini de unutmamak gerekir. Günün erken saatlerinde pikniğe gider gibi hazırlık yapan hanımlar indirimli fiyatlı bu gündüz matinesini izlemeye gelir, akşama kadar güzel vakit geçirip gönüllerince eğlenirlerdi.

                                                                Mazimdeki İzmir yazı dizim devam edecek



Mazimdeki İzmir– 6...1960’lı- 1970’li yıllar

1960’lı yıllarda evlerde kalorifer sistemi bulunmazdı. Isınma odun, kömür veya gaz sobalarıyla sağlanırdı. Odun ve kömür kullananlar yaz mevsiminde, bir kış yetecek kadar odun veya kömür alır, evlerin bodrumunda depolarlardı. Bazı evlerde ise gaz sobası tercih edilirdi. Gaz sobasının yakıtı için, evin balkonunda duran varillerin içerisinde gaz stoklarlardı. İki veya üç varil bu iş için yeterliydi. Variller benzin istasyonundan gelen tankerler tarafından doldurulur, alt kısmında bulunan bir musluk yardımıyla daha ufak kaplara aktarılarak sobaya nakledilirdi. Büyük evlerde bulunan iki kazanlı gaz sobaları ile ciddi bir sıcaklık sağlanırdı. O zamanki binalarda asansör de yoktu. İzmir’de ilk asansörü 1960 yılların sonuna doğru görmek mümkün oldu. Klimalar çok daha sonra kullanıma girdiler. İlk klimalar tamamen ithal olup, bu günkülere nazaran çok gürültülü olarak çalışır, uzaktan kumandaları olmadığından üzerinde bulunan düğmelerin fonksiyonları manuel olarak değiştirilirdi. O yıllarda klima terimi yerine air condition terimi kullanılırdı.
Giyim, terzi ve yorgancılar
Hazır konfeksiyonun olmadığı zamanlarda tüm giyim terziler tarafından hazırlanırdı. Mahallelerde de terziler bulunmasına rağmen en tanınmış terzilerin dükkanları Kemeraltı ve Hisarönü civarındaydı. Takım elbise, ceket veya pardesü diktirileceği zaman mutlaka onlara başvuruldu. Kapısında tüccar terzi diye yazıyorsa aynı zamanda kumaşta satıyor anlamı çıkardı. Bu kolaylıktı. Kumaşı aynı yerden aldıktan sonra ölçünüz alınıyor, bir müddet sonra birinci, daha bir zaman sonra ise ikinci provaya çağırıyordu. Belirli bir süre sonra teslim ediliyordu. Yani bu terzilerde takım elbise ve pardesü gibi giyim eşyalarını diktirmekte o kadar kolay değildi. O yıllarda, bu geçikmelerden ve maddi açıdan aileye destek olmak amacıyla ev hanımları da terzilik öğrendiler. Kısa süreli kurslara gittikten sonra aile içindeki basit dikişleri yapmaya başladılar. Bazı hanımlarda eve terzi getirtir, istediği kıyafetleri evde diktirtirdi. Bu arada hazır giyimin ilk lokomotifinin Sümerbank olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Sümerbak'tan alınan çizgili pijamalar o yıllarda epey meşhurdu. Mahallelerde yorgancılar vardı. Yorgan dikerler veya götürülen şilte, yorgan ve yastıkları söker, pamuklarını tiftikler , gerekirse üst kılıfını da değiştirerek teslim ederlerdi. Bazı hanımlar hallaçları evine çağırır ve burada pamuk atırırlardı. Hallaç gittikten sonra oda savaştan çıkmışcasına dağınık olurdu. Her tarafa sıçramış pamuk parçalarını toplamak epey zaman alırdı.
Konak çevresi
Konak’ta SSK binaları ve katlı otopark yokken buraları geniş bir park alanıydı. Yeşil bitkiler güzel ağaçlar ve oturma gruplarıyla güzel bir görüntüsü vardı. Parkta oturanlar denizi rahatlıkla görürlerdi. Daha sonra SSK binaları yapıldı. Arkasından katlı otoparkta yapılınca bu parklardan eser kalmadı. Şimdiki Sabancı Kültür Merkezi’nin olduğu yerin civarında Maksim Gazinosu bulunurdu. İlginç bir gazinoydu. Burada nişan,düğün ve sünnet kutlamaları çok sık olurdu. Fuar zamanı ise tanınmış ses sanatçıları burada sahne alırlardı. Bana en ilginç geleni ise arada yapılan anonstu. Şöyle diyordu ‘Her türlü davetiniz için 200 kişilik pasta masalara su ve çerez ikramıyla orkestra dahil ödenecek ücret şu kadar. ’ bu ananonsu duyan o akşamki düğün sahibinin ne kadar ücret ödediğini de öğrenmiş olurdu. Başka hiçbir yerde duymadığım bu anons o zamanlar bana çok ilginç gelmiş olsa gerek yıllar sonra bile hafızamda yer etmiş. Gazinonun hemen yanında büyük bir benzin istasyonu tam karşısında ise yıllarca bir türlü bitirilemeyen opera binasının enkazı dururdu. Yıllarca ,on yıllarca o halde kaldıktan sonra yıklınca bundan kurtulduk. Bahsettiğim yer şimdiki astsubay ordu evinin yakınındaki otobüs durakları ve metro girişinin olduğu alandır. Saat kullesinin olduğu bölüm daha doldurulmamıştı. Konak vapur iskeleside daha içerde kalıyordu. Bunun yanındaki Atıf Kafeterya oldukça meşhurdu. Şimdiki Konak Pier’in olduğu bölüm ise balık haliydi. Önünden geçerken rahatsız edici bir koku ile karşılaşırdınız. Balık halinin tam karşısından Karşıyaka dolmuşları kalkardı. Saat kulesinin civarından ise Bornova, Mithatpaşa, Hatay ve Yeşilyurt dolmuş durağıydı. Ayrıca gene bu alandan Çeşme, Urla, Kraburun ve Seferihisar yönüne giden otobüsler hareket ederdi.
İlk market
Konak’ta 1960 yılların sonunda İzmir’deki ilk büyük alış veriş merkezi YKM açıldı. YKM’nin altında açılan market İzmir’in ilk süpermarketidir. Oradan alış veriş yapmak bir keyifti. YKM den sonra, Yeni Konak ve Sevil alış veriş merkezleride arka arkaya hizmete girdiler.


                                                                 Mazimdeki İzmir yazı dizim devam edecek


Mazimdeki İzmir-5 1960’lı- 1970’li yıllar

Mahalle bakkalı
O dönemde mahalle bakkallarında peynirden, gaza, tekel ürünlerinden, zeytine, deterjanlara kadar bir evin ihtiyacı olan her şey bulunurdu. Bakkal dükkanında gaz büyük demir bidonlarda saklanır, buradan litre ile satılırdı. Genellikle gaz sobasının deposu veya plastik bir bidon ile bakkala gidilir ve buradan ihtiyaç kadar gaz alınırdı. Yoğurtta aynı şekilde kilo ile alınırdı. Yoğurt konacak kap evden götürülürdü. Bakkalın kabın darasını almayı unutmaması için dikkatle izlenir, dökmeden eve getirilmeye çalışılırdı. Pirinç, şeker, fasulye, nohut gibi kuru bakliyatlar büyük çuvalların içerisinde dururdu. İstenilen miktar kağıt bir kese kağıdına konularak ihtiyaç sahiplerine verilirdi. Bisküviler üstü cam olan teneke kutuların içerisinde saklanır yine kilo ile alınırdı. Tabi o zamanlar hiçbir şey peşin para ile alınmazdı. Bakkal defterleri vardı. Bakkalın kalın defterine karşılık herkesin küçük bir cep defteri bulunurdu.. Bakkaldan alış veriş yapıldığı zaman bakkal her iki deftere alınanları ve karşısına ücretlerini yazar, ay sonunda toplar ve alış veriş yapanlara yollardı. Fiyat gelince hemen ödemek adettendi.
Kola kola çıkmadan önce sevilen içeçekler arasında Cincibir ve değişik bir tada sahip, oldukça tatlı bir içeçek olan Sunal Kokteyl vardı. Daha sonra Kola Kola çıktı. Cam Şişede ve 60 kuruşa satılırdı. Birde yanında gofret oldumu toplam bir lira.. Okuldan dönüşlerde bu ikili çocukların çok hoşuna giderdi. Kısa bir süre sonra Pepsi ve diğer gazoz ve içecek çeşitleri çıktı.

Numarayı bulan kazanıyor
Gazoz ve kola markaları çoğalmaya başlayınca firmalardan birisi kola kapaklarının altına rakkamlar koymaya başladı. Şişenin teneke kapağının altındaki mantarı kaldırdığınız zaman 100’e kadar olan rakkamlarla karşılaşırdınız. Ama hediye sadece bir tanesine verilirdi. Hangi rakkam olduğunu hatırlamıyorum ama 60 diyelim. 60 yazılı kapaktan kim daha çok getirirse yarışmayı o kazanacak ve ikramiye olarak bir miktar para ödülü verilecekti. İkinciden beşinciye kadar ise çeşitli ikramiler kazanılacaktı. Herkes kapak toplamaya başladı. Tabi bizde toplamaya başladık. Sanırım o numaranın bulunduğu 80 kadar kapak biriktirdik. Yarışmanın sona erdiği bir pazar günü bu içeçeklerin yapıldığı fabrikaya götürdük. Getirenlerin kapakları sayılıyor ve bir deftere kaydediliyordu. 1-2 tane bile getirenler olduğu gibi yarışmaya katılanlar genellikle 10-15 kapak getirmişlerdi. Bizden önde olan sadece bir kişi vardı. Biz ikinci sıradaydık ve hiç fena değil diye düşündük. İkincilikte iyidir. Heyecanla eve döndük. Ertesi gün sonuçlar açıklandı. Birinci gelen yaklaşık 4000 kapak getirmişti, ikinci, üçüncü buna yakın miktarlardı. Hesaba katmadığımız kahveciler olmuştu. Ödül alanların hepsi kahveciydi….

Bayrak ve şehir bulmaca
İlkokul yıllarımdayken sakız fabrikalarının tuzağına düştüğümüzü hatırlıyorum. Bir marka sakızların içerisinden ülke bayrakları çıkardı. Bu bayrakları biriktirip, sakız fabrikalasının verdiği deftere yapıştırırdık. Tabi tüm ülkelerininki çıkar, birinci sırada bulunan Türkiye asla çıkmazdı. Türkiye haricinde tüm defteri tamamladığımızı hatırlıyorum. Türkiyeyi de bulup defteri fabrikaya yollarsak 50 TL para kazanacaktır. Ama olmadı…
Bu bayrak toplama kampanyası o kadar çok rağbet görünce başka bir sakız firması da Türkiye’nin şehirlerini bulma kampanyası başlattı. Sakızların içerisinden plastik bir şehir çıkıyor, bunu Türkiye haritasına yapıştırarak Türkiye haritasını tamamlamak gerekiyordu. Bu özellikle ilk okul öğrencileri arasında çok ilgi gördü. Tabiki Yozgat şehri çıkmadığı için haritayı tamamlamak mümkün olamıyor, kazanan hep sakız fabrikaları oluyordu.
8 mm filmler
Evlerde ufak sinema oynatma makineleri vardı. Bu makineler 8 mm lik filmleri oynatırlardı. Portatif olarak açılıp, film izlemeden sonra kapatılabilinen sinema perdesi üzerine yansıtılan görüntü ile bu filmler keyifle izlenirdi. Sessiz filmlerdi. Ama biz çocukken bunlardan çok keyif alırdık. Genellikle komik filmlerdi, seyretmesi keyifliydi. Lauel ile Hardy ve Şarlo filmleri en çok sevdiğimiz filmlerin arasında yer alıyordu. Filmler o yıllarda bir sektör doğurmuştu. Genellikle fotoğrafçılar tarafından kiraya verilirdi. Kiraları günlük 2.5 ile 3 lira arasında değişiyordu. Bir filmin süresi yaklaşık beş dakika kadardı. Daha sonraları biraz daha büyükleri piyasaya çıktı. Bunların süresi ise yaklaşık on beş dakika kadardı. Bazı aileler kendileri film çekme makinası almışlardı. Filmi çeker sonra banyo edilmek üzere fotoğrafçıya verilir, uzun bir süre sonra film alınır ve kendi makinasında izlemesi mümkün olurdu.
Aslında çekilen fotoğraflarda öyleydi. Fotoğrafçı banyosunun yapılması için bir süre beklerdi. Renkli fotoğraflar ise İzmir’de banyo edilmez, İstanbul’a yollanırdı. Dolayısıyla gelmeleri epey bir zaman alırdı.

                                                    Mazimdeki İzmir yazı dizim devam edecek




Mazimdeki İzmir-4 1960’lı-1970’li yıllar

Spor, bilhassa futbol o yıllarda çok ilgi görürdü. Maçlar Alsancak Stadının toprak zemininde oynanırdı. Saha toprak olduğundan toz çıkmasını önlemek amacıyla maçtan önce ve devre arasında arazöz sahaya girer ve sahanın her yanını ıslatırdı. Kapalı tribünün üzerindeki oturma kısmı o yıllarda yoktu. Üst tribün yapıldıktan sonrada sporcuları uzaktan, ufak gösteriyor diye pekte sevilmedi. Alsancak Stadının kapalı ve açık tribünü Altay, Göztepe, Karşıyaka, Altınordu ve İzmirspor tarafları tarafından bölünmüştü. Her takımın taraftarı kendisine ayrılan bölümde maçı izlerdi. Kazanana saygı gösterilir, küfür, kötü söz veya kavga asla olmadı. O yıllarda Altay ve Göztepe birinci ligte, Altınordu, Karşıyaka ve İzmirspor kısmen birinci ligtede ve genellikle ikinci ligte yer alırlardı. Üçüncü ligteki İzmir temsilcileri Ülküspor ve Yeşilova’ydı. Şimdiki UEFA kupasının adı o yıllarda Fuar Şehirleri Kupasıydı. Uluslar arası fuarı olan şehirlerin takımları arasında oynanırdı. Tabi Türkiye’de uluslar arası fuarı olan tek şehir İzmir olduğundan bu kupaya, İzmir takımlarından bir önceki sene ligde en çok puanı almış almış olan takım katılırdı. Haliyle bu ya Göztepe veya Altay olurdu. (Göztepe efsanevi kadrosuyla bu kupada çeyrek finale kadar yükselme başarısı gösterdi. ) O dönemde sık sık Alsancak Stadında maç izlemeye giderdik. Genellikle ilk olarak üçüncü lig maçı, arkasından ikinci lig en sonundada birinci lig takımları olan Altay veya Göztepe’nin maçını izlenirdi. Hele maç bu ikisi arasındaysa çok heyecanlı ve iddialı geçerdi. Genellikle maçtan sonra Bornova Sokağına doğru yürünür, Süleyman Ağa Mandırasının meşhur olan ballı yoğurdundan yedikten sonra cam su şişelerinde satışa sunulan ayranından içilirdi. Kıbrıs Şehitleri Caddesi parke taş döşeli ve iki yönü trafik akışına açık olan hareketli bir caddeydi. Bu cadde üzerinde de İbrahim Ağa Mandırası çok bilinirdi. Özellikle Şubat ayında satışa çıkarttığı koyun yoğurdu gerçekten enfesti.
Mahallede Oyunlar
Futbola olan yoğun ilgiden fırsat bulduğumuz her yerde top peşinden koşardık. Mahalle maçlarında geçerli kural , üç korner bir penaltıydı. Şut çekişmeler, voleybol oynama ve ping pong o günlerin spor hatıraları arasında yer alır. Evimiz deniz kenarındaydı ve büyük bir bahçesi vardı. Bu bahçe top oynamak için çok elverişli olduğundan yaklaşık her gün bu bahçede top oynardık. Topun denize kaçtığı zamanlarda ise denizde avlanmakta olan balıkçılardan yardım isterdik. Çoğu seferde yardımımıza koşarlar denize kaçan topumuzu bize getirirlerdi. O zamanlar şimdiki gibi spor ayakkabılarıda yoktu. Sadece genellikle beyaz renkli olan lastik ayakkabılar spor yarışmalarında ve maçlarda kullanılırdı. Spor karşılaşmaları dışında normal ayakkabılarımızla maç yapardık. Ayakkabılar o kadar çabuk eskirdi ki, yenisi alınacağına altına pençe yapılarak bir müddet daha giyilirdi. Pençeli ayakkabılar yolda yürürken metalik bir ses çıkartırdı. Zıplayan küçük toplar, genellikle kız çocukları tarafından sevilirdi. Bu top yere vurularak zıplatılır sonra ayaklarının arasından kaç kere geçirdiklerini sayarlardı. Tabi cam meşelerle oyanan meşe oyunu, akşamları evin kapısı önünde saklanbaç oynamalar ve plajlarda ki uzun eşek oyununu unutmamak gerekir.
Kordon
Kordon’un girişi olan Cumhuriyet Meydanı’nın da otomobil tamirhaneleri olduğunu hatırlıyorum. Aslında Alsancak’ın pek çok yerinde otomobil tamirhaneleri ve benzin istasyonları bulunurdu. Amba Otelinin altında ve karşısında, Alsancak Camisinin yakınında vede Kordon’un sonunda birer benzin istasyonu bulunurdu. Kordon restoranlarıyla çok meşhurdu. O zamanki restoranların bazıları İmbat Restoran, Bergama Restoran, Erol’un Yeri ve daha sonraları açılan Yengeç Restoran uzun yıllar Kordon’da hizmet vermişlerdi. Birahaneler açılmaya başlanınca Kordon’da birahane akımı başladı ve arka arkaya pek çok birahane açıldı. Bunlardan bazıları günümüze kadar gelmesine rağman bazıları daha kısa ömürlü oldular.

Mazimdeki İzmir yazı dizim devem edecek



Mazimdeki İzmir-3.. 1960’lı-1970’li yıllar

Karşıyaka ile anılarım çok sınırlı. İskelesini, iskelenin hemen yanındaki meşhur Tilla Restoranı, çarşısını, sahilindeki güzel evlerini hatırlıyorum. Çarşı parke taşlarla döşeliydi ve iki yönlü trafik akışı bulunuyordu. Çarşının hemen girişinde sağ tarafta bir gazeteci vardı. Karşıyaka’ya gittiğimizde ilk olarak Karşıyakanın meşhur ayranından içer, ikinci olarakta bu gazetecide her zaman bulunan Küçük Prens çizgi romanlarından bir tane alırdık. Toplam on iki adetten oluşan bu seriyi gide gele tamamladığımı ve keyifle okuduğumu hatırlıyorum. Karşıyaka sahil evlerinin hemen bitiminde çamurlu ve bataklık bir alan vardı, buraya gelenler çoğu kez dizlerine kadar çamura batmaktan kurtulamazlardı. Altınyol açılmadan önceki Karşıkaya yolu, Bayraklının içerisinden geçen iki şeritli dar bir yoldu. Bayraklı civarına gelindiği zaman bölgedeki yağ fabrikalarından çıkan pirina kokusu çok rahatsız ederdi.
Devlet Hastanesi ve doktorlar
1960 yıllarda İzmir’in büyük hastaneleri arasında yer alan Devlet Hastanesi Konak’ta şimdi boş olan ve yakın zamana kadar Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi olarak kullanılan binadaydı. İzmir’in en tanınmış doktorları bu hastanede bulunurdu. Aynı zamanda hastanenin bir kısmı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından kullanılırdı. Hastane İzmir dışından gelen hastalarada hizmet verdiğinden oldukça yogundu. Hatta hastanenin hemen çıkışında bulunan bir özel hastanede bu yoğunluktan payını alırdı. Devlet Hastanesinde çalışan doktorların muayenehaneleri de Konak civarında ve daha çok Beyler Sokaklarındaydı. Beyler Sokakları bir birine pralel olan üç sokağa verilen isimdir. Eski zamanlarda zengin Türk ailelerinin oturduğu bu sokakların ismi o zamandan beri değişmedi. Konak’tan başlamak üzere birinci, ikinci, üçüncü, Beyler Sokağı ismiyle bilinirler. Buralarda bulunan evler zaman içerinde iş hanlarına dönüşünce, doktorlar da bu bürolarda muayenehane açmışlardı. Saat 15-16 civarında hastaneden çıkan doktorlar muayenehanelerine gider ve gecenin geç vakitlerine kadar hasta bakarlardı. Tabi bu yoğunluktan nasibini almak için Konak çevresinde çoğu seyyar olan bir takım esnaf belirmişti. Bunları en enteresanı ise doktor simsarlarıydı. Genellikle İzmir dışından gelip levhalara bakarak doktor arayanların yanına dostça yaklaşır, halini hatırını sorduktan sonra şikayetini öğrenir ve ona çok iyi bildiği bir doktora götüreceğini söylerdi. Hasta bu anlatılanlara ikna olursa onun götüreceği doktora giderlerdi. Tabi bu simsarlara yüz vermeyen pek çok doktor olmasına rağmen bazı doktorlar da bu simsarlara rağbet ederlerdi.
Unutulmaz uçak kazası


O yıllarda İzmir’in şehirler arası uçuşa açık olan tek hava limanı Çiğli’de bulunuyordu. 1974 yılının ocak ayında Çiğli Havalimanı bakım amacıyla uçuşa kapatılınca şehirler arası uçuşlar o zamanlar askeri hava limanı olarak kullanılan şimdiki adı Adnan Menderes, o zamanki adı Cumaovası olan havalimanından yapılmaktaydı. 24 ocak 1974 tarihinde sabah 7.30 da İstanbula gitmek üzere havalanmakta olan THY Van uçağı pistten kalkmak üzereyken düşer. Bu kazada 68 yolcunun 62 si ve uçuş personelinin tamamı vefat ettiler. İşte bu uçağın yaralılarının sirenler içerisinde İzmir Devlet Hastanesine getirildiklerini hatırlıyorum. Hastanede alarm verilmişti ve tüm doktorlar görev başındaydı. Yollar normal trafiğe kapatılmıştı. Sadece havalimanından gelen araçlara yol veriliyordu. Tüm yaralılar ve kazada vefat edenler hastaneye getiriliyorlardı. Kazayı duyan yolçu yakınları, yaralılara kan vermek için hastaneye koşanlar büyük bir paniğe neden olmuşlardı. Çok hüzünlü bir gündü. Getirilen yolcuların çoğu vefat etmişti, buna rağmen bu kazada mağdur olan insanlara yardım etmek için herkes elinden gelen tüm çabayı göstermişti. Bu kaza hakında biraz bilgi vermek istiyorum. Kaza tamamen vefat eden pilotların hatasına bağlanmasına rağmen, gerçek böyle miydi? THY 1972 yılında bir Hollanda firmasından beş adet Fokker f28 marka uçak satın aldı. Ve bu uçaklar hemen hizmete girdi. İzmir’de düşen Fokker f 28 uçağından kısa bir süre sonra, ocak 1975 te aynı model uçak Marmara Denizine, bir başkası 1979 da Ankara yakınlarında düştü. Kalan iki uçağı seferden kaldıran THY bunları başka ülkelere sattı. Satılan bu iki uçakta kısa bir süre sonra o ülkelerde düştüler. Dolayısıyla pilotaj hatasına bağlanan bu olay gerçekten pilotaj hatasımıydı? Yoksa uçaklarda bir arıza veya imalat hatasımı vardı? Gerçek hiçbir zaman anlaşılamadı.

Mazimdeki İzmir -2 .1960’lı, 1970’li yıllar

O yıllarda bir çok ilk yaşandı. Mesela ilk deterjan satışa çıktı. Bulaşıklar için kullanılan ‘’Güneş Deterjan’’ camcı macununa benzer bir kıvamdaydı. Ufak bir parçası suda köpürtüldükten sonra bulaşıklar yıkanırdı. Tabi az bir kısmıda bulaşıklara yapışırdı. Daha sonraları piyasaya çıkan Hasan Atilla marka deterjan çok popüler olmuş, ev hanımları arasında epey rağbet görmüştü. Radyo reklam kuşağında yayınlanan ‘Çamaşırda sen, bulaşıkta sen, her yerde sensin, Hasan Atilla’ reklamı herkesin tekrarladığı bir nakarat olmuştu. Tabi o yıllarda bunu hatırlayanlar Elmor Radyolarının reklamınında mutlaka hatırlarlar. Reklam şöyleydi. ‘’Su sesi, para sesi, kadın sesi, hepsinden güzeli Elmor Radyolarının sesi’ Elmor Radyoları derken arka fonda çalmakta olan müzik hızlanır ve keyifli bir ortam yaratılmaya çalışılırdı. Reklam derken bankaların çekilişle para ve apartman dairesi dağıttıklarınıda unutmamak gerek. Belirli mevduata (Bu günkü para ile 1000 TL gibi) bir çekiliş numarası verilir, genellikle yılbaşında yaptıkları çekilişle kazanaların ikramiyelerini dağıtırlardı. Bankaların yılbaşında dağıttıkları defter, kalem, takvim,ajanda gibi promasyonlarda çok ilgi görürdü. Çekilişler, apartman ve para ikramiyeleri ve diğer promasyon ürünlerinin bankaların ödeyeceği vergiden düşmeleri ve devletin çok zarar ettiğinin hesaplanmasıyla bunlar yasaklandı. Bu arada gazelerinde enteresan promasyonları vardı. Pay kuponu adıyla günlük gazetelerde kupon verilirdi. Bunlar biriktirilir ve biriken miktara göre hediye kazanılırdı.
Radyo Tiyatrosu
Televizyonun olmadığı zamanlarda radyo, evlerdeki en büyük eğlencelerden birisiydi. Radyolar genellikle lambalıydı. Bu radyoların düğmesi açıldığı zaman bir müddet lambasının ısınması beklenirdi. İzmir’de sadece TRT İzmir Radyosu dinlenirdi. Radyonun en çok izlenen programları ajans denilen sabah 7.30, öğlen 13,akşam 19 ve gece 22.45 te sunulan haber bültenleriydi. İlgi çeken diğer bir program ise radyo tiyatrosuydu . Arkası yarın adıyla her gece yaklaşık bir saatlik bölüm yayınlanarak yaklaşık bir haftada biterdi. Hafta sonları ise bir romanın tamamın senkronize edildiği daha uzun tiyatrolara yer verilirdi. Her akşam devam eden oyunlardan Ömer Seyfettin’in ‘’Mezarından Kalkan Şehit ‘’adlı eserinin herkes tarafından büyük ilgi ile dinlendiğini hatırlıyorum.
İlk Televizyon
İzmir’de ilk televizyon deneyimi 1970 yılların başında Yunan Televizyon kanalı olan EPT ‘nin izlenmesiyle başlar. Yaklaşık bir yıl kadar sadece bu kanal vardır. Daha sonra bir fuar zamanı TRT zayıf bir yayın sinyaliyle İzmir’de ilk yayınına başladı. Fuarın kapanmasıyla birlikte bu yayını son buldu. Bundan bir müddet sonra TRT TV İzmir’e ulaştı. Siyah beyaz olan yayın, haftanın dört günü 19 ile 23 saatleri arasındaydı. İşte bu zamanlarda Halit Kıvanç’ın sunduğu ‘Bildiklerimiz, Gördüklerimiz, Duyduklarımız’’ adıyla yayınlanan yarışma programı en ilgi çeken programların başında geliyordu. Televizyondan maçları izlemek ve spor programlarını takip etmek büyük keyifti. Pazar akşamları spor yayınları içerisinde top nerede diye bir program vardı. Bir maç esnasında ekran dondurulur ve top gizlenirdi. Telefonla katılan yarışmacılar topun nerede olduğunu tahmin ederlerdi. Doğru bilene maç bileti gibi ufak ikramiyeler verilirdi. Televizyon herkesin evinde bulunmazdı. Televizyonu olmayanlar, televizyonu olanların evine akşam ziyaretine giderlerdi. Bir iki sohbetten sonra çocuklar televizyonun önündeki halının üzerinde, büyükler ise tam televizyon karşısında yerleştirilmiş koltukta oturma düzeni alır ve televizyon büyük bir ilgiyle izlenirdi.. Televizyonlar ise genellikle yurt dışından gelirdi. Saba, Grunding, Sony o dönemin meşhur televizyon markaları arasındaydi.
Sinemalar
60’lı,70’li yıllarda sinemalar yoğun rağbet görürdü. Konak’ta Elhemra, Konak, Sema, Şan, Mithatpaşa’da Site, Köşk ve Hatay’da Hatay sineması bizim en çok gittiğimiz sinemalardı. Bilhhassa cumartesi günleri okuldan çıkınca gidilen İzmir Sinemasının 14.30 matinesi tüm gençlerin toplandığı bir mekandı. Tabi o zamanlarda cumarteside saat 13’e kadar okul olurdu. Basmene civarında bulunan Yıldız Sineması üç filmi arka arkaya oynatmasıyla meşhurdu. Bazen Yıldız Sinemasınada giderdik.

Dergiler ve Ansiklopediler
O Yılların tek bilgi kaynakları ansklopedilerdi. Okulda ödev verildiği zaman bu ansiklopedilerden faydalanarak ödev hazırlanmaya çalışılırdı. Eldeki ansiklopediler yetersiz kalırsa bu sefer Konak’ta bulunan Milli Kütüphane yardıma yetişirdi. Evlerde bulunan ansiklopedilerin en meşhurları altı ciltten oluşan Hayat Ansiklopedisi, on büyük ve iki küçük çitten oluşan bol resimli Resimli Bilgi, Arkın Kitapevinin çıkarttığı iki bölümlü Fen Ansiklopedisi çok sevilen yardımcılardı. Dergilere gelince genel magazin ve popüler haberlerinin yer aldığı Hayat, daha çok sinema haberleri veren Ses, renkli tarih mecmuası görünümündeki Hayat Tarih Dergisi sevilen yayınlar arasındaydı. İlkokulda da derslere yardımcı olmak üzere hazırlanmış ders dergileri vardı. Öğretmenimiz sene başında ‘Sınıf Bilgisi’ veya ‘Ders Bilgisi’ adıyla yayınlanan dergilerden birisine abone olmamızı ister o dergi her ay düzenli olarak gelirdi. Bu yıllarda öğrenci olanlar çocuklar arasında çok popüler olan 'Doğan Kardeş' dergisini hatırlarlar. Haftalık olarak uzun yıllar boyunca yayınlandı. Pazartesi günleri yayınlanmasına rağmen kırtasiyecimiz cumartesi günleri gizli gizli verir. Pazartesi günü çıkacak dergiyi cumartesiden vermek onu rahatsız ediyor olsa gerek ''Kimseye söylemeyin'' derdi. Çizgi romanlardan Tom Braks, Kaptan Swing, Teks, Red Kit, Gordon, Teksas, Tom Miks genellikle haftalık yayınlanır ve çok sevilirdi. Tabi bunların yanısıra Karaoğlan ve Tarkan'ın maceralarıda ilgiyle takip edilirdi. Gençler arasında Hey Dergisi, genç kızlar arasında ise Cep Foto Romanlar çok okunurdu. Çizgi romanlar ve kitaplar arkadaşlarla değiştirilir, böylece daha çok kitap okuma imkanı olurdu. Siyasi mizah dergilerinin en tanınmışı, uzun yıllar haftalık olarak yayınını sürdüren 'Akbaba' dergisiydi. O dönemin tanınmış yazarları olan Aziz nesin, Muzaffer izgü, Yusuf Ziya Ortaç, Rıfat Ilgaz, Ercüment Ekrem Talu derginin tanınmış yazarları arasındaydı.
Mazimdeki İzmir yazı dizim devam edecek



Mazimdeki İzmir.. 1960'lı - l970'li yıllar…

60'lı,70'li yıllar anlayış ve hoşgörünün egemen olduğu zamanlardı. Dürüst insanların yaşadığı senelerdi. O zamanlarda yalancılık dolandırıcılık ve bilhassa hırsızlık hiç hoş karşılanmaz, böyle alışkanlıkları olanlar hemen toplum dışına itilirlerdi. Yani o yıllar farklıydı. . İnsanlar dürüst, doğru ve şahsiyetliydi. Emeğiyle para kazanır bunu ailesiyle paylaşırdı.
Birikmiş anıları aralarken pek çok kişi, pek çok yer, pek çok olay gözümün önünde canlandı. Bunları bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Ama o yıllar ile ilk hatırladığımı yazımın başına, giriş kısmına yazdım.
1960-1970 li yıllar zor kazanılan paranın savrulmadan gıdım gıdım harcanabilindiği zamanlardı. Mesela uçağa hiç binilmezdi. Aslında uçak seferleride çok azdı. Taksi zorunluluk olmadığı taktirde tercih edilmezdi. Taksimetrede olmadığından taksi şöförüyle pazarlık edilir, daha sonra araca binilirdi. Tercih edilen ulaşım araçları belediye otobüs ve troleybüsleriyle dolmuşlardı.
Sahil yolu yapılmadığı için Konak Üçkuyular arasındaki ulaşım Mithatpaşa yolundan troybüs ve dolmuşlarla sağlanırdı. Şimdiki Fahrettin Altay Meydanının adı o zamanlar Kenedy Meydanıydı. Daha sonra bu isim değiştirilerek Kurtuluş Savaşı sırasında İzmir’e ilk giren komutanın adı verildi. İşte bu meydandan kalkan troleybüsler Konak istikametini takip ederek Talatpaşa yoluyla Alsancak, Kahramanlar ve Tepecik istikametine giderlerdi. Talatpaşa yönüne giden 1, Kahramnalar 2, Tepecik ise 3 numaralı troleybüsler olarak bilinirdi. Üç tanede yeni adıyla körüklü troybüs vardı. Bunlara o zamanlar çifteli troleybüs denilirdi. Belediyenin işlettiği otobüs ve troleybüslere arka kapıdan binilir, kapının hemen yanında oturmakta olan biletçiden bilet alınarak aracın ön kısmına doğru ilerleyerek ön kapıdan iniş yapılırdı. Tabi ara sırada kontrol memurları araçların içerisinde dolaşır, biletleri kontrol ederlerdi. Biletsiz binenler ise ceza ödemek zorunda kaldıklarından bilet ininceye kadar atılmazdı. Troleybüslerin halk aradında boynuz diye tabir edilen ve telerden eletrik almaya yarayan uzantıları troleybüsü kullanan şöfürün hızlı gitmesi veya ani bir hareket yapmasıyla telden çıkardı. Tabi bu durumda boynuzu tekrar yerine yerleştirmek biletcinin görevleri arasındaydı. Elektrik telinin kopması daha büyük bir sıkıntıyı beraberinde getirirdi. Eshot idaresinin özel mavi renkli bir aracı bunu düzeltmek için olay yerine gelirdi. Enteresan bir araçtı. Tavanında balkon gibi bir oda vardı. Arıza telin altına gelindiği zaman bu odanın içerine bir veya iki kişi girer, sonra yukarı doğru yükselen bir asansör yardımıyla telin hizasına kadar yükseltilir, tamir işi bittiği zaman ise bu sefer alçaltılarak görevlilerin aşağı inmesi sağlanırdı. Bu enteresan aracın hiç penceresi olmayan bir arka odası daha vardı. Burada da tamir için gerekli olan alet ve edavat saklanırdı.
Dolmuşlara gelince, bu araçlar station vagon cinsi Amerikan arabalarının ufak bir modifikasyonu sonrası dolmuş haline getirilmeleriyle oluşmuşlardı. Bunların arka koltuk üç, orta iki, ön iki olmak üzere yedi yolcu ve seyyar tabure ile birlikte sekiz yolcu taşırlardı. Bagaja konulacak yükünüz varsa ayrıca ücret ödemeniz gerekirdi.
Mithatpaşa caddesi o yıllarda parke taşlarla kaplıydı. 1960 yılların başında geceleri deve kervanların geçtiğini hatırlarım. Deve kervanın çanları gecenin sessizliğinde ben geldim derecesine haber verirlerdi. Kervanın ön tarafında daima bir eşek arka tarafındada bir köpek bulunurdu. Kervanın Urla’dan zeytinyağı getirdiği söylenirdi.
Özellikle kış akşamları tahin pekmezci ve bozacıyıda unutmamak gerekir.
Gündüzleri mahallede dolaşan daha değişik esnaflarda vardı. Atıyla gelen sütçü, gügümler içerinde getirdiği sütü atının her iki yanına asar ve atını uygun bir yere bağladıktan sonra kapı kapı dolaşarak sütünü satardı.
Mahallemizin değişmez esnafları arasında bir gazetecimizde vardı. Her sabah erken saatlerde koltuğunun altına doldurduğu gazeteleri abone olan evlerin kapısına bırakırdı. Kimin hangi gazete aldığını asla unutmadığı gibi istediği gazeteyi o gazete yığınının arasından bir seferde kolayca bulurdu. Ay başı oldumu evleri dolaşır ve gazete paralarını toplardı. Yaz aylarında tamamı beyaz renkte olan elbiseleri ve beyaz renkli arabasıyla satış yapan dondurmacıyı Mithatpaşa Caddesinde oturan herkes bilir. Üç çeşit dondurması vardı. Sütlü ve kakaolu hiç değişmeyen iki çeşitti. Üçüncü limonlu,şeftali gibi mevsim meyvelerinden oluşurdu . Konak’tan yürüyerek Küçükyalı’ya gelir, Köprü civarında kısa bir dinlenme molası verdikten sonra yoluna devam ederdi. Akşamüstü ise karşı yoldan tüm dondurmalarını satmış olarak evine dönerdi.


Mazimdeki İzmir yazı dizim devam edecek